Radikal
Hep büyüyen yara: İşsizlik
Üç yıl önce yüzde 6.7, bir yıl önce yüzde 9.3 olan
işsizlik oranı DİE'ye göre yüzde 10. Asıl sayı daha yüksek. Özgüveni yıkılan
işsizlerin psikolojisi bozulur, toplumla ilişkileri sorunlu hale gelir
Devlet İstatistik Enstitüsü'nün (DİE) son günlerde
bildirdiğine göre, ülkemizdeki işsizlik oranı yüzde 10'a ulaşmıştır ve işsiz
sayısı ikibuçuk milyona yakındır. Çok değil üç yıl önce işsizlik oranının yüzde
6.7, bir yıl önce yüzde 9.3 olduğu dikkate alınırsa, istihdam konusundaki
negatif gidişi kolaylıkla görebiliriz.
Gerçek işsiz sayısının ise bu rakamın oldukça üstünde olduğunu hesaba
katmalıyız. Ayrıca 'gizli işsiz'leri de bu sayıya eklemek zorunluluğu vardır.
Kırsal kesimde, hızlı nüfus atışıyla iyice küçülmüş tarım topraklarında
çiftçilik yapmak açıkçası gizli işsizliktir.
Krizler öncesi yıllarda bile ülkemizdeki yıllık yüzde 1.5 olan istihdam artış
hızı, yüzde 2.5-3 olan nüfus artış hızının altında bulunmaktaydı. Son yıllarda
nüfus artış hızı yüzde 0.5 oranında yavaşlamış olmakla birlikte bu makas daha da
açılmıştır ve bu nedenle işsiz sayısı giderek artıyor.
Sayıların ardı
İstatistik veriler bir bakıma kuru rakamlardır. İkibuçuk milyon işsiz derken bir
rakamdan söz etmiş oluruz; gerçekte ise ikibuçuk milyon düşünen, duygulanan,
üzülen, ümitsizliğe kapılan insan ve benzer duyguları paylaşan yakınları,
eşleri, çocukları, anne-babaları, onların ıstırabı söz konusudur. İşsiz
yurttaşlarımızın ruhsal sorunlarını incelerken, iş bulma olanağı bulabilmiş
yurttaşlarımızın benzer sorunları taşımadığı iddia edilemez.
Ülkemizin ekonomik, sosyal ya da siyasal yapısı içinde, çalışanların yeterli iş
güvencesi olmadığını, her an işsiz kalabileceklerini belirtmeliyiz. Başka bir
sorun, öğrenim kurumlarının programsız bir biçimde geliştirilmesi sonucu, aynı
zamanda diplomalı işsizlerin de giderek artmakta oluşudur.
Kuşkusuz kişi, yaşamı boyunca en büyük doyumu, bir iş yapmasıyla,
'üretici' olduğunu görmesiyle bulacaktır. Bu bir anlamda, kişinin
'yaratıcı' gücünün bilincine varmasıdır. İşsiz, bu güçten yoksun kalmış, daha
doğrusu yoksun bırakılmış kurbandır.
İş arayışı
İşsizliğin birey üzerindeki ruhsal etkilerinin değişik yönleri vardır. Doğal
olarak bu etki olumlu olabilir, işsiz kişinin yaratıcı enerjisini
kamçılayabilir; bununla birlikte insanoğlunun yapısında olumsuz biçimde
etkilenme olasılığı daha baskındır. İşsiz, yaşamını sürdürebilmek için her
şeyden önce kendine bir 'barınak', 'ekmek' ve 'giyecek' sağlamak zorundadır. Bu
nedenle, buluncaya kadar iş arayacak, iş için başvurduğu kapılar yüzüne
kapandıkça benliği zedelenecek, ekonomik ve ruhsal yönden güven duygusunu
kaybedecektir. Bu durum, ruhbilim açısından kendine güvenin, özgüvenin kaybı
demektir.
Ardından, iş bulamadığı sürece kendini kusurlu, yetersiz bulmaya başlayacak,
ilişki-de bulunduğu kişilere, iş için başvurduğu kişilere ve kendi yakınlarına
güveni sarsılacak, onlara karşı kırıcı davranışlara yönelecektir. Dahası aynı
duyguları, içinde yaşadığı topluma karşı da duymaya başlayacaktır.
İş-güç sahibi bir kişi için önemli bir 'zaman' sorunu yoktur; sabah işine
gidecek, günün önemli bölümünü çalışmakla geçirecektir. İşsiz ise bütün gün
boştur, kendi sorunları ile baş başadır, yaşama düzeni tümden bozulmuştur.
Ruhsal savunma
Kişiler, güç durumda kaldıklarında ruhsal savunma niteliğinde davranışlara
başvurur, bu insan psikolojisinin önde gelen özelliklerinden biridir.
İşsiz kalmış kişi de sıkıntısını gidermek amacıyla ruhsal savunma niteliğinde
davranışlara yönelir. Örneğin, yakın ya da uzak çevresine karşı, sabah çalışmaya
gidiyormuşçasına evden ayrılır; akşam işten dönüyormuşçasına eve gelir. Aradaki
zamanı, iş arama, sıkıntı içinde dolaşma ya da bizim kültürümüze özgü bir
biçimde kahvehanelerde oturma ile doldurur.
İşsizlerin hesapsız, düşüncesiz para harcadıkları da sık karşılaşılan bir
durumdur. Eldeki avuçtaki parayı -elbette varsa- gereksiz harcamalarla kısa
sürede tüketebilir, sonra bundan pişmanlık duyar. İşsizlerin sıkıntıları
nedeniyle paralarını son kuruşuna kadar alkollü içkiye yatırdıkları da az
rastlanan bir durum değildir. İşsizlik uzadıkça, kişi doyumunu kendi hayal
dünyasında aramaya yönelebilir. Gününü, bir gün muhakkak kazanacağı, yaşamını
iyi bir biçimde sürdüreceği düşüyle geçirir, planlar kurar, çevresine anlatır.
Ya da birtakım hastalık belirtileri göstermeye başlar. Tıp dilinde 'psikosomatik
hastalık' dediğimiz bozukluklar ortaya çıkar. Bu hastalıklar, kişinin iç
dünyasındaki sıkıntılar, gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri,
tansiyon yüksekliği, baş ağrısı gibi ruh ve beden bütünlüğünün bozukluklarıdır.
Kazançlar, kayıplar
Kişinin çalışmakla elde ettiği, kazanç dışında önemli ruhsal kazanımları var: İş
kişiye prestij sağlar; mensubiyet duygusu verir; üretici ve yararlı olmanın
kazancı kişiye özsaygı kazandırır.
Çalışma kişi için bir uyum, bir rehabilitasyondur. Bütün bunların kaybı,
benliğin zedelenmesi, kişinin kendisini kusurlu, yetersiz hissetmesi, özsaygı ve
özgüvenin yitirilmesi demektir ve sonuçta işsiz kalan kişi yenik bir kişi
olduğunu kabullenmek zorunda kalır.
Ailesi, akrabaları, arkadaşları, iş bulamaması nedeniyle, anlayışlı ve sevecen
davranmamaya başlarsa, özellikle bu çok sıkıntılı döneminde yürek gücü
gereksinimi içinde olan işsiz, ruhsal çöküntü (depresyon) içine girer. İşsiz
kalan bir kişide dikkate değer ruhsal değişmelerden biri de, her zamanki olumsuz
alışkanlıklarının daha belirgin hale gelmesidir. Örneğin, pek kimseyle
görüşmeyen bir kişi ise, kimse ile görüşmez olur. İşsizlikle bağıntılı olarak
kişilik değişmeleri ortaya çıkar. Duygusal dengesi bozulur, heyecanlanır,
öfkelenir, çevresi için kırıcı olmaya başlar, küçük nedenlerden, tartışma
çıkarır, hatta kavga eder. Çevresi için güvenilmez, zararlı, tüketici bir
görünüm kazanır. Her konuda önyargılı, tartışma kabul etmez bir kişi olur.
Önceden açık olmayan bir aşağılık duygusu varsa, bu kompleksi iyice
belirginleşir.
Bozulan dengeler
Buraya kadar anlattığımız, işsizin kişisel dramıdır. İşsiz, bu dramı yaşarken,
özellikle yakın çevresi, eşi, çocukları da başka bir dramı paylaşır. Anne veya
babanın işsizliği, çocuklarda sıkıntı, güvensizlik duyguları yaratır. Çocuklar
ev dışında, anne-babası iş sahibi çocukların yanında her zaman eziktir. İşsiz
kişinin eşini bekleyen de aynı dramdır.
Yetişme çağındaki çocuğun, kendine örnek olacak, güçlü bir kişiye, otorite
figürüne gereksinimi vardır. Evde oturan ebeveynin, çocuk için iyi bir benimseme
objesi olamayacağı açık. Bu durum, çocukta kişiliğin gelişmesinde önemli
eksikliklere yol açar.
Bunların dışında, işsiz kişilerin bireysel veya örgütlü olarak yasadışı yollara
başvurması sık görülmektedir. Kuşkusuz böyle bir durum, geniş sosyal, ekonomik
boyutlar taşımaktadır ve önemli toplumsal sorunlarımızdan biridir.
İşsiz kişinin kendisinin ve yakın çevresinin dramı kadar önemli olan husus,
işsizlerin ortaya çıkarabileceği başka toplumsal sorunlardır. Mesela özellikle
iki dünya savaşı arasında İtalya ve Almanya örneğindeki antidemokratik
eylemlerin gelişmesinde, yürek gücünden büyük ölçüde yoksun olan bu işsiz
kişilerden yararlanıldığını anımsamak gerekir. Bugün de durumun farklı olduğu dü-
şünülemez. Terörist örgütler de, işsizlerin olumsuz psikolojisini istismar
ederek etkinliklerini ve eylemlerinin şiddetini artırır. İddiaları ve
programları temelsiz politikacıların, iktidar yürüyüşlerinde yürek gücü tükenmiş
böyle kişileri nasıl istismar ettiklerine, oylarını nasıl kaptıklarına dikkati
çekmek de sanırım çok abartılı olmaz.