Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

AŞK HASTALIĞI, SEVDADAN HİÇLİĞE

Hayal Dergisi, Ocak 2008

Eğer sanat eseri yaratma, yetenek kadar uğraşı gerektiriyorsa, Levent Mete, şimdiye kadarki uğraşılarının ürününü hasat etmiş, son romanı “Aşk Hastalığı” ile ustalığa geçmiş hatta üstatlığa adım atmış görünüyor. 1990’ların sonlarında kaleme aldığı iki mesleki kitabı, “Şizofreni: en uzak ülke (1998)” ve “Depresyon: hüzünden melankoliye (1999)”, sadece başlıklarıyla bile edebiyata adım atışın izlerini ortaya koyuyordu. İlk romanı “Aşk Romanları Yazan Adam (2000)” ve ilk deneme kitabı “Sokaktan Geçen Dünya (2002)”, ustalaşma yolunda ilk adımlarıydı.

Mete, önceki romanları gibi, “Aşk Hastalığı”nın kurgusunda da, kahramanlarının sadece birkaç gününü ele alıyor. Böyle olunca, kurgudaki heyecan ya da çekicilik zayıflamış ya da zayıfmış gibi görünür. Konuya bu açıdan bakınca, yaşamın hemen her alanında olduğu gibi, romanın da ne söylediği değil, nasıl söylediği önem kazanır. İki kişi arasındaki, çok da yeni olmayan, hatta sıradan diyebileceğimiz bir aşk öyküsü, derin ruhsal analizler ve yaşam üzerine, aşk üzerine felsefe yaparak, daha doğrusu psiko-felsefe tartışmaları yaparak ve usta bir kalem titizliğiyle kaleme alınıyorsa, 228 sayfayı kolaylıkla hatta heyecanla okursunuz.

Romanın, özellikle Rusya’da uzun kış gecelerini doldurmak, aşırı soğuklar yüzünden evden çıkamamak yüzünden oyalanmak için yazılmaya başlandığı söylenir. Eğer böyleyse, roman, okuyucu hoşça vakit geçirsin hatta vakit öldürsün diye yazılmıştır. Konuya bu açıdan bakarsak, roman okuyarak geçirilen zaman hoşça geçirilmişse gene de bir kazanç sağlanmış sayılır. Ne var ki yeterli değildir. Hoşça vakit geçirme yanında, okuyucunun bir şeyler öğrenmesi, kazanması, zihin ve dil estetiğini geliştirmesi, düşünmesi, tartışması gerekir. Her roman gibi, Mete’nin yeni romanını da tartışmak gerekir:

Roman elbette yazarının kurgusudur ya da hayalidir. Ancak gene de  birtakım kaynaklardan beslenmesi gerekir. Salt bir edebiyatçının başlıca sermayesi, hayal gücü, deneyimleri, geçmişteki yaşantısı, duyup işittikleri, gezip gördükleridir. Mete ise biraz farklıdır. Psikiyatri uzmanıdır ve akademik kariyere sahiptir.  Akademik unvanı yanında akademik ödüllere sahiptir. Ve önceki romanlarında rastlandığı gibi, kurgularında psikolojik konular, hastalıklar önemli yer tutar. Buradan bakınca Mete’nin bu romanının da akademiden beslenmiş bir kurgu olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz, arkası kalem ustalığından.

Romanın adı da bu argümanı desteklemektedir. Peki, psikiyatri literatüründe “aşk hastalığı” diye bir konu, hastalık, patoloji var mıdır?

O zaman önce hastalığın tanımını yapmalıyız. Bir garip insan, sürekli uykusuzluktan yakınıyor, çünkü ancak saat 24’lere kadar beklerse uykuya hazır hale geliyor, sabah 04’de de uyanmış oluyor, böylelikle uykusunu yeterince alamadığını düşünüyor. Gündüz sürekli yorgun, doğru dürüst çalışamıyor. Bu örnekteki kişinin ruhsal bir rahatsızlığı söz konusudur çünkü yakındığı konu yaşamını, elbette olumsuz yönde etkilemektedir. Akademideki deyişle durumu nedeniyle işlevselliği bozulmuştur.

Bir büyük insan, ömrü boyunca çalışmış, hala çalışıyor. Yetkin bir çevrede, etkin bir işte, günün 24 saati ona az geliyor; saat 24’lere kadar iş, sosyal faaliyetler, yazma, çizme sürekli meşgul. Dört saatlik uyku ona yetiyor ve sabah 04’de gene yaşamın içinde. Dört saatlik uykudan şikâyet etmiyor, bundan zarar görmesi bir yana zaman kazanmış oluyor. Elbette bir psikiyatrik, ruhsal bozuklukla ilgisi olmayan bir durum, hatta dostlar başına.

Demek ki hastalık tanımı koşullara bağlıdır.

Aşk hastalığı, bir anlamda “ekmek ağacı” söylemi gibi durmaktadır. Doğrusu meyve ağacı olmalıdır. İşin aslı da aşk hastalığı değil, ilişki bağımlılığıdır. Burada, iki kişi arasında son derece asimetrik bir ilişki söz konusudur. Bağımlı kişi, dominant kişiye ölesiye bağımlıdır yani öl dese ölür. Dominant kişi onu kullanıyormuş, köle gibi davranıyormuş hatta aşağılıyormuş, umurunda değildir belki farkında bile değildir. Gönüllü köleliği o kişinin yaşamını etkiliyormuş ne gam. Onu küçültüyormuş, olsun belki böylesi daha iyidir. İlişki bağımlılığı budur. Bağımlı kişi, esrara, eroine bağlanıldığında neler oluyorsa aynını yaşar. Eroinman, eroin bulamadığında başına neler gelecekse, ilişki bağımlılığı yaşayan kişi, bağımlı olduğu kişiden ayrılırsa benzer durumları, patolojiyi yaşar.

Asimetrik bağımlılık, iki karşı cinsiyet arasında kurulmuşsa, biri bağlanan, bu bağlanma içinde her türlü aşağılanmayı kolaylıkla sindiren, sineye çeken, yaşamının altüst olmasına aldırmayan hatta farkında olmayan kişi durumuna düşmüşse; bağlanılan kişi dominant durumuna geçmişse, bunun da adına aşk deniyorsa ya da öyle sanılıyorsa bu da ilişki bağımlığıdır, adlandırmaya biraz fantezi veya güncellik kazandırmak isteniyorsa  aşk bağımlığı hatta aşk hastalığı dersiniz, o kadar.

Bağımlılık genelde tek taraflıdır. Levent Mete’nin romanı buraya bir geniş açı yerleştiriyor, iki kişi tanışıncaya kadar tek taraflı ilişki bağımlılığına yöneliyor sanırken, tanıştıktan sonra sadece saatler içinde, asimetrik ilişki bir o kadar patolojik ikili bağımlılık halini alıyor. Bu da yazarın kurgusu. Bu tercih, yıkımı, kolaylaştırıyor, çabuklaştırıyor, iyice dramatikleştiriyor. Bunun nedeni elbette gerçek aşkın yüceliği. Ruhsal doyum, tensel doyum, yaşamın amacı olmasa bile amaca ulaştıran köprü; sanatın, edebiyatın, yaratıcılığın, hatta bilimin pınarı aşk ama ne var ki bir büyük hedefe, mesela Mars’ı, Venüs’ü keşfe yönelen uzay aracının tam gezegene inme yani hedefe ulaşma anında hızını alamayıp hedefi teğet geçmesi ve kavuşamadığı gezegenin etrafında dönen bir uydu haline gelmesi. Sonra dön babam dön, evrenin hemen sonsuz zamanında bir an sayılacak yılar içinde dağılıp parçalanma.  İşte size aşk hastalığı.

Eğer alıcı gözle ya da bir başka gözle okursanız, Mete yer yer hatta çoğu zaman psikoloji/psikiyatri biliminin akademisyeni olarak kara tahta başında ders veriyor, elbette edebiyat, sanat yapma ilkelerine boş vermeden, başka deyişle edebiyat ve bilimi sanatkârane bir yoğuruşla, sindirerek.

Karşı cinsiyetten biriyle karşılaşıyorsunuz, anında vuruluyorsunuz. Bu anı daha önceden yaşamışsınız gibi geliyor; “de ja vu”. Böyle bir de ja vu tesadüf müdür ya da absürd bir duygu ya da düşünce midir? Önce çözemezsiniz? Yoksa bilinçdışınızın size oynadığı bir oyun mudur? Mete, romanın iki kahramanına böyle şeyler düşündürtüyor diğer deyişle ilişkilerini analiz masasına oturturken böyle varsayıyor. “Esra koltuğa oturmuş. … Bir zamanlar annemin oturduğu eski koltuk. … Esra’nın yanında üç yaşlarında bir oğlan çocuğu dikiliyor. Nereden hatırlıyorum? … Benim çocukluğum bu!” Alın size Ödipus karmaşası. Sevgili, sevgili annenin koltuğunda ve elbette anneyi simgeliyor.

İnsan psikolojisi, davranışları, duyguları, düşünceleri gerekirci (determinist) kurallara uygun çalışır. Her duygunun, düşüncenin, davranışın bir nedeni vardır. Şu anki olan, önceki bir olayın ardılıdır ya da onunla bağlantılıdır. Ne var ki şu anki ardıl olay çok eskilerde hatta çocuklukta yaşanmış bir olayın ardılı da olabilir. Hatta biz öncül olayın farkında bile değilizdir, unutup gitmişizdir, beli olay yaşandığında o olayı kavrayıp belleğimizin arşivine yerleştirebilecek yaşta değilizdir fakat gene de bilinçaltımızda saklı-gizli durmaktadır. Eğer bu bilinçdışımızda saklanmış bilgi bizim için önemliyse, bir biçimde bilinçli dünyamıza çıkmaya çalışır. Eğer bu olamayacak olursa ya da ortaya çıkışı yani bilinç alanımıza gelişi bizi yok edebilecek kadar önemliyse, belki yasaksa, birtakım sembollerle, rüyalarla, hayallerle ortaya çıkar. Dahası, olayın değişmiş bir kopyası olarak yaşanır. Uğruna her şeyinizi feda ettiğiniz, ondan ayrı yaşamayacağınızı anladığınız sevgili, annenizin koltuğuna oturmuştur, siz de onun dizi dibinde üç yaşında çocuksunuzdur. İsterseniz buna bilinçdışınızın oyunu deyin, isterseniz “de ja vu”, ister Ödipus kompleksi. Freud bu kavramları teorileştirirken edebiyattan, özellikle Antik Yunan Edebiyatı’ndan yararlandı, Ödipus kompleksi, Elektra kompleksi gibi birçok adlandırmayı bu yapıtlardan aldı, bu gelenek devam etti mesela kıskançlık hastalığına Otello Sendromu dendi. Örneklerinin birçoğunu edebiyata dayandıran Freud kuramının edebiyata bu denli çok malzeme olması, malzeme sağlaması belki bu yüzdendir. Ama daha çok Freud kuramının evrenselliğinden. Sonuçta biz insancıklar, önceden belirlenmiş kaderimizi yaşıyoruz ya da kaderimizin esiriyiz. Eski Yunan Edebiyatı’nın ana fikriyle söylersek kaderimizden kaçamayız. Bu düşünceyi biraz yumuşatıp söylememiz gerekirse, duygularımızın, düşüncelerimizin, davranışlarımızın bir nedeni vardır, genetik mirasımız kadar geçmiş yaşantımız, deneyimlerimiz, birikimimiz bizi yönetir. Ne var ki bu gerekircilik (determinizm), düz, çizgisel (linear) bir gerekircilik değildir, araya bilinçdışımız girer, daha doğrusu bilinçdışımızın bize oynadığı oyunlar girer, önceki mirasımız bizi biçimlendirirken bir duvar ustası gibi davranmaz, düz, besbelli bir duvar inşa etmez. Bir   bilardo ustası gibi davranır. Bilardo topunu sağ köşeye vurmak isterken, ıstakasını söz gelimi sol tarafa savurtur, bunu yaparken yukarı doğru hafif bir eğimle vurur. Siz ne alaka derken bir de bakmışsınız, top bilardo oyuncusunun tam istediği yere varmış bile. İşte hayat denen oyun, işte bilinçdışının oyunu. Romanın birinci kahramanı Engin, Esra’yı sevgilim diye bağrına basmış ama hayallerinde Esra annesinin koltuğuna oturmuş, Engin’i de üç yaşında bir çocuk olarak dizinin dibine oturtuvermiş.

Mete hemen sadece iki kişi arasında yaşanan birkaç günlük yaşamı 220 sayfada anlatıyor. Burada sadece birkaç paragrafı mercek altına alındı elbette. Kalanını romandan izleyin derim. Biraz da burada değinilen açılardan bakmaya çalışırsanız, usta bir romancının,  aşkı anlatırken  psikoloji/psikiyatri, felsefe, Freud kuramı dersine de tanık olacaksınız.

-------

Levent Mete, Aşk Hastalığı, Roman, Can Yayınları, Şubat 2007.