Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

RADİKAL Gazetesi

Denetimsiz bir güç: YÖK

 

Üniversitelerle ilgili yasa ve yönetmeliklerdeki belirsizlikler, çoğu zaman yöneticilere gereksiz ve hukuksuz yetkiler verir. Hukuki denetime önemli ölçüde kapalı oluşu YÖK'ün en büyük açığı

 

YÖK, kuruluşundan bu yana yoğun biçimde her platformda tartışıldı. Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun konuyu ele alması, tartışmayı tekrar baş köşelere çıkardı. Konunun çok yönlü oluşu, öğretim üyelerinden öğrencilere,
milyonlarca kişiyi ilgilendirmesi, YÖK mağdurlarının sayılarının giderek artmış olması, konunun sayısız kere gündeme gelmesine neden olmuştur. Sadece bu saptama bile, YÖK'ün önemli sorunlar içerdiğinin kanıtıdır.
Değerli bir bilimci-yazarımız YÖK Başkanı Sn. Kemal Gürüz'ün değerli bir yönetici olduğunu, kendisine yönelik eleştirilerde haksızlık yapıldığını öne sürüyordu; kuşkusuz birçok yönden, en azından bazı açılardan haklıydı. Ancak, bir paket yasa ve bu yasaya bağlı uygulamaların başarısı, kurumun başındaki kişinin iyi olup olmadığına bağlıysa, hukuk mantığı açısından bu yasada kusurlar olduğu anlamına da gelir. Kuşbakışı bakarsak, Gürüz'ün savunulacak bir tarafı da bulunmamaktadır. Örneklemek gerekirse, anılan başkanın bazı üniversiteleri adeta aforoz ettiği, başka üniversitelere tanıdığı imkânlardan yoksun bıraktığı herkesin bildiği bir gerçektir. Sorun, aforoz edilen, mesela kadro verilmeyen üniversite rektörünün hakkını
arayacağı makam bulmakta zorlanışıdır. Yani YÖK uygulamalarının hukuk denetimine önemli ölçüde kapalı oluşudur. Buradan hareketle, YÖK uygulamalarında hukuk sorunu vardır ve bu sorun hukuksal olarak çözülmelidir.
 

'İyi niyet'e bakılmaz
Bir yasa hazırlanırken, uygulayacak yetkilinin iyi niyetli olacağı, yasayı ya da yönetmeliği en iyi şekilde uygulayacağı varsayılmaz. Aksine, kötü niyetli, en azından kapasitesiz birinin eline geçebileceğini de hesaba katar ve yasayı bu tür aksiliklere karşı korumalı bir biçimde hazırlar. Bu açıdan YÖK'ün en büyük açığı, ister YÖK başkanı, ister rektör, ister dekan, ister anabilim dalı başkanı olsun, her düzeyde uygulayıcının kötü niyetli, yetersiz, hazımsız, hukuk bilinci olmayan kişiler olabileceğinin hesaba katılmayışıdır.
Oysa bu olasılık her zaman vardır, örnekleri de az değildir. Günümüzde, yöneticinin öneminin fark edilmesiyle 'organizasyon psikiyatrisi' adını alan 'iş psikiyatrisi', kötü yöneticinin, ruhsal ve bağlantılı bedensel bozukluları nasıl artırdığının örnekleri ile doludur. Gücü yeten, yürekli bir araştırmacı, buyursun, sağlıksız bir yöneticinin cehenneme çevirdiği bir çalışma ortamında, üniversite çalışanlarının, özellikle mağdur durumda olanların bunalım düzeyini araştırsın; ruhsal sorunlardan etkilenen psikosomatik bozukluklarını saptasın.
Kurallar yerine kişilere bağlı kılınan bir sistem eninde sonunda çökmeye mahkûmdur ve YÖK'ün başına gelen budur.
 

İki savunma konusu
YÖK kendini savunurken, iki konuyu öne çıkarmaktadır. Birincisi, laik cumhuriyetin bekçiliğini yapması, ikincisi yabancı yayın sayısının hızla artıyor olmasıdır. İki savunma da yerinde görülebilir. Ancak bir cumhuriyet
kurumunun, asli görevi olan laiklik uygulamasını başarı olarak sunması, bir anlamda zayıf kaldığının da itirafıdır.
Yabancı yayın sayısının artmış olması da aldatıcı olabilir. YÖK, biraz da zorlama ile yabancı yayın sayısını artırmış olmakla birlikte, bu artış olurken, hesaba alınan yıllarda araştırmacı, öğretim üyesi sayısının hangi oranda artmış olduğu da hesaba katılmalı. Yerli yayın sayısının kalite ve kantitesinin düşüp düşmediği de hesapedilmelidir. Zaten oldukça düşük olan yabancı yayın sayısının mesela ikiye katlamasının ne kadar önemli olduğu dikkate alınmalı. Yabancı yayın sayısını diğer ülkelerle karşılaştırırken, ülke nüfus ve araştırmacı sayısı da dikkate alınmalı.
Yabancı yayın sayısı artışını irdelerken, kuşkusuz iğne ile kuyu kazmak olan beyin emeği bilimsel çalışmaları kimse küçük göremez. Bu çalışmalar ülkemiz biliminin yüz akıdır. Ancak bu yayınları değerlendirirken, akademik yükseltmelere ulaşmak amacıyla zorunlu bir gayretle yapıldığını, arkasının gelmeyebileceğini de hesaba katmalıyız.
 

Bir itirazın akıbeti
Yanılmayı çok isterim. Ancak yabancı yayınlar konusunda birtakım kokular gelmekte. Bir şekilde desteklenen kariyer adayının yabancı yayın konusunda haksız olarak desteklendiği, naylon yayınlar konusundaki iddiaların bir şekilde örtbas edildiği gibi.
Diyelim bir üniversite mensubunun yabancı yayınının naylon, masa başı çalışma olduğu ya da önceden yayımlanmış başka bir yayının yeniden yayımlandığı konusunda resmen itiraz geliyor. Rektörlük itirazı dikkate almaz, ya gerçekten bu tür ayrıntılarla ilgilenecek vakti yoktur ya da sadece koltuğunu gelecek seçimde garantiye alma, kimse ile kötü olmama hesabındadır. İtiraz eden kişi iddiasını yineler. Artık rektörlük, kerhen mi samimi olarak mı bilemezsiniz, soruşturma açar ve naylon yayın yaptığı iddia edilen kişi aklanır.
Konuyu yakından izlerseniz, aklamanın niçin, hangi koşullarda yapıldığını anlayamazsınız. Doğrudan deyişle 'aklanma', 'şeffaf' bir biçimde yapılmamıştır ve sırf bu nedenle konuya yeni bir şaibe eklenir. Bir de bakarsınız, soruşturmada aklandığı halde, şikâyet konusu olan yabancı yayının yayımlandığı dergide, yayının naylon olduğu konusundaki iddiası yayımlanmıştır. Başka bir yayın için, bir araştırma materyalinin şişirilmiş rakamlardan oluştuğunu, böyle bir sayıya ulaşılamayacağını kanıtlarsınız. Öyleyse bu yayın masa başı üretimdir. Bu kanıtlama karşısında yayın sahibinin, verilen sayının 100 yerine 'sehven' 1000 yazıldığı düzeltmesini yapması kargaları bile güldürür. Bu da bizim gibi 'gelişmekte olan' ülkelere mahsus garipliklerden biridir.
 

Çalışma özgürlüğü
YÖK, bilimsel çalışma özgürlüğü ortamını sağladığını iddia eder. İşin içindeyseniz, sizi kahredecek uygulamalara tanık olursunuz. YÖK istediği üniversiteye her türlü çalışma ortamını sağlarken istemediğini tüm imkânlardan yoksun bırakır. Rektör de istediği fakülteyi ihya ederken diğerini engelleyebilir. Az sayıda da olsa bu tür olumsuz örnekler vardır ve zaman zaman gazete haberlerine bile konu olmaktadır.
Daha büyük saçmalıklar, üniversitelerin en küçük birimlerinde yapılır. Sayıca az olsa da, nasılsa anabilim dalı başkanı olan kişi hazımsız bir kişiliğe veya tutarsız bir zihniyete sahipse, araştırma yapma konusunda istediği kişiye tüm imkânları sağlarken, istemediği kişiye iş hamallığı yaptırır, sonra da imkân vermediği kişiyi suçlamaya yönelir. İşin daha vahim tarafı, bilimsel çalışması engellenen kişinin hakkını arayacağı bir kurum bulunmamasıdır. YÖK'ün büyük açığı, hukuksuzluklara kapıları kapatamamış oluşudur. Çalışma ortamının, engizisyon dönemini aratmayacak duruma çevrildiği örnekler vardır.
İnsanlığın en saygıdeğer erdemlerinden biri adalet duygusudur. Bu nedenle en çok örselendiği alanların başında adaletsizlik gelir. YÖK uygulamalarındaki adaletsizlik her gün gazetelere yansır. Daha kötüsü, yönetimle aranız iyiyse, ister naylon yayın yapın ve istedikleri kadar şikâyet gelsin, ister döner sermayeyi karıştırmadan milyarları kazanın, sorun çıkmaz. Fincancı katırlarını ürküten biriyseniz, bir çalışmadan aldığının ücret, yok telif ücreti, yok rektörlükten izin alınmadı iddiasıyla hayat zehir olur. Dahası, hani ortaçağda bir suç işlendiğinde tek ceza vardır o da ölümdür örneğindeki gibi, hakkınızda soruşturma açılır, istenen ceza üniversiteden atılmaktır. Gurur meselesi yaparsanız sağlığınız gider.
 

Haksızlıktan güçsüzlüğe
Bir iddiada bulunursunuz, 'falan yöneticinin şu uygulaması, -benim bildiğim örnekle hastalara zarar vermektedir' dersiniz. Bu ağır bir iddiadır, ya itham ettiğiniz kişi hakkında soruşturma açılması gerekir ya da gereksiz ve ağır iddiada bulunduğunuz için sizin hakkınızda. ikisi de yapılmaz; kahrolursunuz. Eğer bu yönetim hastalığı değilse yönetim saçmalığıdır ama kimin umurunda?
Sonuca gelelim. İlgili yasa ve yönetmeliklerdeki belirsizlikler, çoğu zaman da her düzeyde yöneticiye gereksiz yere ve hukuksuz yetkiler verir. Az sayıda da olsa bazı yetkililerin, 'alık ata binince kendini küheylan sanır' özdeyişini kanıtlamak istercesine, bu yetkilerini kötüye kullanmaya kalkışması nedeniyle üniversiteler önemli ölçüde yıpranmış halde.
Yıllardır bu konuda yazılanlar bunun kanıtıdır. YÖK bu tabloyu özgürlük olarak yutturmaya çalışsa, 'bakın üniversite mensupları bile bizi eleştirebiliyor, ceza da vermiyoruz' dese de sonuç değişmez. Bu savunma, sadece çöküş sürecindeki YÖK'ün kimseyi cezalandıracak gücünün de kalmadığının göstergesidir. Güçsüzlüğünün nedeni haksız oluşudur. Dahası, hakkındaki eleştirileri görmezlikten gelmekle YÖK, daha çok haksızlığa yol açmakta, dolaylı da olsa, seslerini yükseltenlere ispat hakkı tanımamış olmaktadır.
 

Sanal demokrasi
Yönetim biliminin çağdaş yönelimi demokratikleşmedir. YÖK'teyse demokrasi sanaldır, aldatmacadır. Rektör seçimleri demokratik olacaksa, doğrudan oyçokluğuna bağlanmalıdır. Ayrıca akademik çalışmada kimlerin oy vereceği de önemlidir. Sadece profesörler+doçentler+yardımcı doçentler oy verirse alınan sonuç farklı olur. Bir başkası da, araştırma görevlileri, uzmanlar, doktorlar da oy versin diyebilir. Hatta öğrenciler de.
Dekanlık, bölüm başkanlığı, anabilim dalı başkanlığı için de aynı şeyler söylenebilir.
Üniversitelerin ihtiyacı, demokrasiden önce kuralların, hukukun yerleşmesidir. Haksızlık yapıldığında başvuracak kurum yoksa demokrasinin anlamı ne? Özetle, YÖK'ün ilk sorunu demokrasi değil, hukuktur.
Üniversitelerimiz, zamanlarının önemli bölümünde rektör seçimlerine kilitleniyorsa; anabilim dalı başkanı seçimi yapıldıktan sonra ortalık savaş yerine dönüyorsa, ana nedeni, bu koltuklara tanınan olağanüstü, hukuk denetimi olmayan yetkilerdir. YÖK'ün en büyük açığı buradadır. Bu nedenle YÖK kapsamındaki koltuklar, ister istemez, hizmet verme yeri olarak değil, hükmetme, istediğine nimet dağıtma, istemediğini yok etme amacıyla kullanılmaktadır. Bir anabilim dalı başkanlığı düşünün, araştırma görevlisi sınava girerken jüri başkanıdır. Garip araştırma görevlisi, çalışmasına o kurumda devam etmek istiyorsa, istesin istemesin davranışlarını bu düzene göre ayarlamak zorunda kalmaktadır. Bu zihniyetle bağımsız bilimsel kafa nasıl oluşur?
Bir anımla bitireyim: Zaman zaman YÖK konusunda yazdığım eleştirel yazılar için, gerçekten değer verdiğim bir dostum uyardı: "Yazma, daha baskıcı bir YÖK gelir." Bunun bir zamanlar 'komünizm gelir' korkutmacasından çok farkı olmadığını düşünüyorum.
Sn. Milli Eğitim Bakanı'nın, YÖK konusunu tartışmaya açması konusunda (kişisel olarak bazı endişeler taşısam da), YÖK'ün takındığı tavır bilimsel değildir. Eğer iktidarın gerçekten laik cumhuriyete yönelik niyetleri varsa elbette bütün zinde güçler elbirliği yapar, gereğini yerine getirir.
Ancak gerçek Atatürkçüler, Atatürkçülüğü kalkan olarak kullanmazlar; hele kaybetmekten korktukları koltukları için.