Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

Radikal Gazetesi, Yorum

Küreselleşme ve İş hayatI

 

Çalışma hayatı açısından küreselleşme, şirket risklerinin azalmasına karşılık insan unsurunun gözden kaçması demek. Ancak, itiraz edenlere rağmen sürecin geriye dönüşü mümkün değil

Küreselleşme bazıları için yeni ve aydınlık bir geleceğin vaadi, bazıları içinse önlenilmesi gereken bir tehlikeyi temsil eden bir kavram. 20. Yüzyıl'ın ikinci yarısındaki televizyon, uçak, uydu anten, internet gibi teknolojik gelişmelerle başlamıştır.
Küreselleşmenin etkisini göstermesi veya olgunun dillendirilmeye başlanması 70'lerde oldu. 80'li yıllarda çok irdelenen, tartışılan bir konu haline geldi ve 90'lı yıllarda konuya ilgi ve küreselleşmenin etkileri iyice belirginleşti. Bu durum, küreselleşme karşıtlarını da harekete geçirdi. Öyle görünüyor ki yeni binyılların ilk on yıllarına küreselleşme ve antiküreselleşme akımı ve hareketi damgasını vuracak.

İki ayrı görünüm
Küreselleşme, memnun olanlara ve itiraz edenlere rağmen geriye alınamayacak bir gerçek. Sürecin birbiriyle çelişen iki yüzüne dikkati çekmeliyiz: 1) Neoemperyalizm ve 2) 'Üçüncü Dünya' ülkelerinin 'öteki' rolünden sıyrılması.
Küreselleşmenin iki cephesini, Edward Said'in görüşlerini ve entelektüel katkılarını örnek vererek açıklayabiliriz. Tartışmaya bir soru ile başlanabilir: Said, küreselleşme taraftarı mı, yoksa değil mi? Said, 1970'lerde İngiltere ve Amerika'daki üniversitelerde İngilizce edebiyat bölümlerinin sadece Amerikan ve İngiliz edebiyatlarını değil, İngilizce edebiyat üreten Nijerya gibi eski sömürge ülkelerinin edebiyatlarını da incelemesi gerektiğini önerdi.
Batı'da o günlere dek sadece 'öteki' gözüyle bakılan Üçüncü Dünya ülkelerinin, kendi sesini kendi ağzından duyurması Said için önemliydi. Bu durumda, Said'in küreselleşmeye katkısı oldu deme eğiliminde olabiliriz. Aynı Said öte yandan şiddetli bir 'antineoemperyalist'. Bir Ortadoğulu olarak, ABD'nin neo-emperyalist Ortadoğu politikasını eleştirir. ABD'nin Ortadoğu'daki varlığı ve etkisi bölge ülkelerinin aleyhinedir. Bu durumda Said'e antiküreselleşmeci mi diyeceğiz?
Varılacak sonuç, 'küreselleşme' teriminin kendisinin problematik olduğudur.
Görüyoruz ki, Batılı devletler ve Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki güç dengesizliği küreselleşmenin asimetrik, hatta daha kötüsü, sömürgeci olmasına neden oluyor. Küreselleşme terimi, sürecin asimetrik (asimetrik derken, ABD'nin Üçüncü Dünya ülkeleri üzerindeki etkisinin, Üçüncü Dünya ülkelerinin ABD üzerindeki etkisinden kat kat fazla olması kastedilmektedir) doğasını gizliyor. Bu nedenle neo-emperyalist amaç ve eylemler söz konusu olduğunda, 'küreselleşme' yerine doğrudan
'neoemperyalist' demek belki daha uygun. Neoemperyalizm terimi, küreselleşme teriminin retorik olarak gizlediği sömürme ve ezme politikasını net bir şekilde ifade ediyor. Buradan da anlaşılacağı üzere, küreselleşmeyi tartışırken ve gerçekleştirirken amacımız şu anda var
olan sömürgeci asimetriyi paylaşımcı bir simetriye dönüştürmek, yani Üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomik, politik, entelektüel istek ve gereksinimlerini, kendi sesleriyle, kendi ağızlarından, Batı'da duyurmak olmalıydı.
Şimdi küreselleşmenin çalışma koşullarına etkilerini tartışabiliriz. Eğer, küreselleşmenin sonucu olarak, 1) Birinci Dünya ülkelerinde çalışanların durumu pek de fena olmayan bir halden kötü-ye döndüyse; 2) Üçüncü Dünya ülkelerinde zaten kötü olan durum daha da kötüleştiyse, küreselleşmenin etkisi nedir?

NAFTA oluşumu
Burada, NAFTA (North American Free Trade Agreement: Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) örneğiyle küreselleşmenin Üçüncü Dünya ülkeleri çalışanları için ve aynı ölçüde olmasa da, Birinci Dünya çalışanları için ortaya koyduğu sonuçlara bakmalıyız.
1 Ocak 1994'te NAFTA, Kanada, Meksika, ve ABD tarafından kabul edilmesinden bu yana, her yıl, üç devlet de NAFTA'nın büyük bir başarı olduğunu ilan ediyor. Bu nedenle NAFTA'ya benzer bir anlaşmanın artık Latin Amerika da dahil olmak üzere tüm Amerika kıtası için yapılması gerektiği savunuluyor.
Bazı kişiler için NAFTA gerçekten büyük bir başarı. NAFTA'nın amacı, üç ülkedeki daha ucuz işgücü ve üretim maliyeti arayan yatırımcıların çıkarlarının devletler tarafından korunması olduğu için zaten bu bir sürpriz olmamalı. NAFTA'nın devreye girmesinden sonra Kuzey Amerika'da
'gross' ticaret hacmi ve finansal akışı gerçekten de artmıştır.
Fakat Kuzey Amerika devletleri vatandaşlarının çoğunun geçim kaynağı yatırım değil. Çoğunun üniversite diploması yoktur, patronlarından talepte bulunma şansı yoktur ve en mütevazı şartlarda yaşamak için iş güvenliğine ihtiyaçları vardır. NAFTA yatırımcıların haklarını gözetirken, açıkça iş standartlarıyla, işçi haklarıyla ya da sosyal yatırımlarla ilgilenmez, dolayısıyla çalışanların (working people) haklarını gözetmez. Bu dengesizlik her üç ülkede de zaman içinde binbir emekle kazanılmış sosyal hakları tehdit eder.

ABD'ye etkileri
NAFTA, ABD'de şu sonuçlara yol açtı:
A) Üniversite mezunu olmayanları 766 bin iş kapasitesi şansından mahrum etti.
B) 'Manufacturing' türü işler azaldı ve işçiler düşük ücretli, daha az güvenli işlere yöneldi.
C) 'Manufacturing' sektörü içinde patronlar işlerini Meksika'ya taşıma tehdidiyle işçilerin pazarlık gücünü azalttı.
Öyleyse Amerikan işçilerinin şanssızlığı Meksikalı işçilerin şansı mı? Maalesef hayır. Birçok kişi ya da firma işlerini Meksika'ya taşısa da, tam sınırın dibindeki bölgelere götürdü. Bu 'export platformlar'da maaşlar ve işçi hakları bastırılır ve platform Meksika ekonomisinden soyutlanır. Bu nedenle Meksika endüstrisinin ya da iç pazarının gelişimine katkıda bulunmadı. Standart full-time işlerin sayısı azalırken, emek pazarına yeni girenler güvensiz ve düşük maaşlı işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.
Arjantin, yeni endüstrileşmiş bir ülke. Hizmet ve endüstriye odaklanmış kentsel popülasyon ile tarım ve hayvancılığa odaklanmış kırsal popülasyon aşırı zıtlıkları içinde barındırır. Küreselleşme süreci ve uluslararası pazarlardaki rekabet zorluğu, yüksek oranda işsizliğe yol açtı. Bunun yanında, formel bir işten informel olan işlere transfer arttı.
Kanada da benzer bir halde. NAFTA'nın devreye girmesinden sonra ticaret ve yatırım akışı arttı; fakat kişi başına düşen gelir azaldı. ABD'de ve Meksika'daki gibi yedi yılda ulusal gelirin büyük kısmı nüfusun en zengin yüzde 20'sine kaydı. Stabil full time iş azaldı, ülkenin sosyal guvenlik sistemi zarar gördü.

Avrupa Birliği
AB başlangıcından bu yana ortak Avrupa sosyal politikası geliştirmede sağlam bir geleneğe sahip. Güvenlik ve sağlık alanında Avrupa sosyal politikası, 1986'da belirlendi. Bu antlaşma ile iş çevresinin iyileştirilmesi, toplumun açık bir amacı oldu. Hedeflenilen sosyal politika ile küreselleşmenin dev sorunlarını çözebilmek için birçok yasa ve kural geliştirildi. Amaç, sağlıklı çalışma koşullarında, çalışanların ilgileriyle, rekabetçi işyerlerinde işverenin sorumluluğunu artırmaktır.
İş yaşamı, gelişen küreselleşmeye etkileyici bir yanıt verdi: İşin hızlanması, yeni endüstri kurumları ve yeni teknoloji. Özel sektör, giderek yarışmacı bir nitelik kazanırken, devlet sektörü, bu hızlı değişimi benimseyemedi.
Konu iş yaşamı olunca, küreselleşme, endüstride devlet sınırlarının ortadan kalkmasını getirdi. Mesela, bir şirket ABD'de konuşlandığı halde, dünyanın her yerinde, özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde üretim faaliyetini
sürdürür oldu. Şirketin kazançları şunlar: Ucuz işgücü; çalışanların sosyal, sağlık, emeklilik vb sigortalarının olmayışı; iş yüzünden hastalanan, yaralanan, iş kazasında ölen çalışanlara tazminat gibi giderlerin neredeyse sıfırlanması. Bu açıdan küreselleşme, şirketin maddi ve manevi olarak birçok riskten kurtulması, üretim maliyetinin düşmesi fakat insan faktörünün gözden kaçması anlamına gelir. Büyük uluslararası şirketler, çalışma koşulları ve çalışanların sağlığı ile ilgileniyor; ancak amaç çalışanların sağlığını gözetmekten çok, şirketi en iyi şekilde idare etmek ve üretimi artırmak gibi...
Üçüncü Dünya ülkelerinde ise çalışanların sağlığıyla yeterince ilgilenebilecek zihniyet ve ekonomiyle, devlet örgütlenmesi dahil, kurumlar yetersiz. Bu nedenle, küreselleşmenin çalışma yaşamına etkisi dikkatle izlenmeli.