|
|
Türkiye’den Toplum Manzaraları 50-60 Yıl Kadar Önceydi
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, 1950’li yıllardan sonra iç ve dış siyasal olaylarla etkilenen Türk toplumundaki ilk değişim kıpırtılarından gözlemler yansıtıyor.
On yaşlarındayım, kasabadayım. Birkaç kasabalı, tahta iskemlelere oturmuşlar, köyün zamansız ortamında lak lak ediyorlar. Yaşıtım arkadaşlardan biri, bir konserve kutusu bulmuş, babasına getirmiş. Konserve kutusu diyorum ama, yıllar sonra anladım ne olduğunu. Kutu şimdi sohbet eden köylülerin elinde; biz de merakla izliyoruz. En yaşlıları, kutuyu eline aldı, evirdi, çevirdi, omzunu kaldırdı. Belli ki ne olduğunu anlayamamıştı. Ağır geçen zamanla yarışırcasına, yanındaki köylü kutuya uzandı. O da evirdi, çevirdi, dudaklarını büktü. Bir şey söylemedi ama biz anlamıştık onun da bilemediğini. Sırayla evirdiler, çevirdiler; düşündüler, taşındılar, anlayamadılar ellerinde tuttukları şeyin ne olduğunu. Sıra sonuncu kişiye gelmişti. O da evirdi, çevirdi; düşündü ve yavaş yavaş konuştu. Artık onun konuşması, bir sonuca varması gerekiyordu. “Nedir ki, ben de anlamadım” dedi, “Ama şurasına bir teneke kulp taktırırız, su bardağı olur.” Kasabada bayram mı vardı? Ufukta bir uçak belirdi; hızla ve büyük bir gürültüyle tepemizden uçtu. Herkes dışarı fırladı elbette, ben de. Pilotu görür gibi oldum. Sanki bize el sallamıştı. Uçak yaklaştığı hızla ve gürültüyle uzaklaştı. Köyün hemen ötesi dağdır. Pilot herhalde biraz geç kaldı; ya da şiddetli esen rüzgardan, bıraktığı bir sürü kağıt dağlara savruldu. Köyde ne kadar insan varsa, çoluk çocuk, genç ihtiyar dağlara koştu. Bir saat kadar sonra herkes, kayıpsız fakat yorgun köy meydanına dönmüştü. Herkesin elinde, aceleyle toplamaktan karmakarışık, buruş buruş olmuş defter yaprağı büyüklüğünde kağıtlar vardı; üstü yazılı: “Veremden kurtulmak için…” Köy meydanına ulaşan herkes, daha kimsenin yüzüne bakmadan, *************************************************************
“Bugünün Değerini İyi Bilin” 50-60 Yıl Kadar Önceydi Yanlışlık neredeydi? Bize lise yıllarımızda özgüvenimizi veremeyen ailemiz miydi, öğretmenlerimiz miydi, geleneklerimiz miydi? Bilmiyorum, ama bildiğim, liseyi bitirip üniversiteye başladığımızda, eksik olan özgüvenimiz artık fazlasıyla vardı.
Sevgili Öğretmenim
Bütün Dünya• Birkaç yıl önce, ilkokul öğretmenim, daha doğrusu müdürüm, değerli eşiyle ziyaretime gelmişti. Tanrı uzun ömür vermişti ama yaşlılık belirtileri de kuşkusuz ortadaydı. Zorla elini öptüm, sonra birbirimize sarıldık; ikimizin yanaklarından süzülen birkaç damla gözyaşını gizlemeye gerek görmeden. Öykü 1954 yılında başlar. Denizli’nin 24 km. uzağındaki birkaç bin nüfuslu Honaz’dan kente taşınmıştık. İlkokul dördüncü sınıfa, Kahramanlar İlkokulu’nda (şimdi Müftü Ahmet Hulusi Efendi İlköğretim Okulu) devam edecektim. Sevgili öğretmenimiz, narin yapısı, kibar davranışı ile unutulmazdı. Okula başladığımın ikinci günü, matematik dersine okul müdürü girdi. Sonra öğrendim; ilkokulun müdürü, matematik konusuna özel ilgi duyduğundan böyle yapıyordu. Herhalde, sınıfın arka sıralarından birine ilişmiş oturmaktaydım. Köyden geldiğimi açıkça yansıtan kılık kıyafetim ve davranışım dikkatini çekmiş olmalıki, müdürümüz bana takılıyordu: "Şehere geldin gari." Sonra beni tahtaya kaldırdı. Sanırım köyden gelen bu utangaç öğrencinin eğitim düzeyini tartmak istiyordu. Bir matematik sorusunu çözmemi istedi. Tebeşiri aldım, rakamlarla işlemler yapmaya başladım. Çözüme ulaştığım anda, müdürün bana yaklaştığını gördüm. Şiddetini anımsamıyorum ama bir tokat vurdu ve sert bir biçimde yerime oturmamı istedi. Ne olduğunu anlamadan yerime oturmuş olmalıyım. Sonra bir mucize oldu. Müdürümüz, dalmış gitmiş, benim kara tahtada bıraktığım işlemleri dikkatlice gözden geçiriyordu. Sonra bana döndü; tekrar tahtaya gelmemi ve yaptığım işlemleri anlatmamı istedi. Dediğini yaptım. Geldi, saçımı okşadı, elimden tuttu. Benden sınıf önünde özür diliyordu. Benim, beklentisinden hızlı ve kestirme yoldan problemi çözmüş olduğum dikkatinden kaçmıştı. İlk bayrak töreninde, okul bahçesinin birkaç basamaklık merdivenin başında bayrak tutma onuru bana verilmişti. Köyden getirdiğim okul giysileri içinde biraz garip görünse de. Müdürümüzün açık kollaması, herhalde, köyden ************************************************
Bir Gençlik Hatası
Olayı otuzüç yıl önce yaşadım. Tıp fakültesinden mezun olur olmaz, psikiyatri asistanlığına başlamıştım. Her zaman olduğu gibi, beni poliklinikte görevlendirdiler. Öğleye dek on-onbeş hastayı muayene ediyor, tedavisini düzenliyordum. Oldukça yaşlı, birbirine dayanarak ancak yürüyebilen bir karı koca gelip karşıma oturdular. Belli ki taşralılıydılar. Çok varlıklı bir görünümleri de yoktu. Kadının ağır olmayan birkaç şikayeti vardı. Uykusuzluk, yorgunluk gibi... Bir süre kendileriyle görüştüm; uykuyu düzenleyecek bir ilaç için reçete yazdım. Bu tür şikayetlerin bu yaşlarda görülebileceğini, hastalık bile sayılmayacağını, yatarken içeceği bir hapla şikayetinin düzelebileceğini söyledim. Görüşme bitmişti. Birbirlerine yaslanarak ayağa kalktılar; reçetelerini aldılar. Yüzleri gülüyordu; herhalde önemli bir hastalıkları olmadığını öğrendiklerinden. Yaşlı adam elini kemerinin içine soktu, diyelim bugünün elli milyon lirasına karşı gelecek bir para çıkardı ve mahçup bir tavırla bana uzattı. Tek söz etmeden. Bense, sinirli bir biçimde ayağa kaktım; kapıyı gösterdim ve söylememem gerektiğini sonradan düşünebildiğim sözler söyledim. Adam usulca parayı çıkardığı yere koydu; elini eşine uzattı, "Hadi hanım çıkalım, bizi kovuyor" dedi. Yaşlı kadınsa, kırılmış bir ifade ile "Demek burada paramız geçmiyormuş" dedi. Aslında kadının sözlerini duyunca mutlaka ayılmalıydım ama olmadı. Hani insanın basiretinin bağlandığı anlar vardır; sonra aklına gelince kahrolur. O sırada, bu yaşlı taşralı karı kocanın varsa çocuklarından küçük, torunlarından biraz büyük yaşta olmalıydım. Galiba da kendilerine gösterdiğim davranıştan, hele önemli bir hastalıkları olmadığını söylememden memnun kalmışlardı. Kendi adetlerince bu memnuniyetlerini dile getirmek istemişlerdi; bir tür torunlarına harçlık vermeleri gibi. Belki varlıklı kişilerdi ve bu yaşlarında kullanamadıkları kazançlarından bir miktarını bana vererek ba
|
|