Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

İle Edebiyat Dergisi

ÖYKÜ

AYNAYA YENİDEN BAKMAK

            Kendine gelir gibi olduğunda, ilk fark ettiği, tüm bedeninin acı içinde olduğuydu; sol kolu özellikle ağrıyordu; serum takılıydı. Ağzı o yörenin, kasabasının deyişiyle “sulfatı içmiş” gibi acıydı, dili damağına yapışmıştı. Ağzının içinin, boğazından dilinin ucuna kadar yara içinde olduğunu fark edebiliyordu. Burnu sarılmış, sarmalanmıştı; galiba içeri hortum gibi bir şey sokulmuştu, acı içindeydi. Kütük gibi ağırlaşmış gözkapaklarını açabilecek durumda değildi. Kasıkları zonkluyordu, idrar yoluna da sonda takılmıştı.

            İlk hatırladığı adının Hafız olduğuydu; ama neredeydi? Düşünmeye çalıştı; neler oluyordu?

Dünya ile ahret arasında gidip gelmesi, bulanık düşünceler arasında kıvranması, nicedir tekrarlıyordu. Sonunda gözkapaklarının üzerindeki tonlarca ağırlık hafiflemişti; gözlerini aralarken  “Anacığım” diyebildi, ardını getiremedi; zor nefes alıyordu. Ağzı susuzluktan kupkuruydu, dudaklarını oynatamıyordu. Daha iyi görebilmek için başını çevirmek istiyor fakat boynunu bile oynatamıyordu. Görebildiği, sıvaları yer yer dökülmüş, kirli beyaz tavandı; bir de sol başucundaki metal askıya bağlı serum şişesi. Oradan koluna kıvrılarak inen, ince, sarı bir yılan gibi sol koluna sokulmuş, sanki ısırıyormuş gibi künt bir acı veren serum iğnesi, kolunu kıpırdatmasına bile imkan vermiyordu.

Kafasını kaldıramadığı için odada kim var göremese de annesinin orada olduğunu hissetti. Sesini, çocukluğundan beri hep burnunda olan, burnu sargılı, belki de kırık olduğu için şimdi alamadığı kokusunu duymasa da anası, her ihtiyaç duyduğu anda hep yanında   olmuştu; şimdi yanında olmalıydı.

Ne kadar süre, kaç gün geçtiğini bilmese de kendine gelir gibi olduğu ama rüyada mı, yaşıyor mu, yoksa Arafat’ta mı olduğunu fark edemediği gelgitlerinde, aynen evlerinin büyük salonunda olduğu gibi karşıda asılı duran, ama canlı gibi bakan, kendisini çağıran babasının fotoğrafı şimdi yerinde yok gibiydi. Demek Arafat’ta değildi, oradakiler ya kendisini kabul etmemiş ya da acıdıkları için, belki gerçekte çok dürüst yaşadığını, çok iyi niyetli olduğunu kayıtlarından okudukları için geri gönderiyorlardı.

*

 “Oğlum, kendine gelebildin mi? Ne oldu benim aslanıma?” Annesinin sesini tanımıştı; ne kadar boğuk, ne kadar yankılı, kederli olduğunu göremese de, alışık olduğu, şimdi özellikle ihtiyaç duyduğu kokusunu alamasa da. Burnu iyice zonkluyor, nefes almakta zorlanıyordu, daha kötüsü ağzından nefes almaya çalıştıkça, koku alamayan burnuna doluşan kan kokusu dayanılır gibi değildi.

Ölüm! Ne olmuştu, nasıl olmuştu bilemiyordu ama herhalde kesin bir ölümden dönmüştü. Ölümle yüz yüze gelen her insanda olduğu gibi hayatı bir nehir gibi gözleri önündeydi. Günlerce, genç bir delikanlıyken kaybettiği babasının canlı gibi bakan resmi ile başucunda bekleyen annesinin yanında hayatta mı kalacak, babasının yanına mı gidecek pazarlığının ortasında kalmıştı ve galiba pazarlığı kazanmak üzereydi. Ölümle burun buruna gelişi epey önce olmuştu, anlayabiliyordu. Şimdi ölümü yenmiş, hayata gözlerini yeniden açmak üzereydi.

Büyükbabası, kasabanın bir numarasıydı; en saygın kişisiydi; tam bir Osmanlı efendisi. Dindarlığı, belki daha önemlisi insan severliği, yardım severliği öne çıkan, bütün kasabada taparcasına sevilen, iş sahibi, çift çubuk sahibi, meslek sahibi, tüccardan Hafız Bey. Bakımlı sakalını, uzun boyunu, her zaman dik duran halini gösteren siyah beyaz fotoğrafı, sert ama her şeyin farkında olan kollayıcı bakışları ile, kasabanın en bakımlı, bahçeli, iki katlı evlerinin ilk katındaki büyük salonun en göze çarpan duvarında dururdu ve ilk hatırladığı çocukluğundan beri her fırsat bu resme hayranlıkla, imrenerek bakardı. Hiç görmemişti ama, babasının anlattıklarından, daha önemlisi çoğu tanışının gönüllü anlatışlarından, yaşıyormuş gibi gözünün önündeydi. Dedesi, öldükten yıllar sonra da hala bir efsaneydi Hafız Bey.

Babası biraz farklıydı. Osmanlı efendisi ile Cumhuriyet vatandaşı arası, artık sakalsız ama gösterişli kumral bıyıkları, hafif kambur uzun boyu, ağırbaşlı, sakin hali ile gene saygındı ve babasının adını verdiği tek çocuğuna, tek oğluna, Hafız’a dünyevi amaçları aşılamış ama her şeyden önce dedesi gibi yardımsever, insan sever olmayı  öğretmişti Nuri Bey.

Büyükbabasına layık biri olmayı amaçlamıştı kendini bildi bileli. Başarılı olmuş da sayılırdı ama galiba biraz fazla başarılı olmuştu; en azından çok gayret etmişti. Başarının fazlası? İşte keskin sirkenin küpüne zarar vermesi misali onu şimdi bulunduğu noktaya getirmişti; ağrılar, sondalar, serumlar, sargılar içinde, bir hastane köşesinde…

Herkese yardımcı olmaya çalışmıştı. Hafız Bey’in torunu delikanlı Hafız, adı gibi hafız değildi, hatta dedesi gibi dindar da değildi. Tam bir dünya adamı, koşturan, seven, çalışkan, becerikli, yardıma ihtiyacı olan herkesin kendisine geldiği Hafız. Delikanlılık çağında çevresindeki kızların çoğu ona aşıktı, diğerleri de aşkının farkında olmayan ama kendisini çok seven sevgilileriydi. Mutluydu. Artık dedesinin, babasının mesleğini sürdüremezdi, hükümet katında bir görev yakışırdı ona. Liseyi bitirince Tapu Müdürlüğü’ndeki memuriyetine başlamıştı. Uzun boyu, düzgün kasabalı memur kıyafetiyle tapu dairesine yürürken, pencerelerden yolu seyreden evlilik çağına gelmiş genç kızların, kendilerini belli etmek üzere komşu kızına seslenişleri evlendikten sonra da sürmüştü giderek seyrelse de. O ise ne hikmetse kasabanın gül gibi kızlarına yüz vermemiş gidip büyük kentin vasat kızıyla evlenivermişti. Evet, Arafat’ta kabul görmeyip dertli yeryüzüne gerisin geri gönderildiği zaman ancak kavradığı gerçek buydu. Karısı şimdi neredeydi acaba?

Dedesi, ardından babası hayatta başarılı olmuşlardı; en önemlisi saygın, önemli kişi olmuşlardı. Şimdi kendisi; büyükleri gibi saygın, başarılı, önü açık bir devlet memuru oluyordu; ne de olsa devir değişmişti. Dedelerden kalan nalburiye, sonra zücaciye mağazası kapatılmıştı ama çift çubuk yerindeydi. Yarıcılar, tarlaları, bahçeleri işlemeye devam ediyordu; Hafız ve annesi elbette memur maaşı ile kıt kanaat geçinemezdi. Kasabada halen göze batan iki katlı bahçeli ev yerli yerindeydi, yardımcı kadın hizmete devam ediyordu.

Her şeyin şöyle veya böyle bir sonu olduğu gibi, Hafız’ın da dedesinden miras aldığı iyi huylarının hatta saygınlığının bir sonu olmalıydı. Dedesi kadar yardım severdi ama dedesinin kaynaklarına sahip değildi. Zaman de değişmiş, yardım alabileceklerini gören insanların sınırsız yardım talep ettikleri bir dönem gelmişti. Galiba yardımseverlik artık  şükran duyguları ile de karşılanmıyordu.

Bir tür iyilik meleği. Konu komşu, hısım akraba, sonra evlendiği güzel, şehirli eşi Hülya’nın iki kardeşi, yakınları, arkadaşları, ne türden olursa olsun ihtiyaçları olduğunda, ‘Bizim Hafız’ın, ‘Enişte Hafız’ın kapısındaydı. Yok ‘araba aldım, taksitini karşılayamadım’ yok ‘ev alıyorum, parasını tamamlayamadım’, Hafız hemen yardımlarına koşardı. Ailesinin sağladığı itibar, kıvraklığı, iyilikseverliği, ataklığı, başvurduğu kapıların kolaylıkla açılmasını sağlamıştı. Paraya ihtiyacı olan kayınbiraderine herhangi bir bankadan kolaylıkla kredi çıkartır, olmazsa bir arkadaşından borç bulurdu ya da kendi imkanlarıyla bir biçimde çözerdi. Çevresinden birisi hastaneye yatamadıysa ne yapar eder, hastane kapılarını o kişiye açardı. Müdürü yaşça, elbette kıdemce kendisinden çok ilerideydi ama gün gelir kendisinden borç isterdi. Hatta, o koskoca müdürü, eşi ile arasındaki sorunları çözmesini beklerdi.

Otuzuna geldiğinde bu yaşantı onu yormaya başlamıştı. Sebebini bilebiliyordu. Dedesi Hafız da kendisi gibiydi ama artık zaman değişmişti ve sorunları çözmek giderek zorlaşıyordu. Dahası, sahip olduğu itibarı bu yolla sürdürmek için ilişkileri çözülmez bir ağa dönüşmüştü. Artık bu ağın eline ayağına dolaştığını görüyordu. Kasabaya yarım saat uzaktaki sahile inemez olmuştu. Hem koşuşturmaktan, hem karısının ıvır zıvır isteklerini yerine getirmek için uğraşmaktan, belki hepsinden önemlisi artık keyif alamadığından bu yaz doğru dürüst denize bile girememişti. Kıyıdaki balıkçıların, her denize indiğinde “Hafız beyim, buyrun balığa çıkaralım sizi, hem iki tek atarız, kırma bizi!” diye adeta yalvarışlarına bile yüz vermez olmuştu. Uzun kollarıyla her kulaç atışında zıpkın gibi mavi suları yaran kolları isteksizdi. Kıyıdaki tenha, işleticilerinin bilerek salaş görünüm verdikleri tahta masalı, oynak plastik iskemleli kır gazinolarında deniz kokulu levrek, bahar kokulu yeşil salata, mis kokulu taze çilek yemek, bir kadeh rakı, üzerine bir de bira çekmeyi de bırakmıştı bu yıl. Annesi bunu öğrendiğinde eni konu sevinmişti. Ama annesinin henüz bilmediği Hafız’ın sürdürdüğü zevk verici hayattan elini eteğini çekmeye başlaması, hidayete erdiğinden değildi; daha önemli bir derdi vardı Hafız’ın. Canı artık hiçbir şey istemiyordu, zevk almıyordu, alamıyordu. Kendini sorgulamaya başlamıştı. Doğru mu yaşıyordu, dedesine, babasına layık bir evlat olmuş muydu? Evliliği konusunda kendini sorguluyordu; doğru mu yapmıştı, tamahkar mı davranmıştı yoksa kasabalı kompleksi ile mi hareket etmişti? Yardım severlik iyi bir şeydi ama kendi yaptığı doğru muydu? Yoksa kendisinde gördüğü, hissettiği eksiklikleri telafi için mi böyle davranıyordu? Neden lise mezunu olup kalmıştı?

Zihni hep sorguluyordu, şimdiye kadar ne yaptıysa; hatta zihninden geçenleri bile sorgulamaya, sonunda tatmin olmayıp  sorgulamak bir yana kendini suçlamaya başlamıştı.

Daha önemlisi, zihninin derinliklerinde bir yerlerde korku kırıntıları belirmişti. Sonunda, eninde sonunda başı derde girmez miydi? İşlerin aslını, içyüzünü öğrenirlerse dedesinin namını lekelenmez miydi? İnsanlar kendisini terk etmez miydi? İtibarı balon gibi sönmez miydi?

Çeşitli yollarla kredi musluklarını açtırdığı bankacı dostlarını arada ağırlamak gerekiyordu. Kendisine yapılan yardım taleplerini karşılamaya çalışırken başvurduğu yetkili kişilere karşı güçlü görünmesi, böylesine al – ver ilişkilerinin kendisi için sıradan şeyler olduğu zannını vermesi zorunluydu ama aynı zamanda zordu ve giderek daha zorlaşıyordu. En önemlisi, beden olarak da direnci kırılmaya başlamıştı; ruhen ve bedenen çöküyordu.

*

Eşinin kuzeni Sadık işyerine gelmişti. Beş yıl önce, bir bankanın battığı günlerde.

Sadık, babasının kiradaki büyük evini satıp parasını en fazla faizi veren bankaya yatırmıştı. Kuzen bunu ailesinin engellemeye çalışmasına rağmen, yüksek faize olan tamahından yapmıştı. Hafız da evi satmasında, banka müdürüyle tezgah arkası yüksek faiz pazarlığında yardımcı olmuştu. Artık bu banka batmıştı ve büyük para da uçup gitmişti. Devletin parayı er geç ödeyeceği söyleniyordu ama ödemeyi beş on yıla yayarak yapacağı ve faiz de ödemeyeceği söyleniyordu. İşin aslı,  para pul olmuştu işte. Sadık gelmiş, ‘ocağına düştüm, kurtar beni; kölen olayım Hafız Abi’ demişti. Ne yapılacaksa ancak Hafız yapabilirdi. Hafız deyince akan sular dururdu; prestij, iyilikseverlik, güvenilirlik, hepsi onda fazlasıyla mevcuttu. Doğrusu, böyle olması, en azından böyle görünmesi hoşuna da gidiyordu, bedeli ne olursa olsun. Sadık böyle düşünüyordu ve adeta yalvarıyordu.

 Beş yıl önceki ikiyüz milyar lira… Hiç olmazsa ailesini avutmak için ‘ben o parayı Hafız’a faize vermiştim’ dese. ‘Yüksek faize tamah ettim, bankada batırdım’ demekten kat kat iyiydi. Hafız ona beş yıl önceki tarihle faizi de eklenmiş gibi bir borç senedi verse? Elbette ödemesi gerekmezdi, zaten ailesini tekrar uyutması zor olmazı, sadece biraz zamana ihtiyacı vardı. Para çok büyüktü; Hafız, yüzünü kızartmış, ‘dünyanın binbir hali var. Sen de bana aynı miktarda bir borç senedi ver, yaparım’ demişti. Bunun gibi onlarca yardım işte.

Tekrar kendine geldiğinde burnundaki, idrar yolundaki sonda çıkarılmıştı, kolundaki serum iğnesi yerinde duruyordu ama olsun. Güzel annesi yorgun, uykusuz ama gene başındaydı, omuzlarından tutuyordu. Gözkapakları, yeni yetme gelinlik genç kızların, kocalarıyla mutlu yaşamak üzere işledikleri ipek yorganların baklava dilimi dikişleri arasından fırlayan pamuk kıvrımları gibi dışarı fırlamıştı. Beyaz cildi iyice saydamlaşmıştı. Çok yorgun, çok uykusuz ve çok acılı olduğu yüzüne böyle yazılmıştı sanki. Annesinin gözkapaklarındaki böylesine yorgunluk belirtilerine karşılık kendi gözkapaklarındaki ağırlık azalmıştı. Bedenindeki bu dirilme, onca yardımda bulunduğu kişiden kimsenin şimdi ve günlerdir yanında bulunmayışını düşündüğünde yeniden yitip gidiyordu, korkularına yeni korkular eklenmişti. Hele annesinin yorgun bakan gözleri kendi gözlerine bakınca.

 Gene de bir umutla, konuşabilecek gücü bulunca soruvermişti.

“Anne yalnız mısın sen burada, başka kimse yok mu?” Bir mucize bekliyordu, ‘seni seven dostların hastane kapısında bekliyor’ demesini bekliyordu annesinin. Bunca yardım severlik, koşuşturma, elbette böyle bekliyordu.

“Çok kişi var ama oğlum, doktorlar izin vermiyorlar.” Annesi sözünün arkasını getirmeden çabucak memnun olmuştu Hafız. Annesi sözünün arkasını getirince neler döndüğünü anlayamamıştı ama söz kurşun gibi düşmüştü kulağına. “Keşke gelmeselerdi oğlum, neler yapmışsın sen?”

Bilinci gene bulanıklaşmıştı. Babasının resmi karşı duvardaki yerine tekrar kurulmuştu ve canlı gibi bakıyordu. Annesinin yüzündeki kırışıklıklar, yüzüyle birlikte silikleşmişti. Gene Arafat, gene ölümle yaşamak arasındaki ürkütücü gelgit içinde kaybolmuştu. Yeniden kabus…

Yolun yarısına varmadan yorulmuştu. Dahası bir çıkmaza girmişti ve çözüm üretemiyordu. Herkesin yardım meleği tükenmişti sonunda. Bir sürü ödeyemediği borç, bir sürü tahsil edemediği alacak; dışardan bakanların yakında yıkılacak olduğunu fark edemediği, yıkılınca da, kendisiyle birlikte birçok kişinin de altında kalacağı yüksek itibarı.

Dedesinden kalma tabancasını düşünmüştü. Hayır, tabanca olmazdı. Annesinin kendisini morgda kirli bir örtü altında, yüzü gözü çarpılmış, kanlar içinde görmesini göze alamazdı. Annesi, ölü bedenini gördüğünde, rahatça, huzur içinde uyuyuvermiş gibi duruyor olmalıydı ve öyle yapmıştı. Öyle yaparsa annesinin daha az üzüleceğini, daha az ağlayacağını, daha kısa süre yas tutacağını düşünmüştü.

Sayıklar gibi sormuştu; “Anne kaç gündür buradayım?”

“Sorma oğlum, bir haftadır. Satar savar borçları öderdik be oğlum. Neden böyle yaptın?”

“Ne borcu annem, benim kimseye hatırı sayılır borcum yok.”

“Oğlum alacaklıların, ellerinde senet sepet kapımıza dizildiler.” Fevziye Hanım sustu, daha doğrusu dalıp gitmişti. Sonra birdenbire aklına gelmiş gibi devam etti “neyse, iyileşince dayınla konuşursun bunları. Zaten sen uyurken bana değil dayına başvurmuş çoğu.”

*

 “Dayı kaç kişi dedin, kaç alacaklı?”

“Liste burada Hafız, al işte, en büyüğü karının kuzeni Sadık Bey’e, ikiyüz milyar. Aslında ben inanmadım, avukatım, elbette bilirim ama ‘elimde senet var’ diyor, ‘senedi getir’ dedim, getireceğini söyledi”

Hafız listeyi aldığında eli titriyordu. Zehir içeli onbeş gün olmuştu, hastaneden çıkalı üç gün. Nasıl haftalarca aranmış, nasıl araştırmıştı en keskin, en garantili öldürücü zehiri bulmak için. Bunları yaşamak için mi? Annesi borçlardan, alacaklılardan söz edince her seferinde sormuştu, ama her soruşunda geçiştirmişti annesi. Başlangıçta konuyu önemsiz gördükleri için böyle yaptıklarını düşünmüştü. Demek önemsiz olduğu için değil, çok önemli olduğu için, iyileşince konuşmak üzere geçiştirmişlerdi. Artık tam iyileşmemesine rağmen engel olamayıp, örtbas edemeyeceklerini anlayınca, iyi kötü sağlığına kavuştuğu, en azından kefeni yırttığı için avukat dayısıyla görüşmesini uygun görmüşlerdi.

Hafız durumu kavramaya başlamıştı.

Kasaba, küçük yer. Hafız itibarlı, zehir içmiş, çok zehir içmiş, mutlak öldürücü olanından, öldü ölecek; burnundan sonda ile besleniyor, kolunda içine onlarca ilaç karıştırılmış serum takılı, biri çıkarılıyor, diğeri takılıyor. İdrarını bile yapamıyor, onun için de ayrıca bir sonda takılmış. Hastaneden sağ çıkması imkansız; doktor da öyle diyormuş. Bir haftadır, suni besleme, suni teneffüs ile yaşatıyorlarmış. Garip birisi olsa yapmazlarmış ya itibar büyük, aile zengin. Hafız herkese yardım edeyim derken iyi niyetli de olsa birçok fırıldak çevirmiş, Hasan’dan borç almış, aldığını Hüseyin’e borç vermiş. İtibarlı, iyi kötü varlıklı anne, zehir içip ölmüş biricik oğlunun alacaklarını geri çevirecek değil ya. Eşini yıllar önce kaybetmiş, tek oğluna zaaflı, üstelik dindar. Oğlunun mezarında borç azabı çekmesini istemez elbette. Hafız, Azrail’le umutsuzca boğuşurken, önce ailenin büyük miktardaki parasını bankada batıran, ailesine söylemeye gücü yetmeyince Hafız’la anlaşan, Hafız’a faiziyle borç verdiğini söyleyen Sadık Bey dayanmış kapıya; ‘Hafız öldü, fırsat bu fırsattır’ diye; almış borç senedini eline, dayanmış kapıya işte.

“Tamam dayı, önce Sadık hergelesiyle yüzleşelim, mezar soyguncusu.” Aniden hastanenin kirli tavanı canlandı gözünde. O zaman farkına varmamıştı ama hastanenin yoğun ilaç kokusu dolmuştu burnuna yeniden, dayısının avukat yazıhanesinde. Midesin bulanmaya başlamıştı. Çok yeriymiş gibi, dayısının bu kokuya nasıl dayandığını düşünmeye bile başlamıştı. Kusmamak için kendini zor tutan Hafız’ın dalgınlığını borçlarını kabul ettiğin yoran dayısı devam etmişti.

“Oğlum elinde senet varmış, yoksa sahte mi?

“Hayır, benim elimde de aynı miktar onun bana verdiği borç senedi var.” Sonra bütün ayrıntıyı uzun uzun anlatmıştı dayısına.

“Tamam bunu anladım, ikna da oldum. Ya diğer alacaklılar?

“Onlarla da yüzleşirim. Çağıralım, gelsinler.”

Dayısı haber gönderdi. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin hiçbiri gelmedi. Durum kesinlik kazanmıştı; alacak iddialıları, hesaplarını Hafız’ın kesin öldüğü duyumu üzerine yapmışlardı. Hafız nasılsa kefeni yırtınca oyunları bozulmuştu.

Nihayet dayı olup biteni  kavramıştı. “Hemen anneni çağıralım, Fevziye Ablamı, ” dedi telefona uzanırken, “Ne kadar üzülmüştü bilsen, bir yandan evlat acısı bir yandan kapıya dizilen alacaklıların getirdiği namus acısı; iki acıyı birden yaşadı.”

Kasaba küçük yer, annesi, ümitsiz bir haftalık bitkisel hayattan sonra oğlu kurtulunca sevince boğulmuştu. Şimdi avukat kardeşinden ikinci müjdeyi almış, koşa koşa gelmişti. Oğlundan sonra şimdi de ailenin itibarı kurtulmuştu, hem de serveti. Nefes nefese avukat bürosuna  girince, önce oğluna sarıldı, sonra avukat kardeşine. Müjdeli öyküyü bir de oğlundan dinleme acelesiyle biraz başta savma olmuştu sarılmaları, gençleşmiş bakışıyla koltuğa ilişirken konuşmaya başlamıştı:

“Anlat Hafız’ım bir de anneciğine anlat!”

Hafız, annesinin telaşla söylediklerini duydu mu, duymadı mı anlaşılmadan ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Dayısı bakakalmıştı, o da ne olduğunun farkında değildi.

“Güzel anam, anlatacak ne kalmış. Karımın kuzeni dahil birçok dost bildiğim, yardım ettiğim kişi benim ölmemi bile bekleyememiş, ben ölmeden mezarımı soymaya kalkmış. Ben ne yapayım böyle dünyayı.”

Son kez bakarcasına geri dönüp güzel yüzünü belleğine kazımak istercesine annesine baktı, usulca kapıyı kapatırken konuşmasını sürdürdü:

“Beni aramayın artık, bu kasabada yaşayamam...”