Radikal Yorum
Adalet ruhun gıdasıdır
Sürekli
adaletsizliğe tanık olmanın biriktirdiği stres yanıtları, bir tür toplumsal
nitelik kazanır. Kişiler kendi adaletlerini kendileri aramaya başvururlar.
Bunun sonucu toplumsal karmaşadır
Adalet bir
'toplumsal üstyapı'dır. Öyleyse insanlığın doğasında adaletsizlik vardır.
İnsan türü, diğer canlı varlıkların aksine, doğasında var olan adaletsizliği
(bir oranda) yenmiş, uygar toplumu yaratmıştır. Bir toplum, 'hukuk'u ne
kadar geliştirmişse o ölçüde uygar sayılır. Bu pencereden bakılırsa,
insanlık tarihi, sürekli daha ileriye giden, gelişen hukuk anlamına
gelmektedir.
Ünlü bir fıkrada, üç kişi kazandıkları parayı paylaşamazlar ve zamanın
kadısına giderler. Kadı, paranın dağıtımında 'Tanrı adaleti' mi yoksa 'kul
adaleti' mi istediklerini sorar. Başvurucular tereddütsüz 'Tanrı adaleti'
istediklerini söylerler. O zaman kadı, 100 birim paranın 90'ını birine,
10'unu diğerine verir. Üçüncü kişiye boş ellerini gösterir.
Bir ülkenin, mesela ülkemizin geri kalmışlığının nedeni araştırılırken
benzer ülkeler de bir arada değerlendirilip birden çok nedenler tartışılır.
Batı ülkelerine karşı Doğu ülkeleri, Hıristiyan ülkelere karşı İslam
ülkeleri, endüstrileşmiş ülkelere karşı tarım ülkeleri, sınırlı
nüfus artışı içinde olan ülkelere karşı hızlı nüfus artışı gösteren ülkeler,
daha birçok argüman öne sürülür ve tartışılır.
Bu tartışmaların hepsinde haklılık vardır. Ancak çoğu birbiriyle bağlantılı
görünen bu argümanların ortak paydası araştırılacak olursa,
ve ilginç bir tablo oluşur.
Dayanıklılık
İnsan dahil, doğadaki tüm canlıların yaşamı bir var olma savaşıdır. Bu
savaşta canlı ya da kişi, sürekli zorlanır ve sürekli bu zorlanmalara karşı
uyum gösterme çabası içindedir. Çabaları yetersiz kaldıkça, stres altına
girer.
Stres ne kadar şiddetliyse, ne kadar uzun sürerse ve strese karşı
kişisel dayanıklılığı ne kadar zayıfsa, içinde bulunduğu stresten o kadar
çok etkilenir.
Canlılar dünyasında, zorlanma karşısında 'kaç' ya da 'savaş' tepkisi
egemendir. Canlı, kendini bir tehlike içinde hissettiğinde durumunu tartar,
kaçar veya saldırır, amacı varlığını sürdürebilmektir. İnsan türüyse,
fiziksel yetenekleriyle ve zekâsıyla, stres karşısında daha karmaşık
tepkiler gösterir.
Kişi, yaşamı boyunca, sürekli stres altındadır. Bu stresler, bir oranda kişi
için yapıcı olsa da genelde yıkıcıdır. Bu nedenle kişi, bilinçli ya da
bilinçdışı, stresten kaçma, etkilenmeme, baş etme stratejileri geliştirmeye
yönelir. Ne var ki bu stratejiler yetersiz kaldığında
anılan uyum sorunları, davranış bozuklukları ve sağlık sorunları kendini
göstermeye başlar.
Uyum bozuklukları
Stres altındaki kişi, gergindir, öfkelidir, kolay sinirlenir. Bunların
tamamı 'uyum bozuklukları'dır. Çeşitli alanlarda, mesela içinde bulunduğu
toplumla uyuşmazlık içine girer, çatışır ya da toplumdan uzaklaşır.
Bu toplum, kişinin içinde bulunduğu dar toplum, mesela aile olabildiği gibi,
yaşadığı daha geniş toplum mesela oturduğu site, yaşadığı kasaba, hatta
yaşadığı büyük toplum, ülkesi olabilir. Diğer yandan, stres altında bunalan
kişide 'risk alma' davranışları baş gösterir:
Hızlı, çok hızlı otomobil kullanır; öfkelendiği zaman, hatta çok
keyiflendiği zaman kolayca silaha sarılır. Ruhsal ve bedensel sağlığı
etkilenir. Sigara, alkol kullanmaya başvurur veya bu maddeleri zaten
kullanıyorsa miktarını artırır. Hem ruhsal hem bedensel alanda bir dizi
hastalık çıkarmaya aday haline gelir. Depresyona girer, tansiyonu yükselir.
Toplum bireylerden oluştuğuna göre, uyum bozukluklarını, davranış
sorunlarını ele aldığımızda, bu tür davranışların bütünü, karşımıza
toplumsal karmaşa olarak çıkar. Böyle bir toplum, eninde sonunda diğer
toplumlarla olay yarışında geri kalmaya mahkûm olur.
İnsan türü, bugüne kadar varlığını sürdürebildiğine göre, gene de bu
streslerle baş edebilmeyi bilmiş demektir. Gene de, stres kişi için sancılı
bir durumdur ve kolay dayanılır bir durum değildir. Bir hiyerarşik diziye
sokulduğunda, her toplum için az çok değişse de, hangi stresin kişiyi hangi
ölçüde etkilediği bilinir. Bu açıdan bakıldığında, birçok strese
katlanabilen insanın, tanık olduğu ya da bizzat mağduru durumuna düştüğü
adaletsizlikler karşısında içine düşeceği strese katlanması en zorudur ve
bir dizi kişisel ve bunların toplamı olan toplumsal sonuçlara yol açması
kaçınılmaz olur.
Küçük toplumdan büyüğe
Kişinin karşılaştığı ya da tanık olduğu adaletsizlik, kendi dar toplumundan
kaynaklanabilir. Çalışan bir ev kadınının iş yaşamı dışında evdeki tüm
işleri yüklenmeye devam etmesi daha doğrudan deyişle mahkûm edilmesi örnek
gösterilebilir. Büyük toplumu göz önüne getirirsek, sonsuz sayıda örnekle
karşı karşıya kalırız. Ülke ne kadar geriyse, sonsuzluk da o derecede artar.
Çalışılan işte ya da işyerinde önemli sorunlar vardır ve bunların büyük
bölümü adaletsizlik ile ilgilidir. Kişi yıllarca en iyi niyetle ve en büyük
gayretle çalışmıştır, ancak bir terfi söz konusu olduğunda, kendisi yerinde
kalırken tek özelliği partizanlık olan en yeteneksiz kişi, bu terfiyi esas
hak eden kişinin üzerine geliverir. Üstelik bu yeni amir, koltuğunu hak
ederek kazanmadığı ve de yeteneksiz olduğu için bir dizi yeni sorunlar
üretir. O işyerinde bir tür gerginlik jeneratörü görevi görür.
'Yargı' değil 'yasama' sorunu
Bir yakınınızı trafik kazasında kaybedersiniz. Kazayı yapan sürücü yüzde yüz
kusurlu bulunur ve cezaevine konur. Kısa bir süre sonra görürsünüz ki af
çıkmıştır ve ceza çekmesi gereken sürücü elini kolunu sallaya sallaya
dolaşmaya başlamıştır; kahrolursunuz.
Başka bir örnekte, sizden haksız kazanç sağlayan kişiden, mahkeme kararıyla
oluşmuş alacağınızı tahsil ederken kendiniz icralık duruma düşebilirsiniz;
kahrolursunuz.
Bu örnekte, adaletsizliğin kaynağı olarak yargı dağıtıcı hâkimleri değil,
yasaları adaletsizliğe açık biçimde oluşturan yasamayı kastediyorum. Bir
orman affı konusu çıkar, ülkenin en değerli ormanlarının cayır cayır yanmaya
başladığını görürsünüz; kahrolursunuz. Adamlar milyar dolarları götürürken,
çok özenip birkaç dilim baklava çalan fakir çocuğun hayatının hapishanede
çürüdüğünü görür gene kahrolursunuz. Bu örnekler sonsuza kadar uzatılabilir.
Şairin 'Her mihnet kabulüm/Yeter ki gün eksilmesin penceremden' dediği gibi
olur. 'Adaletin kestiği parmak acımaz' diye düşünürken, haksızın değil,
mağdurun parmağının kesildiğini görürsünüz.
Kamu vicdanı
Burada kesilip giden artık parmağınız değil, canınızın, varlığınızın bir
parçasıdır ve gene kahrolursunuz.
Kesilen, mağdurun parmağı değil, kamu vicdanıdır ve sürekli kanadığına tanık
olursunuz. İşte o zaman kişilerdeki stres yanıtları birikir; bir tür
toplumsal nitelik kazanır. Kişiler kendi adaletlerini kendileri aramaya
başvururlar. Bunun sonucu ise toplumsal karmaşadır. Bu türden yaygın
toplumsal stresin diğer önemli sonucu, bireylerde 'Tükenme (burnout)
sendromu'na yol açmasıdır. Bir ruhsal bozukluktan çok aşırı yorgunluk,
bıkkınlık, isteksizlik, emosyonel bitkinlik, birçok bedensel görünümlü
yakınmalar ile seyreden bir durumu tanımlayan sendromda kişinin içinde
bulunduğu ortama yabancılaşması söz konusudur.
Sonuçta kişi içinde yaşadığı topluma küser, köşesine çekilir. Sonuç olarak,
adaletin oluşmadığı, hukuksuzluğun kol gezdiği bir toplumda yaşıyorsanız,
katlanılması en zor streslerin başında gelen adaletsizliğin, kişilerin bir
bölümünü toplumu giderek geren toplumsal karmaşa çıkarmaya yönelttiğini
gözlersiniz. Önemli bir bölümünün de toplumla ilişkisini kesmeye
başladığını, tükendiğini, kabuğuna çekildiğini görürsünüz.
Konuya makro planda yaklaşırsak, toplumların bir bölümünün ekonomik,
teknolojik ve kültürel anlamda geri kalmışlığı için sorgulanan sayısız
nedenin ortak paydasının adaletsizlik olduğunu görebiliriz. En azından çok
önemli bir yer tuttuğunu.