Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

KÜRESELLEŞME VE ENDÜSTRİ PSİKİYATRİSİ

 

Yirmibirinci yüzyılın başında küreselleşme, dünyanın her köşesinde, her günkü iletişimin parçası olmuş bir sözcüktür. Bazıları için yeni ve daha aydınlık bir geleceğin vaadidir, bazıları içinse önlenilmesi gereken bir tehlikeyi temsil eden bir kavramdır.

Halk sağlığı alanında, küreselleşmenin olumlu ve olumsuz etkileri olduğu konusunda zıt görüşler vardır. Küreselleşme ve sağlık üzerine yayınlar çoğalmaktadır. Aynı zamanda terminoloji ve kavramlar konusunda karmaşalar ortaya çıkmaktadır. Bu gelişmelerle birlikte, sağlığın determinantları, giderek artan biçimde multisectoral nitelik almaktadır ve konuya mültidisipliner yaklaşım gereklidir. Bu yaklaşım, ticaret, çevre, savunma/güvenlik, dış politika ve uluslararası yasalar gibi politik analizleri kapsar. (Bettcher ve Lee, 2002).

Endüstrinin amacı üretimdir; Bu açıklıkla ifade edilmelidir. Endüstrinin emekleme çağlarında, işçilerin nasıl, hangi koşullarda çalıştığı tarih kitaplarında yazılıdır: Boğaz tokluğuna, en ilkel koşullarda ve günde 16 saat çalışma. Charles Dickens’in (1812-1870) David Copperfield ve Emil Zola’nın (1840-1902) Germinal adlı romanı, bu acıklı durumu çok iyi anlatır. Hem de hiç yoksulluk edebiyatı yapmadan, gerçekçi birer roman olarak.

Bu gelişmelere paralel olarak, 20. yüzyılın başlarından itibaren, iş hekimliği ve iş hekimliği içinde endüstri psikiyatrisi önem kazanmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra da, özellikle endüstri işçilerinin ruhsal sorunlarının, endüstriyel işe bağlı olarak artmaya başlaması endüstri psikiyatrisini iyice önemli duruma getirmiştir.

Endüstriyel Psikiyatrinin Tarihçesi

Sperry (1996), Sperry ve arkadaşları (1994), iş psikiyatrisi yerine, daha yeni ifade ile iş ve örgüt psikiyatrisi (organizational and occupational psychiatry) üzerinde durmaktadır. Yazarlara göre, kendisini organizasyonel ve oküpasyonel psikiyatri konularında uzmanlaşmış olarak kabul eden sadece birkaçyüz psikiyatrist bulunmasına rağmen işyerlerinde psikiyatrik uygulamalara olan ihtiyaç birkaç onyılda dramatik olarak artmaktadır. Distress içindeki çalışanlar, organizasyonel yapı ve değişikliklerin etkileri, iş stresi, psikiyatrik yetiyitimi, madde kötüye kullanımı, ve işyerindeki şiddet, alanın son derece önemli konularıdır. Bu açılardan, tüm psikiyatri uzmanlarının iş ve işyeri bağıntılı ruhsal bozukluklar konusunda daha fazla bilgi sahibi olmaları önem taşımaktadır. Bunun için tüm hastaların iş öykülerini tam olarak incelemek ve organizasyonel yapı ve fonksiyon konusunda bilgi edinmek, konuya hakim psikiyatrik teşhis için gereken iki yoldur. İş dünyası ve hükümetlerin ruh sağlığının gerekliliğine giderek artan ilgisi ile, organizasyonel ve oküpasyonel konulara uygun psikiyatrik yaklaşım iyice önem kazanmıştır.

Heidel (1996), oküpasyonel psikiyatristin rolü konusunda şunları söyler: Oküpasyonel psikiyatristin en önemli çalışma ortamının organizasyon olması nedeniyle, oküpasyonel psikiyatristin görevi, sorunlu çalışanların psikolojik ihtiyaçlarını dikkate alarak işyerinde doğallığı sağlamak ve üretimi restore etmektir. Bireysel klinik değerlendirmeler, kriz yönetimi, eğitim ve öğretim, yönetim konsültasyonu ve süpervizyonu, amaca ulaşmak için yüklenilen görevlerdir.

McLean (1993), oküpasyonel psikiyari’nin tarihini 5 basamakta ele almıştır:

1/ Erken dönem:1917 yılında, Mental Hygiene dergisinde Herman Adler’in işini kaybeden hastaların psikiyatrik semptomlarını rapor ettiği makalesi yayımlanır. Üç yıl sonra, aynı dergide, “endüstride mental hijyen” başlığıyla konu tekrar ele alınır.

2/ 1920 ve 30’lar: Psikiyatristler artık işyerlerindedir. 1927’de, American Journal of Psychiatry’de endüstriyel psikiyatri ile ilgili literatürü gözden geçiren makale yayımlanır. Aynı yılda, endüstride çalışan psikiyatristten söz edilir

3/ 1940’lar: II. Dünya Savaşı stresi ve ilk akademik çabaların görüldüğü yıllardır. Savaş ortamı, konuya ilgiyi artırır. İş stres’i (work stress) kavramı gündeme gelir.

4/ 1950 ve 1960’lar: Konuya klinik ilgi artar. Amerikan Psikiyatri Birliği (American Psychiatric Association, APA), adı daha sonra okupasyonel psikiyatri olarak değiştirilen endüstriyel psikiyatri komitesini kurar

5/ 1970, 80 ve 90’lı yıllar, psikiyatrik ufkun genişlediği yıllardır. Bu yıllarda, oküpasyonel psikiyatri uygulamaları, aşağıdaki beş konuya önem verir:

a)         iş stresi

b)         işçiler arasında madde kullanımı

c)         işçi yardım programları

d)         ruh sağlığının yararları

e)         organizasyonel ortam ile ilgili çalışmalar.

Sonuçta, psikiyatrik tanı ve tedavideki gelişmelere paralel olarak oküpasyonel psikiyatri de gelişmeler gösterir. Organizasyon çalışmaları önem kazanır.

Endüstri Psikiyatrisinin Gerilemesi

Endüstri psikiyatrisi konusunda uzmanlaşmış olan Murphy, 1973 yılında yayımladığı “endüstriyel psikiyatrinin inişi” başlıklı editöryel  yazısında, önce konunun tarihçesine eğiliyor. Tarihçede, endüstri psikiyatrisinin gelişimini 5 basamakta ele alıyor:

1)           İkinci dünya savaşının hemen sonrasında endüstriyel psikiyatriye ilgi büyüktü.

2)           Sonradan bu ilgi azaldı.

3)           Bu ilgi kaybının nedeni, endüstriyel psikiyatrinin ilgilendiği problemlere başka bir bilim dalının sahip çıkmış olması değildir.

4)           Bu ilgi kaybının nedeni bütün problemlerin çözülmüş olması, endüstriyel psikiyatriye gerek kalmamış olması da değildir.

5)           Bu ilgi kaybına, kısmen de olsa, işveren ve işçilerin tavrı neden olmuştur.

Yazar bunları belirttikten sonra sonuca geçiyor. Durumu iyileştirmek için kurumlarda neler yapılabileceğini tartışıyor. 4. madde konusunda açıklama getiriyor:

4) Endüstriyel psikiyatriye hala gerek vardır. Öyle görünüyor ki, ilk bakışta gerek kalmadığı düşüncesi mantıklı görünebilir. İngiltere’de her işçi psikiyatrik sorunlarını aile doktoruyla görüşebilmektedir. İş yerinde çalışma koşulları özellikle eskisine oranla oldukça iyileştirilmiştir. İş kazalarının sayısı azalmıştır. En tehlikeli ve sıkıcı işleri artık makinalar yapmaktadır.

Ancak, endüstriyel psikiyatriye hala gerek vardır. Çünkü, iş temposu ve iş kaynaklı zihinsel yorgunluk artmıştır. Makinalı üretimin sonucu olarak işveren, işçiden daha hızlı ve hatasız çalışma beklemektedir. İsveç’te yapılan bir araştırmaya göre, en kötü mental sağlığa sahip olan işçiler, en kirli ve tehlikeli işlerde çalışanlar değil, işlerine en yabancılaşmış olanlar (emeklerinin nasıl faydalı bir şeye dönüştüğünü göremeyenler) ve sürekli kontrol edildiğini hissedenlerdir.

Ayrıca, işçiler, 50 yıl önceki gibi aç olmadıkları için, psikolojik stres hakkında daha fazla düşünmüyorlar.

Yazar, 5. madde konusunda şu açıklamayı getirmektedir:.

5)           İşveren ve işçinin tavrı: İşletmeci, endüstriyel psikiyatrinin gelişimine düpedüz karşı çıkmıyor, ama bu konuda çok bilgisiz. Üstelik biraz da “bu psikiyatrist de ne işe yarayacak ki!” diye düşünüyor. Konuya şüpheci yaklaşıyor. Biraz da masraf çıkacak diye korkuyor.

İşçi örgütleri ise, gerektiğinde hemen iş psikiyatrisini düşünüyor, ama onun dışında pek ilgilenmiyor.

Bir diğer yandan, eğer işveren, işçilere psikiyatrik servis sağlarsa, bu sefer işçiler şüpheleniyorlar, korkuyorlar, “acaba işveren niye bunu yapıyor, bizi deli sayıp işten mi atacak” diye.

Diğer ülkelerde durum nedir? Endüstriyel psikiyatri konusunda en çok çalışmada bulunan ülke Çekoslovakya. Çünkü, Çekoslovakya’da devletin kendisi endüstriyel mental ruh sağlığı ile ilgileniyor. Devlet sağlık servislerinde Endüstri psikiyatristleri çalışıyor. Fransa'da, endüstri psikiyatristleri var, ama bu alt dal psikiyatri ana bilim dalından kopuk. .ABD'de, psikiyatriyle ilgili çok yayın ve çalışma varken, bunların içinden endüstri psikiyatrisi hakkında olanları sayıca azdır.

Sonuçta Murphy, endüstri psikiyatrisinin kendini işçilere kabul ettirmesi gerektiğini vurguluyor. İşverenin desteğinin sağlanması gerektiğini belirtiyor. Occupational Mental Health Araştırma grupları oluşturulması gerektiği üzerinde duruyor.

Yazarın daha 1973 yılında kaleme aldığı bu yazı, bugün 2002 yılı itibariyle de güncelliğini yitirmiş değildir.

Küreselleşmenin Etkisi

Aslında Murphy’nin yazısı, o zaman pek farkında olunmayan bugünün küreselleşme sürecini akla getirmektedir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki televizyon, uçak, uydu anten, internet gibi teknolojik gelişmelerle küreselleşme başladı. Ancak etkisini göstermesi ya da böyle bir olgunun farkına varılmaya ve dillendirilmeye başlanması 70’li yıllarda olmuştur. 80’li yıllarda çok irdelenen, tartışılan bir konu olmuş, 90’lı yıllarda konuya ilgi ve küreselleşmenin etkileri iyice belirgin olmuştur. Bu durum, küreselleşme karşıtlarını da harekeye geçirmiştir. Öyle görünüyor ki yeni binyılların ilk onyıllarına küreselleşme ve antiküreselleşme akımı ve hareketi damgasını vuracaktır.

Alvin Tofler (1981, 1991), 1980’li yılların başında kaleme almaya başladığı bir dizi kitabında, “Yeni güçler ve yeni şoklar, sanayi uygarlığını yenilgiye uğratarak dünya egemenliğini yeni doğan ve yükselen güçlere teslim ederken bizi bekleyen, giderek de yoğunlaşan güç mücadeleleriyle ilgilidir.” sözleriyle bu dramatik gelişmenin altını çizmiştir.

Yazar, yaklaşık olarak 1950’lerin ortalarında başlayıp, 75 yıl sonra sona erecek olan süreye tarihin dönüm noktası olarak nitelemiş, bu dönemi, fabrika bacaları uygarlığının, dünyaya yüzyıllar boyunca egemen olduktan sonra, sonunda yerini başka bir uygarlığa teslim etmesi dönemi olarak görmüştür.

Toffler’e göre, onbin yıl öncesinin tarım devrimi Birinci Dalga, sanayi devrimi ikinci dalga, 1950’lerin ortalarında başlayan belli başlı teknolojik ve sosyal değişimleri de insanlığın Üçüncü Dalga olarak adlandırılır. Son gelişim ve değişim, fabrika bacası sonrası bir uygarlığın başlangıcı olarak görülür. Sonra Toffler, bir kehanette bulunurcasına, fabrika bacaları çağının inişe geçmesinin, derine gömülü nice hınçları serbest bırakacağını, güç el değiştirirken geniş ve şiddet dolu boşalmalar olacağını öne sürer. Bu durumda, dünyanın pek çok kesimlerinde aşırı gruplar artacak, hepsi demokrasiyi can sıkıcı bir engel olarak görecek, kendi fanatik amaçlarının tek engeli oymuş gibi onu yok etmeye çalışacaktır. Yazarın aşağıdaki sözleri de ayrıca dikkat çekicidir: “Endüstrinin dumanlı şafağı söktüğünden bu yana kapitalist imalatçılar her zaman ucuz emek peşinde olmuşlardır. Çok sayıda gelişmekte olan ülke, tüm ekonomik gelişmelerini bir tek kurama dayandırmış durumdadır, o da emeği ucuza satmanın onları sonunda modernleşmeye götüreceğidir. Oysa uzun vadede bundan daha yanlış bir varsayım olamaz.” Toffler’in bu söyledikleri aynen gerçekleşmiş ve ucuz emek arayan toplu işyerleri, daha ucuzu bulunduğunda oraya taşınmıştır.

Bugünkü durumuyla küreselleşme, üretime el koymuş durumdadır. Neyin, nerede, ne kadar, kaça ve kimin için üretileceğine karar vermektedir. Bunun yanında, üretimin ne kadar adil dağıtılacağı, doğrudan deyişle refahın dünya üzerinde ne kadar dengeli dağıtılacağı konusu, küreselleşmenin ilgi alanında bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak, sermayenin ve zenginliğin belli alanlarda yoğunlaşması ve dünya insanları arasındaki gelir adaletsizliğinin artması söz konusudur (Kongar, 2002).

Küreselleşmeden memnun olanlar ve memnun olmayanlar olsa da, küreselleşme artık geriye alınamayacak bir gerçektir. Küreselleşmenin birbiriyle çelişen iki yüzünü (neo-emperyalizm ve üçüncü dünya ülkelerinin "öteki" rolünden sıyrılmasını) Filistinli entelektüel Edward Said'in görüşlerini ve entelektüel katkılarını örnek vererek açıklayabiliriz. Tartışmaya bir soru ile başlanabilir: Günümüzün ünlü düşünürü Said, küreselleşme taraftarı mı, yoksa değil mi? Said, 1970’lerde İngiltere ve Amerika'daki üniversitelerdeki İngilizce edebiyat bölümlerinin sadece Amerikan ve İngiliz edebiyatlarını değil, İngilizce edebiyat üreten Nijerya gibi eski sömürge ülkelerinin edebiyatlarını da incelemesi gerektiğini önerdi. Şimdiye kadar batıda sadece "öteki" gözüyle bakılan üçüncü dünya ülkelerinin batı dünyasında kendi sesini kendi ağzından duyurması Said için çok önemliydi. Bu durumda, Said'in küreselleşmeye katkısı oldu deme eğiliminde olabiliriz: ama Said, diğer yandan şiddetli bir  anti-neo-emperyalisttir. Bir orta doğulu olarak, Amerika’nın neo-emperyalist orta doğu politikasını eleştirir. ABD'nin ortadoğudaki varlığı ve etkisi Ortadoğu ülkelerinin aleyhinedir. Bu durumda Said'e anti-küreselleşmeci mi diyeceğiz?

Said'i inceleyince ortaya çıkan sonuç, "küreselleşme" teriminin kendisinin problematik olduğudur. Bu durumda görüyoruz ki, batılı devletler ve üçüncü dünya ülkeleri arasındaki güç dengesizliği küreselleşmenin asimetrik, hatta daha kötüsü, sömürgeci olmasına neden oluyor. Bu terim, şu anda son derece asimetrik olan küreselleşmenin (asimetrik derken, ABD'nin üçüncü dünya ülkeleri üzerindeki etkisinin, üçüncü dünya ülkelerinin ABD üzerindeki etkisinden kat kat fazla olması kastedilmektedir) asimetrik doğasını gizliyor. Bu durumda, küreselleşme terimi bu asimetriyi gizlediği için, neo-emperyalist amaç ve eylemler sözkonusu olduğunda, doğrudan "neo-emperyalist" demek belki daha uygundur. Neo-emperyalizm terimi, küreselleşme teriminin retorik olarak gizlediği sömürme ve ezme politikasını net bir şekilde ifade ediyor. Buradan da anlaşılacağı üzere, küreselleşmeyi tartışırken ve gerçekleştirirken amacımız şu anda varolan sömürgeci asimetriyi paylaşımcı bir simetriye dönüştürmek, yani üçüncü dünya ülkelerinin ekonomik, politik, entelektüel istek ve gereksinimlerini, kendi sesleriyle, kendi ağızlarından, batıda duyurmak olmalıydı.

Ne var ki batılı olmaya öykünürken uygarlığını alacağımız yerde cep telefonlarını aldığımız gibi, kötü paranın iyi parayı, arabesk müziğin güzelim müziğimizi kovması gibi, küreselleşmenin de en uygun görünmeyen yanı işleme girmiş olmaktadır.

Eğer, küreselleşmenin sonucu olarak,

1) Birinci dünya ülkelerinde işçilerin durumu pek de fena olmayan durumdan kötüye döndüyse;

2) Üçüncü dünya ülkelerinde zaten kötü olan durum daha da kötüleştiyse,

küreselleşmenin etkisi nedir? Endüstriyel psikiyatrinin amaç ve objektifleri değişmeli midir? Örneğin, birinci dünya ülkelerinde işçilerin görece refahının sonucu olarak daha önceleri (80’lerde) endüstri psikiyatrisinin amacı verimi artırmaksa, şimdi (2000’li yıllarda) endüstri psikiyatrisi can güvenliği ve/veya karın tokluğu olmadan çalışma zorluğu veya korkusu gibi daha temel konulara mı dönmek zorundadır?

Küreselleşme dinamiğinin sonucu olarak, üçüncü dünya ülkelerinde endüstri psikiyatrisi global düzeyde yabancılaşma problemi üzerinde durmalı mıdır? Global düzeyde yabancılaşma derken demek istediğim, mesela, üretilen ürünün yabancı bir ülkedeki yabancı bir patron için ve yabancı tüketiciler için yapılıyor olmasıdır. Çünkü bu durumda tüketici hedef kitlenin işçinin kendisi olmadığı daha da netleşmektedir.

Ayrıca, yine küreselleşmenin akla getirdiği başka bir soru, birinci dünya ve üçüncü dünya ülkelerinde farklı endüstriyel psikiyatrilerin olması gerektiği midir? Kalp hastalıkları ya da depresyonla her ülkede aynı şekilde ilgileniliyorsa, endüstri psikiyatrisinin farklı yaklaşımları var mıdır; gerekli midir ve meşru mudur?

Burada, NAFTA (North American Free Trade Agreement-Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) örneğiyle küreselleşmenin üçüncü dünya ülkeleri işçileri için ve aynı ölçüde olmasa da, birinci dünya işçileri için ortaya koyduğu sonuçlara bakmalıyız.

1 Ocak 1994'te NAFTA, Kanada, Meksika, ve ABD tarafından kabul edilmesinden bu yana, her yıl, üç devlet de NAFTA'nın büyük bir başarı olduğunu ilan etmektedir. Hatta bu nedenle NAFTA'ya benzer bir anlaşmanın artık Latin Amerika da dahil olmak üzere bütün Amerika kıtası için yapılması gerektiği savunulmaktadır.

Bazı kişiler için NAFTA gerçekten büyük bir başarıdır. NAFTA'nin amacı, her üç ülkedeki daha ucuz iş gücü ve üretim maliyeti arayan yatırımcıların çıkarlarının devletler tarafından korunması olduğu için zaten bu bir sürpriz olmamalıdır. NAFTA'nın devreye girmesinden sonra Kuzey Amerika'da "gross" ticaret hacmi ve finansal akışı gerçekten de artmıştır.

Fakat Kuzey Amerika devletleri vatandaşlarının çoğunun geçim kaynağı yatırım değildir. Bu insanlar hayatlarını çalışarak kazanırlar. Çoğunun üniversite diploması yoktur, patronlarından talepte bulunma şansı yoktur ve en mütevazı şartlarda yasamak için iş güvenliğine ihtiyaçları vardır. NAFTA bir yandan yatırımcıların haklarını gözetirken diğer yandan açıkça iş standartlarıyla, işçi haklarıyla ya da sosyal yatırımlarla ilgilenmez, dolayısıyla çalışanların (working people) haklarını gözetmez. Bu dengesizlik her üç ülkede de zaman içinde binbir emekle kazanılmış sosyal hakları tehdit eder.

NAFTA, ABD'de de

A/ Üniversite mezunu olmayanları 766,000 iş kapasitesi şansından mahrum etmiştir

B/ "Manufacturing" türü işler azalmıştır; dolayısıyla işçiler düşük ücretli, daha az güvenli işlere yönelmiştir.

C/ "Manufacturing" sektörü içinde patronlar işlerini Meksika'ya taşıma tehdidiyle işçilerin pazarlık gücünü azaltmıştır.

Peki öyleyse Amerikan işçilerinin şanssızlığı Meksikalı işçilerin şansı mıdır? Maalesef hayır. Herşeyden önce, bir takım patronlar ya da fabrikatörler işlerini Meksika'ya taşısa da, tam sınırın dibindeki bölgelere taşımıştır. Bu "export platformlar"da maaşlar ve işçi hakları kasıtlı olarak bastırılır ve platform Meksika ekonomisinden soyutlanır. Bu nedenle Meksika endüstrisinin ya da iç pazarının gelişimine katkıda bulunmaz. Yani çoğu Meksikalı işçiler için iş koşullarının hiç de iyileşmemiş olması aslında hiç de sürpriz değildir. Standart full-time işlerin sayısı azalmıştır. Emek pazarına yeni girenler güvensiz ve düşük maaşlı işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

Arjantin, yeni endüstrileşmiş bir ülkedir. Hizmet ve endüstriye odaklanmış kentsel popülasyon ile tarım ve hayvancılığa odaklanmış kırsal popülasyon ile aşırı zıtlıkları içinde barındırır. Küreselleşme süreci ve uluslararası pazarlarda zorlu rekabet etme ihtiyacı, yüksek oranda işsizliğe yol açmıştır. Bunun yanında, formel bir işten informel olan işlere transfer artmıştır. Oküpasyonel sağlık konusundaki mevzuat (yasa ve yönetmelikler) eskidir ve yenileştirme konusunda çalışılmaktadır (Werner, 2000).

Kanada da benzer bir durumdadır. NAFTA'nın devreye girmesinden sonra ticaret ve yatırım akışı artmıştır, fakat kişi başına düşen gelir azalmıştır. ABD'de ve Meksika'da olduğu gibi son yedi yılda ulusal gelirin büyük kısmı nüfusun en zengin yüzde yirmisine kaymıştır. Stabil fulltime iş azalmıştır ve de Kanada'nın sosyal guvenlik sistemi zarar görmüştür.

Avrupa Birliği, başlangıcından bu yana ortak Avrupa sosyal politikası geliştirmede sağlam bir geleneğe sahiptir. Oküpasyonel güvenlik ve sağlık alanında Avrupa sosyal politikası, 1986’da belirlenmiştir. Bu antlaşma ile iş çevresinin iyileştirilmesi, toplumun açık bir amacı olmuştur. Hedeflenilen sosyal politika ile, küreselleşmenin dev sorunlarını çözebilmek için birçok yasa ve kural ortaya konmuştur. Bu politikanın amacı, sağlıklı çalışma koşullarında, çalışanların ilgileri ile prodüktiv ve rekabetçi işyerlerinde işverenin sorumluluğunu artırmaktır (Horst, 2001).

İş yaşamı, gelişen küreselleşmeye etkileyici bir tarzda yanıt vermiştir: İşin hızlanması, yeni endüstri kurumları ve yeni teknoloji. Özel sektör, giderek yarışmacı bir nitelik kazanırken, devlet sektörü, bu hızlı değişimi benimseyememiştir (Clarke, 1999).

Konu iş yaşamı olunca, küreselleşme, endüstride devlet sınırlarının ortadan kalkması, mesela uluslararası bir şirketin ABD’de konuşlandığı halde, dünyanın her yerinde, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde, üretim faaliyetini sürdürmesidir. Şirketin bundan sağladığı kazanç, ucuz iş gücü, çalışanların sosyal, sağlık, emeklilik vb sigortalarının olmayışı, bunun yanında iş yüzünden hastalanan, yaralanan, işkazasında ölen çalışanların tazminat ödemelerinin neredeyse sıfırlanmasıdır. Bu açıdan küreselleşme, şirketin maddi ve manevi olarak birçok riskten kurtulması, üretim maliyetinin düşmesi fakat insan faktörünün gözden kaçması anlamına gelmektedir.

Murphy, endüstriyel psikiyatrisinin gerilemesi başlıklı yazısını kaleme alırken doğaldır ki küreselleşmeyi düşünmüyordu. Ancak bugün konuya bakınca, Murphy’nin o sıra farkında olamayacağı küreselleşme faktörü de endüstri psikiyatrisini gerileten nedenler arasında sayılmalıdır. Kanımca bu bağlantı inkar edilemez.

Bugün, büyük uluslararası şirketler, endüstri psikiyatrisi ile ilgilenmektedir. Fakat bu ilginin amacı, çalışanların ruh sağlığını gözetmekten çok, şirketi en iyi şekilde idare etmeyi ve üretimi artırmayı amaçlamakta gibidir. Üçüncü dünya ülkelerinde ise, çalışanların ruh sağlığı ile yeterince ilgilenebilecek zihniyet ve ekonomi, devlet örgütlenmesi dahil, kurumlar yeterli değildir.

Anlaşılan gene sivil demokratik örgütlere bir görev daha yüklenmiş durumdadır.

KAYNAKLAR

1.         Bettcher D, Lee K: Globalisation and public health. J Epidemiol Community Health 2002 Jan;56(1):8-17.

2.         Clarke D. Lessons from the other side: what can we learn from the private sector? Aust Health Rev 1999;22(4):48-60.

3.         Çelikkol A: Çağdaş İş Yaşamında Ruh Sağlığı, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000, s. 56-61.

4.         Dalpino C Fall 2001."Globalization & Democracy." In Brookings Review, Vol. 19. No. 4 Pages 45-48, Washington, D.C.: The Brookings Institution.

5.         Faux J, Lawrence M: "Inequality and the Global Economy." In Will Hutton and Anthony Giddens, eds., On the Edge: Living With Global Capitalism, London, U.K.: Jonathan Cape Publishing, 2000.

6.         Faux J, Scott R (U.S.), Salas C (Mexico), Campbell B (Canada). NAFTA at Seven: Its impact on workers in all three nations. Washington, D.C.: Economic Policy Institute, 2001.

7.         Heidel SH: The role of the occupational psychiatrist. Occup Med 1996  Oct-Dec; 11(4):669-71.

8.         Horst A: Integrative efforts in occupational safety and health in the European union. Int J Occup Saf Ergon 2001;7(4):449-61.

9.         Jackson A, Robinson D: Falling Behind: The State of Working Canada, 2000, Ottawa, Ontario: Canadian Centre for Policy Alternatives, 2000.

10.      Kongar E: Küresel Terör ve Türkiye; Küreselleşme, Huntington ve 11 Eylül,Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002, s. 148.

11.      McLean AA: Psychiatry and the organization, Mental helth in the workplace, a practical psychiatric guide’de (Ed: Kahn JP), Van Nostrand Reinhold, New York, 1993.

12.      McLean AA: The psychiatrist's role in occupational mental health. New Dir Ment Health Serv. 1983 Dec;(20):57-63.

13.      Mishel L, Bernstein J, Schmitt J: State of Working America, 2000-2001, an Economic Policy Institute Book, Ithaca, N.Y.: ILR Press, an imprint of Cornell University Press, 2001.

14.      Murphy HB: Editorial: The decline of industrial psychiatry. Psychol Med 1973 Nov;3(4):405-10.

15.      Said E: A critical introduction. Valerie Kennedy. Oxford, UK; Malden, MA, USA: Polity Press in association with Blackwell, 2000.

16.      Sperry L, Kahn JP, Heidel SH: Workplace mental health consultation. A primer of organizational and occupational psychiatry. Gen Hosp Psychiatry 1994 Mar;16(2):103-11.

17.      Sperry L: An overview of organizational and occupational psychiatry. Hosp Community Psychiatry 1996 Aug;45(8):814-7.

18.      Toffler a: Üçüncü Dalga (Çev. A. Seden, Third Wave, New York, 1981), Altın Kitaplar, İstanbul, 1981.

19.      Toffler A: Yeni Güçler, Yeni Şoklar (Çev. B. Çorakçı), Altın Kitaplar, İstanbul, 1992.

20.      Weller, CE, Scott RE, Hersh AS:. The Unremarkable Record of Liberalized Trade. Washington, D.C.: Economic Policy Institute, October 2001

21.      Werner AF. Occupational health in Argentina. Int Arch Occup Environ Health 2000 Jul;73(5):285-9.