12 Eylül tarih gündeminde
12 Eylül'de yaşça küçük, Erdal Eren gibi, idamlar vardı.
İşkencede ölenler de...
Zaman
zaman cesur seslerce dillendirilen 'yargılansın' talepleri
karşısında, muhatabın sessiz kaldığı da tarih kayıtlarına geçecek
Bülent Ecevit, "Vahdettin
hain değildi" fikrini öne sürdürdüğünde 'doğru yaptı, yapmadı'
tartışmasının dışında, kitleler üzerine etkili olmuş kişilerin bir
gün tarih tarafından sorgulanacaklarını göstermiş oldu.
Aslında tarih hüküm vermez, değer yargılarında bulunmaz, olayları
kaydeder. Bir kişiliği tarihin tartısına koyarken, o kişinin
yaptıkları öne serilir. Çağdaş bir bakış açısıyla yaptıkları yanında
yapması gerekirken yapmadıkları ya da yapamadıkları tartıya konulur.
Konu Vahdettin'se yaptıkları ve yapmadıkları sıralanır. Kim vatan
hainidir, kim değildir, tarihi izleyenin kişisel takdiridir.
Dahası, eğer tarihsel bir kişilik vatan hainliği ile suçlandı ve
yargılanıp hüküm giydiyse, tarihin görevi o kişinin vatan haini
olduğuna hükmetmek değil, vatan hainliğinden yargılandığını ve hüküm
giydiğini kaydetmektir. İkisi her zaman aynı şey değildir. Çeyrek
yüzyıl öncesinde hain sayılan Nâzım Hikmet'in şiirleri bugün Zafer
Bayramı kutlamalarında okunuyor.
Ecevit'in iddiası bir bakıma
yararlı da oldu; bugün yaşananların yarın ne ölçüde tarihin
terazisine konulabileceğini kanıtladı. Bu tartışma en azından bana,
12 Eylül'ün ve elbette yetkili ve elbette sorumlu aktörlerinin günün
birinde mutlaka tarihin sorgulaması için sandalyeye
oturtulacaklarını düşündürdü.
Aradan çeyrek yüzyıl geçtiğine göre artık 12 Eylül sorumluları
tarihin önüne geldi ve tarihin keskin kalemi hazırlıklarına başladı.
Tarih bilimi yanında, tarih ile psikoloji ve psikiyatri
kavşağında yer bulan 'psikolojik tarih' ya da 'psikohistori' konuya
yeni bir bakış açısı, değişik bir boyut getirdi, tarihin yanıt
verdiği 'ne oldu?' sorusuna, 'niçin oldu?' sorunu ekledi. Konu
Vahdettin ise, 'ne yaptı, ne yapmadı?' sorgulamasının yanında 'niçin
böyle yaptı' sorusunu ortaya attı ve yanıt aramaya yöneldi.
'Vahdettin, Osmanlı sarayının kaygan zemininde, sultan ağabeyinin
aşırı vesvesesi de eklenince, 57 yaşında sultan oluncaya kadar
sarayda yarı bağımlı bir hayat yaşadı.
Zaten değil sultan olmak
için, vasat bir Osmanlı vatandaşı için bile gerekli olan eğitimi
almamıştı. Üstelik aldığı fıkıh eğitimi Halife unvanı için yeterli
olabilirdi ama dünyevi bir görev olan sultanlık için yetmezdi.
Doğuştan sahip olduğu yetenekleri, saltanatı aldığında sözü edilen
eksiklikleri kapatacak düzeyde değildi, zaten sultan olduğu 1918
yılında koşullar kötülerin kötüsüydü.'
12 Eylül
Vahdettin hakkında kısaca böyle de, acaba aksakallı tarih 12
Eylül'ün ilk sorumlusu ve sorumluları hakkına ne yazar, kısa bir
antrenmana ne dersiniz?
Zamanın Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet komutanının emir komuta
zinciri içinde hallettiği darbe, başlangıçta kısmi bir meşruiyet ya
da haklılık taşısa da, devam edegelen terörün bıçak gibi
kesilmesiyle daha başlangıçta şaibe altına girdi; 'Madem bir günde
durdurabiliyordu, neden darbe öncesi durdurulamadı?' sorusunu akla
ve tartışma ortamına getirdi.
Yeni Anayasa taslağı, önceden adına Kurucu Meclis dense de niteliği
gereği sonra Danışma Meclisi adını alan kurulca hazırlanmış olsa da,
hazırlanan taslağa son şekli, gene bir tür meclis gibi çalışan beş
kişilik konseyce verilmişti. Anayasa halk oylamasına sunulduğunda
hukuk, demokrasi bir yana ağır bir baskı söz konusuydu. 'Anayasaya
Hayır' propagandası yasaklanmıştı. Halk oylamasında oy zarfları yarı
saydamdı, 'evet' oyları beyaz, 'hayır' oyları mavi kağıda
basılmıştı. Anayasaya hayır diyenlerin mavi oyları zarfın içinde
açıkça belli oluyordu ve her halde bu amaçla böyle düzenlenmişti. Bu
uygulama hakkında sorumluların ne düşündüğü bilinmez ama kayda
geçirirken tarihin hayrete düşeceği, yüzünün buruşacağı kuşku
götürmez; elbette yüksek zeka ürünü olduğu için değil.
Anayasa oylamasının aynı zamanda cumhurbaşkanı seçimini içermesi
konusunda da tarihin hükmü aynı olmalıdır. 'Bu Anayasa'yı kabul
ediyorsan aynı zamanda Sayın Evren'i cumhurbaşkanı seçeceksin'
dayatmacası. Dahası, 'Bu Anayasayı kabul etmezsen, demokrasi
belirsiz bir tarihe ertelenecektir' tehdidi.
Meydan nutuklarında İslam'ın Kutsal Kitabı'ndan ayetler okumakla,
imamlık ile devlet veya cumhurbaşkanlığı karıştırıldı, daha sonraki
laiklik karşıtı gelişmelerin önü açıldı.
İnsan hayatını hiçe sayan konuşma ve uygulamalar oldu. Ardı ardına
gelen idamları savunmak için 'Asmayalım da besleyelim mi?!' gibi
mantıksız konuşmalar yapıldı. Mantıksızdır, çünkü asmakla beslemek
birbirinin alternatifi değildir. Böyle bir sözü değil insan için,
herhangi bir canlı için söylemek bile başlıbaşına tüyler
ürperticidir. Gene idamlar konusunda, tarafsız davrandığını
kanıtlamak için, 'bir solculardan, bir sağcılardan' dendi.
İnfazların sağcılık-solculuk dengelemesiyle yapıldığı söylemi de
anlaşılamaz.
İnfazların önemli bir bölümü siyaseten idamdır. İçlerinde yaşı küçük
olanlar vardır. İşkence yapılırken ölenler oldu. İşkencenin başlı
başına insanlık suçu olması yanında, işkenceyle öldürmenin adı daha
ötesi olmalıdır. Gözaltına alınanların, tutuklananların sayıları
binlerle ifade buldu. Bunların önemli oranı mahkemece aklanmış olsa
da hapiste kaldıkları süre ve sonra bir tür etiketli yaşam sürmeleri
nedensiz fakat ağır biçimde zarar görmelerine yol açtı. İşten atılan
devlet görevlilerinin sayısı tam bilinmese de on binler
basamağındadır.
'Bizim çocuklar başardı'
Yunanistan NATO'dan çekilmişti, tekrar katılmak istiyordu. Bir NATO
üyesi olarak Türkiye'nin de onaylaması şarttı. Böyle bir konunun
geniş durum değerlendirmesi sonucu karara bağlanması, söz konusu
ülkenin ülkemiz hakkındaki olumsuz tutumlarının da ele alınması,
birlikte masaya yatırılması gerekirdi. Yunanistan için hayati önemi
olan hediye, altın tepsi içinde sunuldu. Daha sonraları yetkili bir
Amerikalı ağzı 12 Eylül darbesi yapıldığında "Bizim çocuklar
başardı" dedi.
Sarı bir zarf içinde sunulan yarım sayfalık bir yazıyla 100'e yakın
öğretim üyesinin işine son verdi. Bunlardan bir kısmı saygın yabancı
üniversitelerde yer buldu, hatta bir kısmı üniversiteye geri
döndükten sonra on yıl kaybıyla da olsa TÜBA üyesi olma şerefini
kazandı.
Başka bir altın tepsi ile iktidar Turgut Özal'a verildi. Çünkü
seçime katılacak önemli kadro veto edilerek seçime katılması
önlendi, iktidar adayının seçimi yarışsız kazanması sağlandı. Tarih
çoğu zaman anekdotal olayları da kayda alır. Olay küçük olsa da
derin bir anlam taşıdığı için. İşte anekdotlar...
Darbe liderinin bazı anlaşılmaz davranışları da olmuştur.
Picasso'nun resimleri için "Ben daha iyisini yaparım" deyivermiştir.
Sözlerini kanıtlamak istercesine, kartpostal fotoğraflarına bakıp
resimler yaptı, sergiler açtı. Ortaokul resim derslerinde bile
anlatılan, fotoğrafa bakarak yapılanın sanat resmi olmayacağı
bilgisi görmezden gelindi veya fark edilmedi.
Bir ses sanatçısının mesleğini icra etmesi, sırf transseksüel olduğu
için yasaklandı. Devlet yönetmek ile imamlık karıştırıldığı gibi,
kolluk kuvveti görevi ile de karıştırıldı.
Daha çok konu olmakla birlikte, tarih 'bu kadarı bir fikir vermeye
fazlasıyla yeter' diyecektir.
Darbecilerin 'ne yaptığı' konusunda tarihin düşeceği notlardan
sonra, psikohistorinin soracağı 'niçin böyle yaptığı' konusu daha
ilginç olmalıdır. Bir tıp bilimi olarak psikiyatrinin keskin etik
kuralları vardır. Psikiyatri uzmanı, kişi kendisine başvurduğunda
incelemesini yapar, gerekli gördüğü bilgileri kendisine verir. Bu
bilgi kişinin izni olmadan en yakınına bile verilmez. Kişi tarihsel
bir kişilikse, yetkileriyle insanları bir biçimde etkiliyorsa bu
etik kural tartışmaya açık duruma gelebiliyor. Ancak bu konuda
inceleme yapacak uzman çıkar mı bilinemez.
Gene de şu kadarına değinmekte yarar var. Zaman zaman cesur seslerce
dillendirilen 'yargılansın' talepleri karşısında, muhatabın sessiz
kaldığı, duymazdan geldiği de tarih kayıtlarına geçecektir.
"İnsanoğlunun birçok durumda, ruhsal savunma mekanizmalarına
başvurması kaçınılmazdır. Mesela, böyle bir yazıyı üzerine alınacak
kimse varsa, 'yazar, yaşı başı itibariıla 12 Eylül'den, belki 12
Mart'tan zarar görmüş kişidir, onun için böyle düşünüyor' diyebilir.
Açıklama gereği duyuyorum, bu satırların yazarı, kişisel anlamda 12
Eylül'den veya 12 Mart'tan maddi manevi herhangi bir zarar
görmemiştir".