|
|
Radikal Gazetesi, Yorum
Küreselleşme ve İş hayatI
Çalışma hayatı açısından küreselleşme, şirket risklerinin azalmasına
karşılık insan unsurunun gözden kaçması demek. Ancak, itiraz edenlere rağmen
sürecin geriye dönüşü mümkün değil
Küreselleşme bazıları için yeni ve aydınlık bir geleceğin vaadi, bazıları
içinse önlenilmesi gereken bir tehlikeyi temsil eden bir kavram. 20.
Yüzyıl'ın ikinci yarısındaki televizyon, uçak, uydu anten, internet gibi
teknolojik gelişmelerle başlamıştır.
Küreselleşmenin etkisini göstermesi veya olgunun dillendirilmeye başlanması
70'lerde oldu. 80'li yıllarda çok irdelenen, tartışılan bir konu haline
geldi ve 90'lı yıllarda konuya ilgi ve küreselleşmenin etkileri iyice
belirginleşti. Bu durum, küreselleşme karşıtlarını da harekete geçirdi. Öyle
görünüyor ki yeni binyılların ilk on yıllarına küreselleşme ve
antiküreselleşme akımı ve hareketi damgasını vuracak.
İki ayrı görünüm
Küreselleşme, memnun olanlara ve itiraz edenlere rağmen geriye alınamayacak
bir gerçek. Sürecin birbiriyle çelişen iki yüzüne dikkati çekmeliyiz: 1)
Neoemperyalizm ve 2) 'Üçüncü Dünya' ülkelerinin 'öteki' rolünden sıyrılması.
Küreselleşmenin iki cephesini, Edward Said'in görüşlerini ve entelektüel
katkılarını örnek vererek açıklayabiliriz. Tartışmaya bir soru ile
başlanabilir: Said, küreselleşme taraftarı mı, yoksa değil mi? Said,
1970'lerde İngiltere ve Amerika'daki üniversitelerde İngilizce edebiyat
bölümlerinin sadece Amerikan ve İngiliz edebiyatlarını değil, İngilizce
edebiyat üreten Nijerya gibi eski sömürge ülkelerinin edebiyatlarını da
incelemesi gerektiğini önerdi.
Batı'da o günlere dek sadece 'öteki' gözüyle bakılan Üçüncü Dünya
ülkelerinin, kendi sesini kendi ağzından duyurması Said için önemliydi. Bu
durumda, Said'in küreselleşmeye katkısı oldu deme eğiliminde olabiliriz.
Aynı Said öte yandan şiddetli bir 'antineoemperyalist'. Bir Ortadoğulu
olarak, ABD'nin neo-emperyalist Ortadoğu politikasını eleştirir. ABD'nin
Ortadoğu'daki varlığı ve etkisi bölge ülkelerinin aleyhinedir. Bu durumda
Said'e antiküreselleşmeci mi diyeceğiz?
Varılacak sonuç, 'küreselleşme' teriminin kendisinin problematik olduğudur.
Görüyoruz ki, Batılı devletler ve Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki güç
dengesizliği küreselleşmenin asimetrik, hatta daha kötüsü, sömürgeci
olmasına neden oluyor. Küreselleşme terimi, sürecin asimetrik (asimetrik
derken, ABD'nin Üçüncü Dünya ülkeleri üzerindeki etkisinin, Üçüncü Dünya
ülkelerinin ABD üzerindeki etkisinden kat kat fazla olması kastedilmektedir)
doğasını gizliyor. Bu nedenle neo-emperyalist amaç ve eylemler söz konusu
olduğunda, 'küreselleşme' yerine doğrudan
'neoemperyalist' demek belki daha uygun. Neoemperyalizm terimi, küreselleşme
teriminin retorik olarak gizlediği sömürme ve ezme politikasını net bir
şekilde ifade ediyor. Buradan da anlaşılacağı üzere, küreselleşmeyi
tartışırken ve gerçekleştirirken amacımız şu anda var
olan sömürgeci asimetriyi paylaşımcı bir simetriye dönüştürmek, yani Üçüncü
Dünya ülkelerinin ekonomik, politik, entelektüel istek ve gereksinimlerini,
kendi sesleriyle, kendi ağızlarından, Batı'da duyurmak olmalıydı.
Şimdi küreselleşmenin çalışma koşullarına etkilerini tartışabiliriz. Eğer,
küreselleşmenin sonucu olarak, 1) Birinci Dünya ülkelerinde çalışanların
durumu pek de fena olmayan bir halden kötü-ye döndüyse; 2) Üçüncü Dünya
ülkelerinde zaten kötü olan durum daha da kötüleştiyse, küreselleşmenin
etkisi nedir?
NAFTA oluşumu
Burada, NAFTA (North American Free Trade Agreement: Kuzey Amerika Serbest
Ticaret Anlaşması) örneğiyle küreselleşmenin Üçüncü Dünya ülkeleri
çalışanları için ve aynı ölçüde olmasa da, Birinci Dünya çalışanları için
ortaya koyduğu sonuçlara bakmalıyız.
1 Ocak 1994'te NAFTA, Kanada, Meksika, ve ABD tarafından kabul edilmesinden
bu yana, her yıl, üç devlet de NAFTA'nın büyük bir başarı olduğunu ilan
ediyor. Bu nedenle NAFTA'ya benzer bir anlaşmanın artık Latin Amerika da
dahil olmak üzere tüm Amerika kıtası için yapılması gerektiği savunuluyor.
Bazı kişiler için NAFTA gerçekten büyük bir başarı. NAFTA'nın amacı, üç
ülkedeki daha ucuz işgücü ve üretim maliyeti arayan yatırımcıların
çıkarlarının devletler tarafından korunması olduğu için zaten bu bir sürpriz
olmamalı. NAFTA'nın devreye girmesinden sonra Kuzey Amerika'da
'gross' ticaret hacmi ve finansal akışı gerçekten de artmıştır.
Fakat Kuzey Amerika devletleri vatandaşlarının çoğunun geçim kaynağı yatırım
değil. Çoğunun üniversite diploması yoktur, patronlarından talepte bulunma
şansı yoktur ve en mütevazı şartlarda yaşamak için iş güvenliğine
ihtiyaçları vardır. NAFTA yatırımcıların haklarını gözetirken, açıkça iş
standartlarıyla, işçi haklarıyla ya da sosyal yatırımlarla ilgilenmez,
dolayısıyla çalışanların (working people) haklarını gözetmez. Bu dengesizlik
her üç ülkede de zaman içinde binbir emekle kazanılmış sosyal hakları tehdit
eder.
ABD'ye etkileri
NAFTA, ABD'de şu sonuçlara yol açtı:
A) Üniversite mezunu olmayanları 766 bin iş kapasitesi şansından mahrum
etti.
B) 'Manufacturing' türü işler azaldı ve işçiler düşük ücretli, daha az
güvenli işlere yöneldi.
C) 'Manufacturing' sektörü içinde patronlar işlerini Meksika'ya taşıma
tehdidiyle işçilerin pazarlık gücünü azalttı.
Öyleyse Amerikan işçilerinin şanssızlığı Meksikalı işçilerin şansı mı?
Maalesef hayır. Birçok kişi ya da firma işlerini Meksika'ya taşısa da, tam
sınırın dibindeki bölgelere götürdü. Bu 'export platformlar'da maaşlar ve
işçi hakları bastırılır ve platform Meksika ekonomisinden soyutlanır. Bu
nedenle Meksika endüstrisinin ya da iç pazarının gelişimine katkıda
bulunmadı. Standart full-time işlerin sayısı azalırken, emek pazarına yeni
girenler güvensiz ve düşük maaşlı işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.
Arjantin, yeni endüstrileşmiş bir ülke. Hizmet ve endüstriye odaklanmış
kentsel popülasyon ile tarım ve hayvancılığa odaklanmış kırsal popülasyon
aşırı zıtlıkları içinde barındırır. Küreselleşme süreci ve uluslararası
pazarlardaki rekabet zorluğu, yüksek oranda işsizliğe yol açtı. Bunun
yanında, formel bir işten informel olan işlere transfer arttı.
Kanada da benzer bir halde. NAFTA'nın devreye girmesinden sonra ticaret ve
yatırım akışı arttı; fakat kişi başına düşen gelir azaldı. ABD'de ve
Meksika'daki gibi yedi yılda ulusal gelirin büyük kısmı nüfusun en zengin
yüzde 20'sine kaydı. Stabil full time iş azaldı, ülkenin sosyal guvenlik
sistemi zarar gördü.
Avrupa Birliği
AB başlangıcından bu yana ortak Avrupa sosyal politikası geliştirmede sağlam
bir geleneğe sahip. Güvenlik ve sağlık alanında Avrupa sosyal politikası,
1986'da belirlendi. Bu antlaşma ile iş çevresinin iyileştirilmesi, toplumun
açık bir amacı oldu. Hedeflenilen sosyal politika ile küreselleşmenin dev
sorunlarını çözebilmek için birçok yasa ve kural geliştirildi. Amaç,
sağlıklı çalışma koşullarında, çalışanların ilgileriyle, rekabetçi
işyerlerinde işverenin sorumluluğunu artırmaktır.
İş yaşamı, gelişen küreselleşmeye etkileyici bir yanıt verdi: İşin
hızlanması, yeni endüstri kurumları ve yeni teknoloji. Özel sektör, giderek
yarışmacı bir nitelik kazanırken, devlet sektörü, bu hızlı değişimi
benimseyemedi.
Konu iş yaşamı olunca, küreselleşme, endüstride devlet sınırlarının ortadan
kalkmasını getirdi. Mesela, bir şirket ABD'de konuşlandığı halde, dünyanın
her yerinde, özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde üretim faaliyetini
sürdürür oldu. Şirketin kazançları şunlar: Ucuz işgücü; çalışanların sosyal,
sağlık, emeklilik vb sigortalarının olmayışı; iş yüzünden hastalanan,
yaralanan, iş kazasında ölen çalışanlara tazminat gibi giderlerin neredeyse
sıfırlanması. Bu açıdan küreselleşme, şirketin maddi ve manevi olarak birçok
riskten kurtulması, üretim maliyetinin düşmesi fakat insan faktörünün gözden
kaçması anlamına gelir. Büyük uluslararası şirketler, çalışma koşulları ve
çalışanların sağlığı ile ilgileniyor; ancak amaç çalışanların sağlığını
gözetmekten çok, şirketi en iyi şekilde idare etmek ve üretimi artırmak
gibi...
Üçüncü Dünya ülkelerinde ise çalışanların sağlığıyla yeterince
ilgilenebilecek zihniyet ve ekonomiyle, devlet örgütlenmesi dahil, kurumlar
yetersiz. Bu nedenle, küreselleşmenin çalışma yaşamına etkisi dikkatle
izlenmeli.
|
|