|
|
RADİKAL Gazetesi
Denetimsiz bir güç: YÖK
Üniversitelerle ilgili yasa ve yönetmeliklerdeki belirsizlikler,
çoğu zaman yöneticilere gereksiz ve hukuksuz yetkiler verir. Hukuki
denetime önemli ölçüde kapalı oluşu YÖK'ün en büyük açığı
YÖK,
kuruluşundan bu yana yoğun biçimde her platformda tartışıldı. Milli Eğitim
Bakanı Erkan Mumcu'nun konuyu ele alması, tartışmayı tekrar baş köşelere
çıkardı. Konunun çok yönlü oluşu, öğretim üyelerinden öğrencilere,
milyonlarca kişiyi ilgilendirmesi, YÖK mağdurlarının sayılarının giderek
artmış olması, konunun sayısız kere gündeme gelmesine neden olmuştur.
Sadece bu saptama bile, YÖK'ün önemli sorunlar içerdiğinin kanıtıdır.
Değerli bir bilimci-yazarımız YÖK Başkanı Sn. Kemal Gürüz'ün değerli bir
yönetici olduğunu, kendisine yönelik eleştirilerde haksızlık yapıldığını
öne sürüyordu; kuşkusuz birçok yönden, en azından bazı açılardan haklıydı.
Ancak, bir paket yasa ve bu yasaya bağlı uygulamaların başarısı, kurumun
başındaki kişinin iyi olup olmadığına bağlıysa, hukuk mantığı açısından bu
yasada kusurlar olduğu anlamına da gelir. Kuşbakışı bakarsak, Gürüz'ün
savunulacak bir tarafı da bulunmamaktadır. Örneklemek gerekirse, anılan
başkanın bazı üniversiteleri adeta aforoz ettiği, başka üniversitelere
tanıdığı imkânlardan yoksun bıraktığı herkesin bildiği bir gerçektir.
Sorun, aforoz edilen, mesela kadro verilmeyen üniversite rektörünün
hakkını
arayacağı makam bulmakta zorlanışıdır. Yani YÖK uygulamalarının hukuk
denetimine önemli ölçüde kapalı oluşudur. Buradan hareketle, YÖK
uygulamalarında hukuk sorunu vardır ve bu sorun hukuksal olarak
çözülmelidir.
'İyi niyet'e bakılmaz
Bir yasa hazırlanırken, uygulayacak yetkilinin iyi niyetli olacağı,
yasayı ya da yönetmeliği en iyi şekilde uygulayacağı varsayılmaz. Aksine,
kötü niyetli, en azından kapasitesiz birinin eline geçebileceğini de
hesaba katar ve yasayı bu tür aksiliklere karşı korumalı bir biçimde
hazırlar. Bu açıdan YÖK'ün en büyük açığı, ister YÖK başkanı, ister
rektör, ister dekan, ister anabilim dalı başkanı olsun, her düzeyde
uygulayıcının kötü niyetli, yetersiz, hazımsız, hukuk bilinci olmayan
kişiler olabileceğinin hesaba katılmayışıdır.
Oysa bu olasılık her zaman vardır, örnekleri de az değildir. Günümüzde,
yöneticinin öneminin fark edilmesiyle 'organizasyon psikiyatrisi' adını
alan 'iş psikiyatrisi', kötü yöneticinin, ruhsal ve bağlantılı bedensel
bozukluları nasıl artırdığının örnekleri ile doludur. Gücü yeten, yürekli
bir araştırmacı, buyursun, sağlıksız bir yöneticinin cehenneme çevirdiği
bir çalışma ortamında, üniversite çalışanlarının, özellikle mağdur durumda
olanların bunalım düzeyini araştırsın; ruhsal sorunlardan etkilenen
psikosomatik bozukluklarını saptasın.
Kurallar yerine kişilere bağlı kılınan bir sistem eninde sonunda çökmeye
mahkûmdur ve YÖK'ün başına gelen budur.
İki savunma konusu
YÖK kendini savunurken, iki konuyu öne çıkarmaktadır. Birincisi, laik
cumhuriyetin bekçiliğini yapması, ikincisi yabancı yayın sayısının hızla
artıyor olmasıdır. İki savunma da yerinde görülebilir. Ancak bir
cumhuriyet
kurumunun, asli görevi olan laiklik uygulamasını başarı olarak sunması,
bir anlamda zayıf kaldığının da itirafıdır.
Yabancı yayın sayısının artmış olması da aldatıcı olabilir. YÖK, biraz da
zorlama ile yabancı yayın sayısını artırmış olmakla birlikte, bu artış
olurken, hesaba alınan yıllarda araştırmacı, öğretim üyesi sayısının hangi
oranda artmış olduğu da hesaba katılmalı. Yerli yayın sayısının kalite ve
kantitesinin düşüp düşmediği de hesapedilmelidir. Zaten oldukça düşük olan
yabancı yayın sayısının mesela ikiye katlamasının ne kadar önemli olduğu
dikkate alınmalı. Yabancı yayın sayısını diğer ülkelerle karşılaştırırken,
ülke nüfus ve araştırmacı sayısı da dikkate alınmalı.
Yabancı yayın sayısı artışını irdelerken, kuşkusuz iğne ile kuyu kazmak
olan beyin emeği bilimsel çalışmaları kimse küçük göremez. Bu çalışmalar
ülkemiz biliminin yüz akıdır. Ancak bu yayınları değerlendirirken,
akademik yükseltmelere ulaşmak amacıyla zorunlu bir gayretle yapıldığını,
arkasının gelmeyebileceğini de hesaba katmalıyız.
Bir itirazın akıbeti
Yanılmayı çok isterim. Ancak yabancı yayınlar konusunda birtakım
kokular gelmekte. Bir şekilde desteklenen kariyer adayının yabancı yayın
konusunda haksız olarak desteklendiği, naylon yayınlar konusundaki
iddiaların bir şekilde örtbas edildiği gibi.
Diyelim bir üniversite mensubunun yabancı yayınının naylon, masa başı
çalışma olduğu ya da önceden yayımlanmış başka bir yayının yeniden
yayımlandığı konusunda resmen itiraz geliyor. Rektörlük itirazı dikkate
almaz, ya gerçekten bu tür ayrıntılarla ilgilenecek vakti yoktur ya da
sadece koltuğunu gelecek seçimde garantiye alma, kimse ile kötü olmama
hesabındadır. İtiraz eden kişi iddiasını yineler. Artık rektörlük, kerhen
mi samimi olarak mı bilemezsiniz, soruşturma açar ve naylon yayın yaptığı
iddia edilen kişi aklanır.
Konuyu yakından izlerseniz, aklamanın niçin, hangi koşullarda yapıldığını
anlayamazsınız. Doğrudan deyişle 'aklanma', 'şeffaf' bir biçimde
yapılmamıştır ve sırf bu nedenle konuya yeni bir şaibe eklenir. Bir de
bakarsınız, soruşturmada aklandığı halde, şikâyet konusu olan yabancı
yayının yayımlandığı dergide, yayının naylon olduğu konusundaki iddiası
yayımlanmıştır. Başka bir yayın için, bir araştırma materyalinin
şişirilmiş rakamlardan oluştuğunu, böyle bir sayıya ulaşılamayacağını
kanıtlarsınız. Öyleyse bu yayın masa başı üretimdir. Bu kanıtlama
karşısında yayın sahibinin, verilen sayının 100 yerine 'sehven' 1000
yazıldığı düzeltmesini yapması kargaları bile güldürür. Bu da bizim gibi
'gelişmekte olan' ülkelere mahsus garipliklerden biridir.
Çalışma özgürlüğü
YÖK, bilimsel çalışma özgürlüğü ortamını sağladığını iddia eder. İşin
içindeyseniz, sizi kahredecek uygulamalara tanık olursunuz. YÖK istediği
üniversiteye her türlü çalışma ortamını sağlarken istemediğini tüm
imkânlardan yoksun bırakır. Rektör de istediği fakülteyi ihya ederken
diğerini engelleyebilir. Az sayıda da olsa bu tür olumsuz örnekler vardır
ve zaman zaman gazete haberlerine bile konu olmaktadır.
Daha büyük saçmalıklar, üniversitelerin en küçük birimlerinde yapılır.
Sayıca az olsa da, nasılsa anabilim dalı başkanı olan kişi hazımsız bir
kişiliğe veya tutarsız bir zihniyete sahipse, araştırma yapma konusunda
istediği kişiye tüm imkânları sağlarken, istemediği kişiye iş hamallığı
yaptırır, sonra da imkân vermediği kişiyi suçlamaya yönelir. İşin daha
vahim tarafı, bilimsel çalışması engellenen kişinin hakkını arayacağı bir
kurum bulunmamasıdır. YÖK'ün büyük açığı, hukuksuzluklara kapıları
kapatamamış oluşudur. Çalışma ortamının, engizisyon dönemini aratmayacak
duruma çevrildiği örnekler vardır.
İnsanlığın en saygıdeğer erdemlerinden biri adalet duygusudur. Bu nedenle
en çok örselendiği alanların başında adaletsizlik gelir. YÖK
uygulamalarındaki adaletsizlik her gün gazetelere yansır. Daha kötüsü,
yönetimle aranız iyiyse, ister naylon yayın yapın ve istedikleri kadar
şikâyet gelsin, ister döner sermayeyi karıştırmadan milyarları kazanın,
sorun çıkmaz. Fincancı katırlarını ürküten biriyseniz, bir çalışmadan
aldığının ücret, yok telif ücreti, yok rektörlükten izin alınmadı
iddiasıyla hayat zehir olur. Dahası, hani ortaçağda bir suç işlendiğinde
tek ceza vardır o da ölümdür örneğindeki gibi, hakkınızda soruşturma
açılır, istenen ceza üniversiteden atılmaktır. Gurur meselesi yaparsanız
sağlığınız gider.
Haksızlıktan güçsüzlüğe
Bir iddiada bulunursunuz, 'falan yöneticinin şu uygulaması, -benim
bildiğim örnekle hastalara zarar vermektedir' dersiniz. Bu ağır bir
iddiadır, ya itham ettiğiniz kişi hakkında soruşturma açılması gerekir ya
da gereksiz ve ağır iddiada bulunduğunuz için sizin hakkınızda. ikisi de
yapılmaz; kahrolursunuz. Eğer bu yönetim hastalığı değilse yönetim
saçmalığıdır ama kimin umurunda?
Sonuca gelelim. İlgili yasa ve yönetmeliklerdeki belirsizlikler, çoğu
zaman da her düzeyde yöneticiye gereksiz yere ve hukuksuz yetkiler verir.
Az sayıda da olsa bazı yetkililerin, 'alık ata binince kendini küheylan
sanır' özdeyişini kanıtlamak istercesine, bu yetkilerini kötüye kullanmaya
kalkışması nedeniyle üniversiteler önemli ölçüde yıpranmış halde.
Yıllardır bu konuda yazılanlar bunun kanıtıdır. YÖK bu tabloyu özgürlük
olarak yutturmaya çalışsa, 'bakın üniversite mensupları bile bizi
eleştirebiliyor, ceza da vermiyoruz' dese de sonuç değişmez. Bu savunma,
sadece çöküş sürecindeki YÖK'ün kimseyi cezalandıracak gücünün de
kalmadığının göstergesidir. Güçsüzlüğünün nedeni haksız oluşudur. Dahası,
hakkındaki eleştirileri görmezlikten gelmekle YÖK, daha çok haksızlığa yol
açmakta, dolaylı da olsa, seslerini yükseltenlere ispat hakkı tanımamış
olmaktadır.
Sanal demokrasi
Yönetim biliminin çağdaş yönelimi demokratikleşmedir. YÖK'teyse
demokrasi sanaldır, aldatmacadır. Rektör seçimleri demokratik olacaksa,
doğrudan oyçokluğuna bağlanmalıdır. Ayrıca akademik çalışmada kimlerin oy
vereceği de önemlidir. Sadece profesörler+doçentler+yardımcı doçentler oy
verirse alınan sonuç farklı olur. Bir başkası da, araştırma görevlileri,
uzmanlar, doktorlar da oy versin diyebilir. Hatta öğrenciler de.
Dekanlık, bölüm başkanlığı, anabilim dalı başkanlığı için de aynı şeyler
söylenebilir.
Üniversitelerin ihtiyacı, demokrasiden önce kuralların, hukukun
yerleşmesidir. Haksızlık yapıldığında başvuracak kurum yoksa demokrasinin
anlamı ne? Özetle, YÖK'ün ilk sorunu demokrasi değil, hukuktur.
Üniversitelerimiz, zamanlarının önemli bölümünde rektör seçimlerine
kilitleniyorsa; anabilim dalı başkanı seçimi yapıldıktan sonra ortalık
savaş yerine dönüyorsa, ana nedeni, bu koltuklara tanınan olağanüstü,
hukuk denetimi olmayan yetkilerdir. YÖK'ün en büyük açığı buradadır. Bu
nedenle YÖK kapsamındaki koltuklar, ister istemez, hizmet verme yeri
olarak değil, hükmetme, istediğine nimet dağıtma, istemediğini yok etme
amacıyla kullanılmaktadır. Bir anabilim dalı başkanlığı düşünün, araştırma
görevlisi sınava girerken jüri başkanıdır. Garip araştırma görevlisi,
çalışmasına o kurumda devam etmek istiyorsa, istesin istemesin
davranışlarını bu düzene göre ayarlamak zorunda kalmaktadır. Bu zihniyetle
bağımsız bilimsel kafa nasıl oluşur?
Bir anımla bitireyim: Zaman zaman YÖK konusunda yazdığım eleştirel yazılar
için, gerçekten değer verdiğim bir dostum uyardı: "Yazma, daha baskıcı bir
YÖK gelir." Bunun bir zamanlar 'komünizm gelir' korkutmacasından çok farkı
olmadığını düşünüyorum.
Sn. Milli Eğitim Bakanı'nın, YÖK konusunu tartışmaya açması konusunda
(kişisel olarak bazı endişeler taşısam da), YÖK'ün takındığı tavır
bilimsel değildir. Eğer iktidarın gerçekten laik cumhuriyete yönelik
niyetleri varsa elbette bütün zinde güçler elbirliği yapar, gereğini
yerine getirir.
Ancak gerçek Atatürkçüler, Atatürkçülüğü kalkan olarak kullanmazlar; hele
kaybetmekten korktukları koltukları için.
|
|