|
FREUD KURAMI NE KADAR
HAKLI?
Psikanaliz, Freud’un
oluşturduğu, ruhsal fenomenlere analitik ve dinamik yaklaşımı öngören
kuramdır. Ruhsal işleyişi yeni bir bakışla ele alır ve ruhsal bozuklukların
tedavisinde kullanılır.
Eysenck gibi
eleştirmenler, psikanalizi, bilimsel olmadığı nedeniyle reddederler. Zaman
zaman Home gibi bir psikanalist de psikanalizin bilim değil, Humanity
(beşeri bilim) olduğunu savunur.
Psikanalizin bir bilim
olup olmadığı tartışması, bilimin tanımına göre değişmektedir. Eğer bilim
için deney ve ölçmeden kaynaklanan bilgi temel alınırsa, psikanaliz bir
bilim değildir. Eğer psikanalizin olaylar arasında nedensellik bağları kurma
üzerinde yoğunlaştığı dikkate alınırsa, bilimdir.
Freud’un “Totem ve Tabu”
başlıklı kitabında geliştirdiği kurgu, sembolik anlamları dışında, gerçekçi
kabul edilemez. Ancak, bu kurgu, hayran olunacak bir gözlem, saygı duyulacak
bir zeka ve cesaret ürünüdür. İlk başta ilkel göçebe aşiretin başında,
kıskanç bir baba bulunuyordu. Baba, gruptaki bütün dişileri kontrol
edebilirdi ve cinsel olarak elinin altında tutardı. Oğullar büyüyünce, baba
onları aşiretin dışına attı; çünkü babanın eli altındaki kadınlara
yaklaşmaya başlamışlardı. Sonra oğullar birleşti ve babalarını öldürdüler ve
onu yediler. Daha sonra da, böyle korkunç bir iş yaptıkları için kendilerini
suçlu hissettiler ve bunun sonucunda bir totem hayvanı öldürmeyi tabu haline
getirdiler. Tabii ki bu totem, babalarını temsil ediyordu. Totem oluşturma,
onların ilk suçluluk duygusunu biraz olsun dindirdi. Ancak kardeşler, aynen
eskiden babalarının rakibi oldukları gibi, şimdi de birbirlerine rakip
olmuşlardı. Babanın ortadan kalkışıyla, bu defa aile içi cinsel birleşmeler
başladı ve bunun sonucu doğan çocuklarda ardarda sakatlıklar baş gösterdi.
Bu sorunu çözmek için ikinci bir tabu yarattılar. Aşiretin içinde çiftleşme
yasağı ya da tabusu. Bu noktadan sonra sadece diğer aşiretlere mensup
olanlarla eşleşmeleri uygun görüldü. İşte Freud’un Totem ve Tabu adlı
yapıtında ölümsüzleştirdiği spekülasyon ya da senaryo.
Bugün bile, bazı
ortamlarda Freud kültleşmiş gibidir. Hakkında yazılan yazılar, kitaplar,
tartışmalar, onu XX. yüzyılın en büyük bilimcilerinden biri yapmıştır. En
radikal Freud karşıtları bile, her keresinde Freud’dan söz etmek zorunda
kalırlar. Ama Freud kuramı hakkında ciddi eleştiriler de vardır.
Aslında bir depresyon
ilacı olan Prozac, adının yayılmasıyla “Prozac Toplumu” söylemini ortaya
koymuştur. Tedavi ilaçla kolay olduğuna göre, yıllarca sürecek psikoterapi
seanslarına gerek kalmış mıdır? Karşı argümanlar da hazırdır; psikoterapi
yerine ilaç tedavisini önerenler, sigorta şirketleridir; çünkü onlar sonuçta
ticarî kurumlardır ve amaçları para kazanmaktır. Ayrıca ilaçlar hastalığı
tedavi etmez, sadece üstünü örter.
Jonathan Lear, hiçbir
düşünürün, yaratıcılığı ve hayal gücünü Freud’dan daha demokratik olarak
görmediğini söyler. Freud’dan sonra yaratıcılık, artık tanrısal ilham
alanların ya da birkaç çok iyi şairin tekelinde olmaktan çıkmıştır.
Psikanalitik açıdan herkes şair gibidir; herkes rüyasında metaforlar
kullanır ve herkes yaşam sürecinde sembolik anlamlar yaratır.
Bilimsellik ve
kullanılabilirlik açısından Feist’in sözlerine kulak verelim:
1/ Determinizm mi, Özgür
Seçim mi?
Freud’un insan doğasına
yaklaşımı, deterministtir çünkü davranışların, şu anki amaçlardan ziyade
geçmiş olaylar tarafından şekillendirildiğine inanır. Şimdiki
davranışlarımız üstünde hiç kontrolümüz yoktur ya da çok az kontrolümüz
vardır. Çünkü insanlar, yok edici memnuniyet için sömüren vahşi
yaratıklardır. Davranışlarımız, şu anki bilincimizin ötesine geçen
bilinçdışı isteklerimizle şekillenir.
2/ Nedensellik mi,
Teleoloji mi?
Teleoloji (ereksellik),
başlangıçtan belli bir sonuca yönelme amacıyla varolma durumudur. Freud
inanıyordu ki davranışımız geleceğe ilişkin amaçlarımızla değil geçmiş
nedenlerle şekillenir. Biz kendi belirlediğimiz bir amaca doğru hareket
etmekte değiliz aksine çaresizce Eros ve ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmanın
içine sıkışmışızdır.
3/ Bilinç mi, Bilinçdışı
mı?
Freud’un psikolojisi
bilinçdışı motivasyonun tarafını tutar. Freud inanırdı ki dil sürçmelerinden
dinsel tecrübelere kadar her şey cinsel ya da saldırgan içgüdülerimizi
tatmin etme arzusundan kaynaklanır. Davranışlarımızdan haberdarızdır fakat
bu davranışların altında yatan motivasyonlar bilinçaltımızda gizlidir ve
böylece motivasyonlarımız çoğu zaman gerçekte bizim olduklarını düşündüğümüz
şeyler değildir.
4/ Biyoloji mi, Kültür mü?
Tıp eğitimi almış biri
olarak Freud, insan kişiliğini biyolojik bir bakış açısından görme
eğilimindeydi. Sık sık prehistorik sosyal ünitelerin sonuçlarından ve
ardıllarından bahsetse de argümanının temelinde yatan bu erken toplumlardaki
gelenek ve göreneklerin evrim yoluyla şu anki biyolojik gelişimimizi
etkilediğidir. Bilinçdışı, fantezi ve anksiyetelerimizin çoğunun kaynağı
sosyal değil biyolojiktir. Başka deyişle söylersek, hangi toplumda yaşarsan
yaşa, bilinçdışı dürtülerimiz aynıdır; cinsellik ve saldırganlık.
5/ Eşsizlik, (biriciklik)
mi, Benzerlik mi?
Bu konuda psikanalitik
teori, orta yolu seçer. Evrimsel geçmişimiz, insanlar arasında büyük
benzerliklere neden olur. Fakat bir yandan da bireysel tecrübelerimiz,
özellikle erken çocuklukta yer alan tecrübelerimiz, bizi biricik bir biçimde
şekillendirir ve kişilikler arası farklılığa neden olur.
Sonuçta, Feist’e göre,
Freud kendini temelde bir bilim insanı olarak görse de, onun teorilerini
oluşturan metotlar bugün kendi zamanına özgü, yani evrensel olarak
açıklanmamış, demode kalmıştır ve bilimsel değildir. Deneysel
araştırmaya değil, öznel gözlemlere dayanır. Freud, bu gözlemleri kendisi
hakkında ve klinik hastaları hakkında yapmıştır. Bu hastalar, insanlığın
tümünü temsil etmez. Çoğunlukla orta ve üst sınıflardan gelmiş olanlardır ve
bu sınıfları temsil ederler.
Freud’u eleştiren bilim
adamları arasında Marie Balmary, Hannah Lerman, Jeffey Masson, ve Paul Vitz
anılmalıdır. Bu bilim insanları, Freud’u erkek egemen bir teori yarattığı
için de eleştirirler ve Freud’un, kişisel eğilim, tecrübe ve görüşlerinden
doğan taraflılığının teorilerine damgasını vurduğunu düşünürler. Freud’un
bilimsel olmadığını belirtirler ve kendi bilinçdışı arzularından
etkilendiğini varsayarlar.
Feist, bu arada Freud’un
teorisinin ne kadar kullanılabilir ve yararlı olduğunu birtakım standartlar
kullanarak saptamaya çalışır:
I. Psikanaliz, birtakım
bilgileri, anlam taşıyan bir çerçeveye oturtmak üzere organize edebilir mi?
Freud’un kişilik teorisi,
gözlemleri organize edebilme yeteneği ile dikkati çeker. Bir insanın
davranışı ile ilgili hemen her şey mantıklı bir şekilde psikanalitik bir
çerçeveye oturtulabilir. Fakat bu çerçeve, o kadar gevşek ve o kadar nereye
çeksen oraya giden bir çerçevedir ki görünüşte birbiri ile çelişen pek çok
veri bu çerçevenin sınırları içinde aynı anda varolabilir.
Yine de psikanaliz yararlı
bir teoridir çünkü bilgileri düzenler ve davranışların nedenini açıklar. En
şaşırtıcı “niçin” sorularına bile, psikanaliz, diğer kişilik kuramlarından
daha tatmin edici cevaplar verebilir. Kimse Freud’un yanıtlarını kabul etmek
zorunda değildir. Fakat bu yanıtlar, Freud’un temel varsayımlarının
mantıksal uzantılarıdır. Psikanaliz, “niye ödipus kompleksi böyle gelişir?”
ya da “niye latans dönemi vardır?” gibi zorlayıcı sorulara bile mantıklı
yanıtlar sunabilir.
II. Tarif edilebilir bir
araştırma ve test edilebilir bir hipotez sunar mı?
Bu standarda göre de
Freud’un teorisi yüksek puan alır fakat aynı zamanda özellikle test
edilebilir hipotezler konusunda pek çok sorun ortaya çıkar. Bu problemler,
doğrudan gözlem sınırlarının ötesinde kalan hipotetik kavramlar geliştiren,
bilinçdışının varlığını öne süren bütün psikolojik teorilerde de vardır. İd,
ego ve süperego gibi kavramlar ya da bilinçdışı, sadece bir varsayımdır ve
doğrudan doğrulanamaz.
III. Günlük hayatta
karşımıza çıkan problemlerin çözümü için rehberlik yapar mı?
Psikanaliz, kapsamlı
olduğundan ve geniş bir yelpazede gözlemi düzenleme yetisine sahip
olduğundan, uygulayanlar için genelde kullanışlı bir teoridir. Örneğin,
psikanalitik oryantasyonlu bir terapist, günlük sorunlara çözüm bulurken,
Freudçu teorinin sunduğu özgün ve kapsamlı rehberlikten faydalanabilir.
Psikoterapi, bu kriter
karşısında da yüksek not alır: Bir bakıma, bilimsellik ile uygulanabilirlik
ve yararlılık aynı şey değildir
IV. Kendi içinde
tutarlılık var mıdır?
Teori genel olarak kendi
içinde tutarlıdır fakat bilimsel terimler, bilimsel bir dikkatle
kullanılmamıştır. Freud, 40 yılı aşkın bir süre boyunca yazmıştır ve bu süre
içinde bazı kavramların anlamını kendisi değiştirmiştir. Bu terimleri
işlevsel olarak tanımlamamıştır. Yani özgün işlevler ve davranışlar
açısından açıklamamıştır. Araştırmacılar, psikanalitik terimleri kendileri
tam olarak tanımlamalıdırlar fakat bu da kaosa neden olur çünkü her
araştırmacı aynı terimi farklı şekilde tanımlar.
SONUÇ
Biyolojik psikiyatri,
bugün ruhsal bozuklukların tedavisinde çok önemli düzeye ulaşmış, etkinliği
kanıtlanmış ilaçlar geliştirmiştir. Gene de ilaç etkinliği araştırmaları,
psikoterapi ile birlikte uygulandığında etkinliğin ikiye katlandığını
göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, biyolojik ve dinamik psikiyatri
birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
|