Free, Ağustos 2006

HERKESİN BİR FOBİSİ OLMALI MI?

Fobi, bir nesneye karşı anlamsız bir korku duymamızdır. Mesela, atlara, böceklere duyulan korkular bu türdendir. Ya da, yüksek yerler, uçakla seyahat etmek gibi özel durumlarda ortaya çıkar. Kişi, fobi yaratan nesne ya da durumlardan kaçınmaya çalışır. Mesela, yüksek yerlere çıkmaz, asansöre binmez, böceklere değil dokunmak, hatta bakamaz bile. Bazen böceğe dokunma düşüncesi bile ürküntü verir.

Çoğumuz, mutfağımızda bir hamam böceği görsek, kaçacak yer ararız, masa üstüne çıkarız. En azından iğreniriz. Bu durum elbette bir fobidir. Peki bir hastalık mıdır? Belki. Eğer bu fobimiz bizim yaşamımızı etkilemeye başladıysa, bize zarar vermeye başladıysa ruhsal bir bozukluktur. Eğer evin kadını, hamamböceği görür endişesiyle mutfağa giremiyor, yemek yapamıyorsa. Dikkat ederseniz kullanılan sözcük “bozukluk”tur; psikiyati “hastalık” sözcüğünü kullanmamayı tercih etmektedir. Yoksa yaşamın bir alanında, hepimizin, yaşamımızı pek etkilemeyen bir fobisi hatta fobileri vardır. Her yüz kişiden 2-3’ü bozukluk düzeyinde fobi sahibidir. Aklınıza gelebilecek her nesne için fobi söz konusu olabilir, uzmanlarca yüzlerce fobi tanımlanmıştır. Genellikle geç çocukluk döneminde başlar. Kadınlarda erkeklerin iki katıdır.

Fobiler, anksiyete (bunaltı) bozukluklarından biridir. Diğerleri herkesçe bilinen panik bozukluğu veya atağı, bir diğeri obsesif kompulsif bozukluktur.

Anksiyete, bedensel belirtilerle birlikte ortaya çıkan, şiddetli korku ve dehşet hissini tanımlar. Bu sırada, otonom sinir sistemi işlevleri artar. Bilinen korkuda, bilinen bir nedene, yaşamı tehdit eden bir dış tehlikeye verilen duygusal yanıt söz konusudur. Otomobilde hızla giderken, çok riskli bir durumda duyduğumuz kötü hisler olağan korkuya örnektir. Bunaltıda ise, bir benzetme ile, hiçbir görünür neden olmadan, benzer duygunun hissedilmesi söz konusudur. Bunaltıdaki nedensiz korku hissi, ölümcül bir trafik kazasına uğramak üzere hissedeceğimiz korku ile eşdeğer görülmelidir. Gerçekte, anksiyetede de bir tehlike algısı vardır; ancak bu dışarıdan gelen, yaşamı tehdit eden bir tehlike değildir. Tehlike algısı, hedef olarak benliğe yönelmiştir. Anksiyeteyi, gerçeklik ilkesine göre çalışmakta olan benliğimiz yaşamaktadır. Benlik, bu bunaltıdan kurtulabilmek için savunma düzeneklerine başvurur. Bu savunma düzenekleri, sorunu çözemediğinde, veya sorunu çözmede yetersiz kaldığında, anksiyete bozukluklarından biri, mesela fobi ya da birden fazlası, mesela panik bozukluğu ortaya çıkar.

Özgül anlamda olmasa bile, kişinin toplumla ilişkilerini yakından etkileyen başka bir fobi daha var; sosyal fobi. Kişinin toplum içinde bulunduğu durumlarda gösterdiği mantıksız korkudur. Toplum içinde söz alıp konuşamaz. Kendisine söz düşecek diye korkar. Bu korkuların altında, başkalarının yanında küçük düşeceği, utanç duyacağı bir duruma düşeceği endişesi yatar. Böyle bir rahatsızlıkta, kişi, başkalarıyla etkileşimde bulunmasını gerektiren her türlü durumdan kaçar ve bunun sonucu olarak  toplumsal etkinlikleri de zorunlu olarak azalır.

Sosyal fobi, sanılandan daha yaygındır. Yaşam boyu yaygınlığı, %3-13 arasında değişmektedir. Çoğunlukla ergenlik döneminde başlar.

Sosyal fobisi olan kişilerin birinci dereceden akrabalarında, aynı rahatsızlığı gösterme riski, sosyal fobisi olamayanlara oranla daha yüksektir. Başka ifadeyle, sosyal fobi bazı ailelerde daha fazla görülmektedir. Burada, sosyal fobinin oluşumunda, kalıtımsal etkenler yanında çevresel etmenlerin de önem taşıdığı vurgulanmalıdır. Aşırı anksiyeteli, aşırı koruyucu ve kollayıcı anne-babaların çocukları, yeterli özgüven kazanamaz; sosyal fobi göstermeye yatkın olurlar.

Fobiler, tedavi edilebilir durumlardır.