Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

 

MEDYADA AİLE SORUNLARI

 

Doğrusu kitle iletişim aracı olan medyanın başlıca görevi halkı haberlendirmek, aydınlatmak, film, müzik gibi sanatsal ihtiyaçlarına cevap vermek ve elbette eğlendirmektir. Ne var ki bizde ağırlıklı olarak eğlence ve magazin programları yer almakta, üstelik magazin programları reyting rekorları kırmaktadır. Ne var ki aslında zaman kaybından başka getirisi olmayan magazin programları, izlemesi kolay olduğu, hemen hiçbir bilgi birikimine ihtiyaç göstermediği için, kötü paranın iyi parayı kovduğu gibi reyting rekorları kırmaktadır. Bu da bir hürriyettir ve sonuçlarına katlanacağız. Program yöneticileri elbette özgürdür ama izleyicinin de eleştiri hakkı vardır.

Magazin programları deyince, çoğu beceriye, yeteneğe, çalışmaya dayanmayan sabun köpüğü ünlülerin yaşamları hatta biraz saçmalıkları gündeme gelir ve böyle olduğu için reyting rekorları kırar. Özentilerin iştahını kabartır ve özenticileri tatmin eder. Her durumun bir bedeli olduğu doğa kuralıdır ama burada bedeli gençlerimiz, çocuklarımız ödemektedir; bugün ödemeseler bile hesap yıllar sonra ödetilecektir.

Elbette ünlülerimizin hepsi “sabun köpüğü” niteliğini hak etmez, içlerinde alın teri ile ünlü olmuş, hatta “marka “ olmuş gerçek sanatçılar da vardır. Medya görevlisi, programlarına biraz olsun haklılık kazandırabilmek için özellikle böylelerinin peşindedir.

Gerçekten bileğinin gücüyle marka olmuş aktris boşanır. Boşanma haberi, magazin programlarına günlerce malzeme olur. Dağılan ailenin küçücük, güzel, her anda dadısı eşliğinde görülen çocuğu da ister istemez olayların içindedir ve elbette etkisindedir. Dahası, televizyon başındaki sizin çocuğunuz da bu görüntülerin etkisindedir. Üstelik haber allandırılıp pullandırılmıştır, bir öyle, bir böyledir. Bir kavgalı ayrılmışlardır, bir dostça, medenice ayrılmışlardır. Haber diye verilen ama sadece dedikodu, böyle dallandırılıp budaklandırılınca, özellikle çocuk zihinlerinde kavramlar karışır, mesajlar karmaşıklaşır. Doğrudan söylersek çocukların zihni sapla samanı ayırt etmekte zorlanır, doğruyla yanlışı ayırdetme yetisini geliştirmede konfüzyon ortaya çıkar.

Büyükler belki anlayabilir, bu bir reyting meselesidir, yani eninde sonunda para meselesidir. Küçücük bir zihin, sadece dedikodu üreten, zaten kavgalı olan aile bireylerini üstelik kanlı bıçaklı duruma getiren, hatta cinayet işleten bir magazin programının hiçbir şey olamamış gibi ertesi gün kaldığı yerden devam etmesini nasıl anlayabilir? Kanunla, denetimle, sansür koyarak yasaklansın demiyorum, hiçbiri sorunu çözmez; ta ki izleyici bilinçlenip bu programları izlemeyinceye kadar, reytingini sıfırlayıncaya kadar.

O zaman şimdilik bilinçli izleyicinin yapabileceği tek şey vardır. Yasakçı bir tavıra başvurmadan çocuklarına bu programları izlettirmemenin bir yolunu bulsunlar. Unutmayın, çocuklarımız huzurlu bir ortamda büyüyerek, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın net olarak ortaya konduğu bir ortamda özgüven kazanabilirler. Bunu kazanamamışlarsa, biraz büyüyüp kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştıklarında çok zorlanırlar. Bu zorlanma içinde, yaşamın elbette meşruluk sınırını zorlayan kolay yollarına başvurup, pek çok örnekte olduğu gibi yaşam rüzgarının önünde savrulabilirler.

Kendimizi düşünmesek bile çocuklarımızı düşünelim.

 

İNSANLAR NİÇİN ALDATIR?

İnsanoğlu, biyolojik, psikolojik ve sosyal bir canlıdır. Aldatma konu olunca, bu üç nedenden biri, ikisi hatta üçü bir arada işleyebilir. Bugün sadece erkeğin aldatmasının ruhsal nedenleri gözden geçirilecektir.

Erkeklerin büyük bir oranı, aldattığında, ballandıra ballandıra çevresine anlatır, bundan haz duyar. Daha ötesi de söz konusudur. Bir kadınla nasılsa yan yana bulunma fırsatı yakalar; mesela bir kafede, erkek arkadaşlarıyla otururken, uzaktaki masada oturan iki komşu kadının yanına hal hatır sorma bahanesiyle bir dakikalığına uğrar yani istenmeyen misafir olur. Arkadaşlarının yanına döner, “o masada sağda oturan var ya, yengeniz olur” der. Arkadaşları üstüne gelirse, neler anlatacağını kestirebilirsiniz.

Daha başkası da olabilir. Bir arkadaşımın tanıklığını anlatayım. Ailesiyle Uzakdoğu’ya, seyahate gider, lüks bir restoranda yemek yemektedir, genç kızı ve eşiyle. Görünüşe göre çevrede Türkçe konuşan kimse yoktur. O da ne? Yandaki masada, uygar görünümlü iki erkek, hem de yüksek sesle, kimsenin anlamayacağını düşünerek  konuşmaktadır. “Elli dolar verdim ama, görseydin, o nasıl muamele…” Bunu söylerken, kaba el kol hareketleriyle birtakım pozisyonlar da tarif etmektedir… Genç kızının ve eşinin yanında arkadaşım kibar davranır ve komşu masanın duyacağı şekilde sesini yükselterek eşine seslenir; “karıcığım salatayı bana uzatsana!” Kızı o sırada bu insanlık ayıbından utanmış, yüzü sapsarı, önüne bakmaktadır. Neyse, bizimkiler nasılsa utanır ve saniyesinde masayı, ayakta hesabı ödeyip restoranı terk ederler.

İki yüz kızartıcı olay. Birincisinde, olur ya, “yengeniz olur” denilen kadının kocasının samimi bir arkadaşı masada olsa ve açık veya kapalı kocayı uyarsa neler olur?

Psikologların üzerinde önemle durdukları, insan davranışını önemli ölçüde belirleyen üç konu vardır; benlik kavramı, özsaygı ve özgüven. Bazı kişilerde bu üç nitelikte önemli eksiklik söz konusudur. Böyle kişilerin aşağılık kompleksi içinde boğulduklarını da söyleyebilirsiniz. Kişinin, kendi yeteneklerine, gücüne olan inancı ve güveni yetersizdir. Bu güvensizlik ve inançsızlık, kişisel deneyimlerin, geçmiş yaşantının, davranışların ve sosyal etkileşimlerin toplamından geliştirilen kazanımlardır.Bu durumdaki kişi,farkında olsa da olmasa da kendini sürekli başkalarıyla kıyaslar. Dahası söz gelimi, eşini, çocuklarını da başkasının eşleriyle, çocuklarıyla kıyaslar. Bu tür bilinçli veya bilinçdışı karşılaştırmalar zihninde şekillenir ve benlik kavramının gelişme düzeyini belirler. Bu durum, davranışlarında etken olur, aşırı olursa örnekleri verilen davranışlar ortaya çıkar. Kişi ruhsal yapısının derinlerindeki bir eksikliği telafi etmeye çalışırken, insanlık onuru adına utanılası durumlara düşür.

Birçok uzman, benlik kavramını, özsaygıyı ve özgüveni her alandaki toplam duygusal uyumun en iyi göstergesi olduğunu kabul eder. Altta yatan değersizlik hisleri genellikle birçok durumda ruh sağlığını etkilemekte ve hatta bozabilmektedir.

Birçok önemli araştırma, tüm insanlarda benlik kavramının anksiyete ile aralarında ters orantı bulunduğunu, benlik kavramı azalınca anksiyetenin arttığını göstermiştir. Benlik kavramı yüksekse anksiyete düşük, benlik kavramı düşükse anksiyete yüksektir. Başka deyişle benlik saygısı düşük kimselerin stres ve anksiyete sorunlarını daha çok yaşayacakları kabul edilir. Dahası, öz saygısı düşük olan kişilerde daha çocuklukta, olasılıkla çocuk istismarı, madde kötüye kullanımı ve yetersiz adolesan kişiler arası ilişkileri söz konusu olacaktır.

Toplumsal değer yargılarımız veya erkek yanlı peşin hükümlerimiz de bu davranışları besler; “aldatma” erkek tarafından yapılıyorsa, adı “çapkınlık” olur. Genel anlamda erkek çapkınlığının mağduru hatta bazen kurbanı olan anne kadın da, büyümekte olan oğluna “çapkın” diye, bir anlamda yüceltici sıfatlarla hitap etmekte zorlanmaz, hatta haz duyar.

 

HAK EDİLMEMİŞ ŞÖHRET

 

Cenap Şahabettin, ünlü “Tiryaki Sözleri”nde der ki: “Kartallar ve yılanlar yüksek yerlerde yaşarlar, ama kartallar zirveye uçarak gelmişlerdir, yılanlar ise sürünerek”.

Zirvelerde oturmayı, şöhret olmayı kim istemez? Hele bu şöhret, konforlu bir yaşam sağlıyorsa. Ancak, ruhsal yetersizlikler içinde kıvranan, aşağılık kompleksinde boğulmamak için çırpınan, fakat şöhret olmak için gerekli altyapısı, bilgi birikimi, kültürü, görgüsü olmayan kişi, şöhreti bir şekilde nasılsa yakaladığında sonuç genellikle felakettir.

Gerçekte bu durumlar şöhret değildir, ne var ki bizim gibi gelişmemiş toplumlarda şöhret zannedilir. O zaman, bir yerde olay çıkardığında, tv muhabirleri “bu olayları şöhret için mi çıkarıyorsun?” diye soran muhabire, “sen ne demek istiyorsun, ben zaten şöhretim, şöhret olmak için olay çıkarmaya ihtiyacım yok” cevabını verir, topluma maskara olurlar. En acıklısı da, hazmedemediği yalancı şöhretin girdabına kapılır, üçüncü sınıf otel odasında, uyuşturucu ve alkol komasıyla gencecik yaşında can verirler.

İşin daha kötüsü, hak edilmemiş yalancı şöhretlerin sahipleri, sahte şöhretlerini sürdürmek için, kendilerini giderek aşağı çeken bir girdaba girerler. Şöhretlerini sürdürebilmek için çırpınırken, bilerek, programlayarak, hatta akılları yetmiyorsa çevresinden akıl alarak, aslında hak edilmemiş şöhreti bir süre daha sürdürebilmek için garip davranışlara yönelirler, mesela rakiplerine yönelik olmadık laflar ederler, genellikle muhatapları da kendileri gibi olduğundan aynı seviyede yanıtlar alırlar. Ne gam, şöhret devam ediyor ya.

Akıllarınca medyayı kullanarak, tepelerde kalma savaşı verirler. Bu durum, kalitesiz, seviyesiz bir çaba içinde, medya ile şöhretli kalmak isteyen kişinin karşılıklı menfaate dayanan, seviyesiz tahterevelli oyunudur. Görünüşte iki tarafın menfaati vardır. Medya reytingini artırır; şöhret budalası şöhretini sürdürür. Bu oyunun üçüncü ayağı ise medyayı izleyen halktır. Peki onun kazancı nedir? Kendisi şöhret olmayan, belki olmak istediği halde olamayan izleyici, şöhretin aslında ne menem bir maskaralık olduğunu fark ederek rahatlar, keyiflenir.

Hepimiz biliriz, gerçek şöhret, hak edilerek kazanılmış şöhrette böyle olmaz, sakin sakin köşelerinde yaşarlar, boşanacak olsalar, elbette boşanabilirler, “eşim onurlu bir insandır, onurlu bir şekilde evlendik, onurlu şekilde boşanıyoruz” derler ve köşelerinde kalmaya devam ederler. Televole programlarına belki haber olurlar ama asla malzeme olmazlar.

Sonuçta, kişinin davranışları elbette psikolojisinin, ruh sağlığı düzeyinin ürünüdür. Hak edilmiş şöhretlerin sahipleri birtakım ruhsal karmaşalar, yetersizlikler içinde olamazlar mı? Elbette olabilirler. O zaman daha çok çalışır, ruhsal sorunlarının getirdiği karmaşayı giderirler. Ama kolay yola sapmazlar, zor olana yönelirler ve daha başarılı olurlar.

Hak edilmemiş şöhret sahipleri, sorunları karşısında, zor olanı yapacak gücü bulamadıkları için, şöhtetin kazanımlarından da vazgeçemedikleri için, kolay yolu seçerler, alkol, uyuşturucu, kavga, gürültü, patırtı.

Bir arkadaşımdan duyduğum söz diyor ki; “kavak ağacından mobilya olmaz, olsa olsa kibrit çöpü olur”.

 

DEKOLTE, ESTETİK Mİ, TEŞHİR Mİ?

İstese de istemese de bazı meslekleri icra edenler, bir açılışa katıldıklarında, ya da mesela tenis oynarken, bir oranda dekolte giyinmek zorundadır, yoksa televizyon kameraları çekim yapmaz, halbuki o ününü sürdürebilmek için sürekli göz önüne çıkmak zorundadır. Öyle görünüyor ki bu durumda dekolte giyinmek bir tür uyumdur. Bu kişinin elinde dekolte giyinmekten başka silahları varsa, böyle davranmayabilir elbette.

Reklam filmi yapan kadın oyuncu, eğer reklam yapımcısı istiyorsa ekranda dekolte görünür. Böyle bakarsak, oyuncu kadının dekolte giyimi mesleği gereğidir; aşçıbaşının mutfakta kep giymesi gibi gibi bir gereklilik.

İnsanoğlu (ya da insan kızı) doğanın en uyumlu canlısıdır ve gerekli gördüğünde gerekli olan uyumu gösterir. Ne var ki uygarlık insanlığın bazı alanlardaki davranışlarına sınırlar getirmiştir. Bir yandan değer yargıları, bir yandan hukuk ve ceza ile ilgili yaptırımlar. Çıplaklık, konu giyimle ilgili olunca dekolte de bu tür sınırlamalar içine girmiştir. Dekoltede ölçüyü kaçırırsanız ayıplanırsınız; bu değer yargısıdır. Dekoltede daha aşırıya kaçaranız hapsedilirsiniz, bu da hukuktur.

Bir davete gidersiniz, özellikle hani şu yüksek zevatın veya sosyete mensuplarının katıldığı bir balo diyelim. Televizyon kameraları oradadır, paparaziler oradadır. Ne kadar ünlü olursanız olun, kameramanların, davetliler arasında en dekolte giyinmiş olan her kim ise, ateş böcekleri gibi onun etrafında dolandıklarını görürsünüz. Eğer bu dekolteli bayan, artist avcılarının dikkatini çekmeye çalışan bir gariban ise bir tür yaşam mücadelesi veriyor demektir dekolte giyinerek. Elbette zekası ölçüsünde.

Ama bir başka kadın, kocasının zenginliğini televole programında sergilemeyi amaçlıyorsa ya da en azından gazetelerin ikinci sayfalarında resminin çıkmasını istiyorsa, kapasitesine bağlı olarak belki dekolte giyinmeye özenecektir. Siz buna isterseniz belli amaca yönelik zorunluluk deyin, isterseniz insan ruhunun işleyişini dikkate alıp narsisizm deyin, ister teşhircilik deyin.

Kadın olsun, erkek olsun, her kişi karşı cinsiyet tarafından beğenilmek ister. Bunu sağlayamazsa, özgüveni, özsaygısı azalır. Öyleyse, her insan, buradaki konumuz sınırları içinde her kadın, erkekler tarafından beğenilmek için birtakım davranışlara yönelir. Beyin gücü, kültür, görgü. Beden gücünü kullanmak isteyebilir veya başka güçleri elvermiyorsa, zorunlu olarak beden gücünü kullanmak zorunda kalır, o zaman dekolte kaçınılmaz olur.

Bütün bunların yanında konunun bir de estetik yönü var. Güzel bir doğa manzarasını kim sevmez? Erkeklere bakarsanız kadın vücudu güzeldir. Cinsellik bir yana, güzel bir manzaraya bakmak nasıl kişiye estetik bir haz veriyorsa, güzel bir kadına bakmak da öyledir. Böyle olunca erkekler dekolte giyimden hoşlanır; sadece bazı ayrıntılara dikkat eder; kendi partneri için de dekolte iyidir ama sadece baş başa iken.

Sonuçta dekolte karmaşık bir konudur gördüğünüz gibi. Bir yandan estetiktir ama sınırı aşarsanız cinselliktir hatta daha da aşarsanız erotik sınıra bile dayanabilirsiniz.

Bir yandan gündemde kalmanın oldukça meşru yolu, kimi zaman çaresizlikten başvurulan yolu olur. Kimi zaman şöhret olmanın dar geçitlerinde ilerleyebilmek için kullanılan silahtır ama çoğu zaman sizi hedefe ulaştırmak yerine yolda kaza geçirmenize yol açar. Bir yandan estetiktir, diğer yandan erotizm.

 

CANLI YAYINDA ŞİDDET

Nedense ülkemizde televizyon yayınları, tüm basın yayının önüne geçti. Aslında nedenleri bellidir; kötü para iyi parayı kovar, o kadar. Kitap okumak zordur, gazete okumak zordur. Rahat koltukta, birini beğenmezsen diğer kanala geçip televizyon seyredersiniz, gel keyfim gel. Hele izlediğiniz program, en yeni dedikoduları, merak ettiğiniz kişilerin özel hayatlarını sergiliyorsa.

İzleyiciler, özellikle, hızlı nüfus artışı nedeniyle, işsizlik nedeniyle, kentlere göç nedeniyle önemli oranda çaresiz kalmış kişilerden oluşuyorsa, çaresiz insanların bir şekilde ekrana gelmeleri –getirilmeleri- kaçınılmaz olur ve çaresiz izleyici, ekrana çıkan çaresiz kişilerin serüvenlerini izlemeye koyulur, rahatlamaya çalışır. Bu noktada, çaresiz insanların şiddete maruz kalmaları, dayak yemeleri hem de canlı yayında gerçekleşir. Aslında dayak atan kişi de dayak yiyen kadar çaresizdir. Bu programların izleyicileri de. Böylece, biraz zihin yoracak eğitici programları izlemek zahmetine katlanmaz olur, televizyon yöneticileri de eğitici programlardan kolaylıkla vazgeçer; alan memnun, satan memnun, ama mal bozukmuş, kalitesizmiş, kimin umurunda.

Dilimize arabesk sözcüğü birkaç on yıl önce girdi; Arap tarzı anlamında. Sanırım önce müzikle başladı. Dinlersiniz, bir köşeye çöker tekrar dinlersiniz, hüzünlenir tekrar dinlersiniz. Sigara, içki gibi kötü alışkanlıklarınız varsa, sigara paketlerini tüketerek, içki kadehlerini ardı ardına doldurarak sızıncaya kadar içersiniz ve o müziği dinlersiniz. Sigara, alkol gibi kötü alışkanlıklarınız yoksa sevinmeyin, nasılsa başlarsınız.

Arabesk, sizin için bir tür esrar, eroin, uyuşturucu olur. Ardından, güç bulursanız döversiniz, gücünüz yoksa dövülürsünüz ve tekrar o müziği dinlesiniz. Dönme hızı ve çapı giderek artan anafora kapılmışsınız demektir; tüketici bir kısır döngü içindesinizdir.

Doğanın evrimi ileriye yöneliktir. İnsanın evrimi de öyledir ve bunun adı uygarlıktır, eski deyişle medeniyettir. Medeniyet, medenî –kentli- olma demektir ama arabeskleşme sürecine girmişseniz bedevî (göçebe) olmaya başlamışsınız demektir.

Birkaç on yıl önceki gazeteler, radyolar ve daha yeni gelişen televizyon programları ile bugünküleri yan yana getirin ve karşılaştırın. Öncekileri çok daha medenî (kentli) bulacaksınız. Gazete ve dergilerde, edebî öyküler, roman tefrikaları, şiirler, başka sanat eserleri, kültür yazıları bulacaksınız. Radyo programlarında Türk ve batı müziği, eğitici programlar… Ardından bugünkü görsel ve yazılı basına bakın. Ne kadar gerilediğimizi, arabeskleştiğimizi, bedevîleştiğimizi kolaylıkla göreceksiniz.

Aslınsa bakarsanız, şiddet uygulayan kişinin kolay sokağa çıkamaması gerekir, çünkü utanacaktır. Sokağa çıktığında, toplum tarafından bir biçimde protesto edilmesi, onaylanmaması gerekir. Bugün böyle olduğu tartışma götürür oldu.

İster sosyete deyin, ister ünlü deyin, zengin deyin, ister kalbur üstü deyin; toplumun bir kesimi –elbette medya aracılığıyla- toplumun gözü önündedir ve davranışları haberdir, en azından magazin programlarının sermayesidir. Bu kişiler bir oranda toplumun özendiği ve davranışlarını taklit ettiği, onlar gibi davrandığı kişilerdir ve böyle olması gerekir. Özellikle onların medeni olmaları gerekir. Ama bakıyorsunuz, onlar da arabesk davranmaya başlamışlar; açıkça, medeni olmak yerine bedevi olmaya yönelmişler; iyi örnek olma yerine kötü örnek olmaya yönelmişler.

Sonuçta kötü para, iyi parayı kovuyor ve medenileşme yerine bedevileşiyoruz ve şiddet artıyor; canlı yayında bile.

 

EVLAT EDİNME, YÜCELER YÜCESİ DAVRANIŞ

 

İnsanın var olma amacı, her canlı gibi, doğasında, genlerinde saklıdır. Hayatta kalma, neslini sürdürme, daha iyiye ulaşma. İlk iki amaç bütün canlılarda mevcuttur. Üçüncüsü, eskilerin deyişiyle tekamül, insana has bir niteliktir ve insanı insan yapan bu kapasitesidir.

İsterseniz buna insanlık, medeniyet de diyebilirsiniz. İnsanı mutlu eden budur, sanat da, hayırseverlik de budur, malvarlığının bir bölümüyle okul yaptırmak da budur.

Kimimiz eşimizin, kimimiz kendimizin doğuştan veya sonradan edinilmiş olarak çocuk sahibi olamıyoruz. Oysaki çocuk, insanlık amacımızın ikinci amacıdır, elbette aynı zamanda üçüncü amacı. Gerçekleştiremiyorsak, bir çocuğu evlat edinebiliriz, kendimizden olma çocuğumuz gibi sever, sorumluluğunu yüklenebiliriz. Ama bu elbette kolay bir iş değildir.

Anne ve/veya baba, tasvip edilemez ama, bir sinirlenme anında kendi öz evladının kulağını çekse, sonuçta önemli sorun çıkmaz. Ama evlat edindiğiniz çocuğa aynı davranışı gösterirseniz kıyamet kopabilir. Çocuğunuz, arzu ettiği önemsiz bir şeyi istese, durumu anlatır, satın almayabilirsiniz, ama evlat edinilmiş çocukta bu daha zordur. Sonuçta kan bağının çözdüğü sorunlar, önemsiz de olsa kan bağı olmayan çocuğunuzla kolay çözülemez.

Evlat ediniyorsanız, bunu yüzde oranı olamaz. Öz evladınız gibi mirasçınız olacaktır. Bazılarımız, öz evladı olduğu halde de evlat edinebilir, elbet yüce bir davranıştır ancak araya fark koymamak kaydıyla. Başka deyişle, işinize gücünüze yardımcı olsun diye evlat edinecekseniz bu olamaz çünkü o çocuk artık evlat değil, besleme olur.

Birtakım ruhsal sorunları olan bazılarımız, bir evlatlık alsam, bana yoldaş olsa düşüncesiyle evlat edinmek ister. İşte bu olamaz. Evlat edinilen çocuk, bir tedavi aracı, tedavi ilacı değildir. Hatta yaşlılığında kendisine baksın diye evlat edinmek isteyenler olabilir. Bu da olamaz; evlat edinilen çocuk, sağlık ya da yaşlılık sigortası değildir.

Öz olarak, evlat edinme yüceler yücesi bir davranış olmakla birlikte bir o kadar zordur, eğer bu zorlukların üstesinden gelebileceksek evlat edinebiliriz. Onun içindir ki evlat edinme, dünyanın her yerinde yasalarla denetlenmektedir; dahası evlatlık edinmek istediğiniz zaman sizden özellikle ruh sağlığınızın yerinde olduğuna dair sağlık kurulu raporu istenmektedir. En az üç psikiyatri uzmanının, sizin evlat edinebilecek ruh sağlığına sahip olduğunuzu onaylaması demektir bu. Lütfen düşününüz;  çiftler evlenirken sadece tek hekimlik bir rapor istenmektedir. Açıkçası çocuk yapmak için hekim raporuna doğrudan ihtiyaç duyulmamaktadır, evlat edinmek için ise psikiyatri uzmanlarından oluşan sağlık kurulu raporu istenmektedir. Garip gelmesin, kimden olmuş ya da kimden doğmuş olursa olsun insan yavrusu, insan olarak en değerlimizdir, ona bakıp onu kollamak istiyorsak hata yapmamalıyız. Bunun ödülü insan olmaktır.

 

SOSYAL FOBİ, OLMAK YA DA OLMAMAK

 

Fobi’ler, mantıksız korkularımızdır. Öyleyse, sosyal fobi, toplumsal korkularımız ya da toplum korkusu anlamına gelir ve sanılandan daha yaygındır. Her yüz kişiden 3-13 kişinin ömrünün bir döneminde bu ruhsal rahatsızlıktan muzdarip olduğu bilinir. Hekimlikte yüzde 3-13 rakamı çok yüksektir, yüzde birler, yarımlar bile yüksek kabul edilir.

Hastalığın iyisi –kötüsü olmaz, hepsi kötüdür. Ama bir de hastalağın derecesi, başka deyişle şiddeti vardır. Derecesi yükseldikçe verdiği acı, riskleri artar. Ruhsal bozukluklardaki başta gelen risk, kişinin işlevselliğini bozmasıdır. Kişinin yaşamını engellemeye başlaması. Kişinin görevlerini yapamaz oluşu, çalışamaması, ilişkilerini sürdürememesi.

Sosyal fobi, kişinin toplum içinde bulunduğu durumlarda gösterdiği mantıksız korkudur. Toplum içinde söz alıp konuşamaz. Kendisine söz düşecek diye korkar. Bu korkuların altında, başkalarının yanında küçük düşeceği, utanç duyacağı bir duruma düşeceği korkusu yatar. Böyle bir rahatsızlıkta, kişi, başkalarıyla etkileşimde bulunmasını gerektiren her türlü durumdan kaçar ve bunun sonucu toplumsal aktiviteleri de zorunlu olarak azalır. Çoğunlukla ergenlik döneminde başlaması, kişi için önemini atrırır çünkü kişi yaşama aktif olarak katılmaya başladığı yaşlarda kendisi için önemli engellenmeler de başlamış demektir..

Sosyal fobisi olan kişilerin birinci dereceden akrabalarında, aynı rahatsızlığı gösterme riski, sosyal fobisi olamayanlara oranla daha yüksektir. Başka ifadeyle, sosyal fobi bazı ailelerde daha fazla görülmektedir. Burada, sosyal fobinin oluşumunda, kalıtımsal etkenler yanında çevresel etmenlerin de önem taşıdığı vurgulanmalıdır. Aşırı kaygılı, aşırı koruyucu ve kollayıcı anne-babaların çocukları, yeterli özgüven kazanamaz; sosyal fobi göstermeye yatkın olurlar.

Sosyal fobi, bir anksiyete (kaygı, bunaltı) bozukluğudur. Anksiyete, bedensel belirtilerle birlikte ortaya çıkan şiddetli korku ve dehşet hissini tanımlar. Bilinen korkuda, bilinen bir nedene, yaşamı tehdit eden bir dış tehlikeye verilen duygusal yanıt söz konusudur. Otomobilde hızla giderken, çok riskli bir durumda duyduğumuz kötü hisler olağan korkuyu tanımlar. Anksiyetede ise, bir benzetme ile, hiçbir görünür neden olmadan, benzer duygunun hissedilmesi söz konusudur. Bunaltıdaki nedensiz korku hissi, ölümcül bir trafik kazasına uğramak üzere hissedeceğimiz korku ile eşdeğer görülmelidir. Gerçekte, anksiyetede de bir tehlike algısı vardır; ancak bu dışarıdan gelen, yaşamı tehdit eden bir tehlike değildir. Tehlike algısı, hedef olarak benliğe yönelmiştir. Anksiyeteyi, gerçeklik ilkesine göre çalışmakta olan benliğimiz yaşamaktadır. Benlik, bu bunaltıdan kutulabilmek için savunma düzeneklerine başvurur. Bu savunma düzenekleri sorunu çözemediğinde, yatersiz kaldığında, anksiyete bozukluklarından biri ya da birden fazlası ortaya çıkar.

O zaman sosyal fobisi olan ne yapmalı? Özgüven kazanmanın çarelerini aramalı. Spor yapmalı, böylece toplumla daha haşir neşir olmaya başlar. Her fırsatta karşısındaki kişi ile konuşmalı, sonra kişilerin sayısını artırmalı, gruplarla konuşmaya başlamalı. Bir toplantıda, kendini zorlayıp söz almalı ve kısa da olsa konuşmalı. Dozu giderek artırmalı.

Daha önemlisi, çocuklarımıza özgüven kazandırmak veya özgüven kazanmasını engelleyecek davranışlara yönelmemek. Bu demektir ki çocuğumuzu sevelim, sevdiğimizi gösterelim. Ona sevmeyi, paylaşmayı, sorumluluğu öğretelim. Olumlu yanlarını öne çıkarıp teşvik edelim. Toplumla ilişkilerinde engelleyici olmayalım hatta teşvik edelim.

Sonuç yüzde yüz mü, hayır. Arabanızdan homurtulu sesler geldiğinde motor kapağını açarsınız, birkaç manivelayı yoklarsınız, takılma varsa düzeltirsiniz, tıkanma varsa temizlersiniz. Düzeldiyse sorun yok ama düzelmediyse ve siz kurcalamamaya devam ederseniz tamirciye ödeyeceğiniz hesap giderek artar, dahası arabanızın tamirde kalacağı süre de artar. Sosyal fobimiz varsa, uygun yöntemle düzelmeye çalışalım ama en doğrusu hekime başvuralım.

 

HERKESİN BİR FOBİSİ OLMALI MI?

Fobi, bir nesneye karşı anlamsız bir korku duymamızdır. Mesela, atlara, böceklere duyulan korkular bu türdendir. Ya da, yüksek yerler, uçakla seyahat etmek gibi özel durumlarda ortaya çıkar. Kişi, fobi yaratan nesne ya da durumlardan kaçınmaya çalışır. Mesela, yüksek yerlere çıkmaz, asansöre binmez, böceklere değil dokunmak, hatta bakamaz bile. Bazen böceğe dokunma düşüncesi bile ürküntü verir.

Çoğumuz, mutfağımızda bir hamam böceği görsek, kaçacak yer ararız, masa üstüne çıkarız. En azından iğreniriz. Bu durum elbette bir fobidir. Peki bir hastalık mıdır? Belki. Eğer bu fobimiz bizim yaşamımızı etkilemeye başladıysa, bize zarar vermeye başladıysa ruhsal bir bozukluktur. Eğer evin kadını, hamamböceği görür endişesiyle mutfağa giremiyor, yemek yapamıyorsa. Dikkat ederseniz kullanılan sözcük “bozukluk”tur; psikiyati “hastalık” sözcüğünü kullanmamayı tercih etmektedir. Yoksa yaşamın bir alanında, hepimizin, yaşamımızı pek etkilemeyen bir fobisi hatta fobileri vardır. Her yüz kişiden 2-3’ü bozukluk düzeyinde fobi sahibidir. Aklınıza gelebilecek her nesne için fobi söz konusu olabilir, uzmanlarca yüzlerce fobi tanımlanmıştır. Genellikle geç çocukluk döneminde başlar. Kadınlarda erkeklerin iki katıdır.

Fobiler, anksiyete (bunaltı) bozukluklarından biridir. Diğerleri herkesçe bilinen panik bozukluğu veya atağı, bir diğeri obsesif kompulsif bozukluktur.

Anksiyete, bedensel belirtilerle birlikte ortaya çıkan, şiddetli korku ve dehşet hissini tanımlar. Bu sırada, otonom sinir sistemi işlevleri artar. Bilinen korkuda, bilinen bir nedene, yaşamı tehdit eden bir dış tehlikeye verilen duygusal yanıt söz konusudur. Otomobilde hızla giderken, çok riskli bir durumda duyduğumuz kötü hisler olağan korkuya örnektir. Bunaltıda ise, bir benzetme ile, hiçbir görünür neden olmadan, benzer duygunun hissedilmesi söz konusudur. Bunaltıdaki nedensiz korku hissi, ölümcül bir trafik kazasına uğramak üzere hissedeceğimiz korku ile eşdeğer görülmelidir. Gerçekte, anksiyetede de bir tehlike algısı vardır; ancak bu dışarıdan gelen, yaşamı tehdit eden bir tehlike değildir. Tehlike algısı, hedef olarak benliğe yönelmiştir. Anksiyeteyi, gerçeklik ilkesine göre çalışmakta olan benliğimiz yaşamaktadır. Benlik, bu bunaltıdan kurtulabilmek için savunma düzeneklerine başvurur. Bu savunma düzenekleri, sorunu çözemediğinde, veya sorunu çözmede yetersiz kaldığında, anksiyete bozukluklarından biri, mesela fobi ya da birden fazlası, mesela panik bozukluğu ortaya çıkar.

Özgül anlamda olmasa bile, kişinin toplumla ilişkilerini yakından etkileyen başka bir fobi daha var; sosyal fobi. Kişinin toplum içinde bulunduğu durumlarda gösterdiği mantıksız korkudur. Toplum içinde söz alıp konuşamaz. Kendisine söz düşecek diye korkar. Bu korkuların altında, başkalarının yanında küçük düşeceği, utanç duyacağı bir duruma düşeceği endişesi yatar. Böyle bir rahatsızlıkta, kişi, başkalarıyla etkileşimde bulunmasını gerektiren her türlü durumdan kaçar ve bunun sonucu olarak  toplumsal etkinlikleri de zorunlu olarak azalır.

Sosyal fobi, sanılandan daha yaygındır. Yaşam boyu yaygınlığı, %3-13 arasında değişmektedir. Çoğunlukla ergenlik döneminde başlar.

Sosyal fobisi olan kişilerin birinci dereceden akrabalarında, aynı rahatsızlığı gösterme riski, sosyal fobisi olamayanlara oranla daha yüksektir. Başka ifadeyle, sosyal fobi bazı ailelerde daha fazla görülmektedir. Burada, sosyal fobinin oluşumunda, kalıtımsal etkenler yanında çevresel etmenlerin de önem taşıdığı vurgulanmalıdır. Aşırı anksiyeteli, aşırı koruyucu ve kollayıcı anne-babaların çocukları, yeterli özgüven kazanamaz; sosyal fobi göstermeye yatkın olurlar.

Fobiler, tedavi edilebilir durumlardır.

 

YALAN, ASLA OLMAMASI GEREKEN

 

Bu şeker bayramında, ailenin büyüğü olarak umduğunuz ziyaretleri alamadınız. Bunu fark eden kötü kalpli komşunuz, laf arasında bunu ima etti. Hemen savunmaya geçersiniz, bekledikleriniz geldi, gelmeyen oğlunuz yurt dışında vb. Komşunuzun densizliğine karşı kendinizi, egonuzu savunmak durumdasınız. Ama niye, çok basit, çok masum da olsa yalan söyleyesiniz. Kendinizi yalan söylemeden de savunabilirsiniz.

Daha masumu, diyelim caddeden geçerken, yol üstündeki lokantada yemek yemekte olan samimi ama yoksulca arkadaşınızı görüyorsunuz. O da sizi çok seviyor ve memnuniyetle sizi yemeğe davet ediyor; elbette hesabı ödeyecek. Karnınız aç ama arkadaşınıza yük olmak istemiyorsunuz, biraz önce karnınızı doyurduğunuzu söylüyorsunuz. “Hadi yemek yiyeyim ama hesabı ben ödeyeceğim” deseniz bu defa arkadaşınız gücenecek. Gene doğru olanı yapın derim, arkadaşınız sizi yemeğe davet ettiyse sonucuna da katlanmaya hazır demektir, ayrıca daha sonra arkadaşınızın fedakârlığını bir şekilde telafi de edebilirsiniz.

Sevdiğiniz bir arkadaşınızın morali bozulmuş, besbelli teselliye ihtiyacı var. Öyle düşünmediğiniz halde çok formda olduğunu söylersiniz. Doğru mu, yalan söylemekten başka yol bulamaz mısınız? Bulmalısınız derim.

Arkadaşınızın morali bozuk değil, teselliye de ihtiyacı yok. Siz iltifat etmek istiyorsunuz ve saç kesiminin ne kadar güzel olduğunu söylüyorsunuz, hiç de öyle düşünmediğiniz halde. Masum gibi görünüyor. Yoksa siz arkadaşınıza rüşvet mi veriyorsunuz, iltifat uğruna söyledikleriniz bir tür rüşvet; hani o da size benzeri rüşvetler versin; al gülüm ver gülüm. Yani açıkçası kendi menfaatimiz için yalan söylüyoruz ya da doğruyu söylemiyoruz.

Örnekleri istediğiniz kadar artırın. Böyle küçük, masum, beyaz yalanlar meşru mudur? Hayır derim; “Doğrucu Davut olmanın gereği yok, doğru söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar” dediğinizi duyar gibiyim, olsun.

Ünlü paradoksal öyküdür? Eli bıçaklı katil, kovaladığı kurbanın hangi yola saptığını soruyor, siz görmüşsünüz, doğruyu söyleyip kaçtığı yolu gösterseniz masumu kesecek. Bu örnekte yalan söylemek zorunlu mu, ya da meşru mu? Neyse bu sorunu kimse yanıtlayamamış. Ben olsam doğruyu söylemezdim.

Bir de masum görünse de gereksiz yalanlar var. Arkadaşınız elbisenizi beğendiğini söylüyor, açıkça veya dolaylı değerini soruyor, ona aldıysanız yirmi rakamını telaffuz ediyorsunuz. Gene egonuzun takviyeye ihtiyacı var öyleyse. Özgüveniniz eksik, şişinerek özgüveninizi şişirmeye çalışıyorsunuz, başka yol arayın ve bulun derim.

Bakınız, artık beyaz, masum yalanlar pembeleşmeye başladı. Ardından yüz kızartıcı kırmızı yalanlara dönüşebilir. “Bizim oğlan komşunun oğlundan çalışkandır, akıllıdır” dersiniz, oysa bilirsiniz ki durum tam tersidir. Kendi oğlunuzun gururunu kurtarayım derken komşunun gururunu yerle bir ediyorsunuz, olmadı.

Yalana başlayan, beyaz, pembe, ardından kırmızı yalan derken en habis yalanlara doğru dörtnala yol alıyor demektir. Kendimize güvenimizi meşru yollarda arayalım. Başkasınız özgüvenini çiğneyerek kendi özgüvenimizi artırmaya çalışmayalım derim, bizin çok önem verdiğiniz bir gururunuz varsa, karşınızdakinin de olduğunu unutmayalım derim.

 

PANİK ATAĞI ve BOZUKLUĞU

 

Panik (panic) İnglizce bir sözcük; ürkü, telaş, ani ve şiddetli korku anlamına geliyor. Bütün dünya dillerine, güzel Türkçemize de girmiş. Atak (attack) da saldırı, kriz demek. Her ikisi de isim; mesela Baba evi gibi. Böyle bir isim tamlamasına ‘baba ev’ diyemezsiniz. O halde doğrusu, çoğu zaman söylendiği gibi ‘panik atak’ değil, ‘panik atağı’. Ama maalesef doğrusu daha az kullanılıyor. Hadi cahillik demeyelim; bir tür dil tembelliği işte.

Daha eskiye gidilirse, eski Yunanca Panicos’dan gelir panik sözcüğü. Hepimizin bildiği gibi, her tarafı kıllarla kaplı, keçi ayaklı, iki boynuzlu pagan tanrısıdır Pan. Korkunç görünümlü ve korkunç sesli. Eski Yunan / Roma mitolojisine göre, ormanda bir göründü mü, hele bir kükredi mi korkunç sesiyle, büyük-küçük, cesur korkak, tüm canlılar kaçacak delik ararmış.

İşte Panik Atağı böyle bir korkudur. Hekimlikte adettir; bir hastalık ele alındığında madde madde belirtileri sıralanır. Günümüzde artık internet var, girersiniz aradığınız sözcüğü veya kavramı, onlarca internet sitesi aradığınız bilgileri önünü getirir. Bu nedenle belirtilerini saymaya kalkışmaya gerek yok. Şiddetli bir korku, aniden geliyor. Korku, dehşet hissi öyle ağır ki, kişi birkaç dakika içinde öleceğini sanıyor; kalp krizi olabilir, beyin kanaması olabilir. Bazen kıpırdayamayacak kadar halsiz oluyor ama yatakta kıvranıyor, çoğu zaman dışarı fırlıyor, hastane arıyor canını kurtarmak için. Bu tanım Panik Atağı’dır. Kişi arada, diyelim birer ay ara ile birkaç panik atağı yaşar, ortalama 20–30 dakikada kendiliğinden geçer. Ama bu defa kişide, panik atağı yaşamadığı durumlarda da bu krizi tekrar yaşama endişesi ortaya çıkar. Bu sürekli bir durumdur ve kişinin yaşamını engellemeye başlar. Düşünün, size ölümcül gelen birkaç kriz geçirmişsinizi, sürekli aynı krizi tekrar yaşamaktan korkuyorsunuz, hastaneden uzak kalırım diye pikniğe çıkamıyorsunuz, misafirlikte kriz geçirme korkusuyla bir dostunuzu ziyaret etmekte zorlanıyorsunuz.

Kişinin yaşadığı korku ve dehşet hissini, acizlik duygusunu anlatmak güç, ancak yaşayanlar bilebilir, bir de sık sık tanık olanlar. Tek teselli verici yanı, bu krizlerin 20–30 dakikada kendiliğinden geçiyor olması. Daha önemli teselli edici tarafı tedavisinin mümkün hatta kısmen kolay olmasıdır. Özellikle son on yıllarda geliştirilen seçici serotonin düzenleyici etkisi ağır basan antidepresan ilaçlarla ve elbette iyi bir hekim-hasta işbirliği ile.

Bugün bu hastalık herkesin dilindedir. Böyle oluşu yaygınlığının, çok görülmesinin kanıtı olmalıdır. Her dört kişiden birinin yaşamının bir döneminde bu hastalığı yaşayacağı bilinir. Dahası, kadınlarda, erkeklerin 2–3 katı görülür.

Gariptir, hastalık elbette ki başka adlarla da olsa yüzyıllardır bilinmesine rağmen, panik adıyla anılması 25 yıllık geçmişe dayanır. Gündemi iyice doldurması 10 yıllık öyküdür. Dahası, şehirde yaşayanlarda daha çok görülür. Benim gibi psikiyatri geçmişi kırk yıla dayanan hekimler bu hastalığın eskiden bu kadar gündemde olmadığını iyi bilirler. Bu demektir ki, birkaç on yılda bu hastalığın görülme sıklığı artmıştır veya en azından bu hastalığa verilen önem artmıştır. Belki hızlı iletişim olanakları, daha hızlanmış yaşam, kentleşme, ileri teknoloji, hastalığı ve/veya hastalığa verilen önemi artırmaktadır. Belki tedavi olanaklarının artmasıdır bunun nedeni.

 

STRES; ONSUZ DA ZOR, ONUNLA DA

 

Kimine göre, stres, varlığımız için dışardan gelen bir tehdittir. Yaşamımızın sıkıntıları, dertleri, çilesidir. Bu anlamda stres, pasif bir kavramdır ve bizim etki alanımızdaki bir durum değildir. Çoğumuzun iş yaşamındaki zorluklar, finansal sorunlar, çocuklarımız hakkındaki endişelerimiz, streslerimizden birkaçıdır. Bazıları ise stres derken, zaman zaman sıkıntı ile gelen nefes darlığını, kalp çarpıntısını, mide ağrısını ya da mide kasılmasını, yorgunluk durumunu, bütün bunların sonucunda demoralize ruh halini kastetmektedir. Stresin bugünkü tanımı ise daha fazlasını içermektedir.

Yaşamımızı bir oranda tehdit eden dış olaylar, bizim için bir fizik yüklenmedir ve organizmamız bu zorlanmaya bir biçimde yanıt vermeye çalışır. Ancak organizmamızın verdiği yanıt da ayrı bir sorun oluşturur. Organizmanın, kendini zorlayan durumla baş etmeye çalışırken gücünün nihayet bir sınırı vardır ve güç tükenebilir. Bu durumda organizma inişe geçmiştir, daha açık söyleyişle muhtemelen bir hastalık ortaya çıkaracak demektir .

Karlı dağ yamacındaki kaloriferli evimizde oturduğumuzu düşünelim. Nasılsa kalorifer bozulur, başka ısınma aracımız da yoktur. Oda sıcaklığı eksi 10 dereceye düşer ve elbette üşürüz. Ya üst üste battaniyelere sarılır, bir köşeye sineriz ya da sürekli hareket ederek bedenimizi ısıtmaya çalışırız. Hangi yöntemle olursa olsun, stresle baş etmeye çalışırken yorgun düşeriz, sinirli oluruz. Bu durum organizmamız için bir stres, bir zorlanmadır. Bedenimiz gene de 36,5 santigrat olan sıcaklığını muhafaza etmeye çalışır. Dışarıdaki soğuk zorladıkça, organizmamız, sırası ile bütün rezervlerini devreye sokar. Üşümeye, titremeye, ısınmak için salonda koşmaya, hoplayıp zıplamaya başlarız. Sonunda bedenimiz yorulur, vücut ısımız düşmeye başlar. Artık hastalandık demektir. Başka çaremiz kalmadıysa donarak ölürüz. Elbette her stres böyle acıklı bir biçimde sonlanmaz; organizma, zorlayıcı nedene karşı bütün gücüyle savaşır. Savaşma gücü yoksa stresten kaçmayı dener. “Savaş veya kaç” canlının strese verdiği ilk yanıttır ve amacı canlılığı korumaktır.

Daha kötüsü, stres karşısında canlının ne savaşacak ne de kaçacak gücü bulamamasıdır. Bu canlı için tehlike demektir. Bir ordu düşmanla karşılaşırsa savaşır, eğer gücüne güvenemezse geri çekilir veya kaçar. Eğer kaçamıyorsa mutlaka savaşır; kazanır veya kaybeder. Kaybetmeye yöneldiyse, bütün yedek kuvvetlerini savaşa sürer; bu da yetmezse düşman tarafından esir alınır. Stres karşısında canlının durumu da böyledir. Stresten kaçabilirse kaçar. Kaçamazsa savaşır, yener veya yenilir. Yenilmesi hastalık demektir.

Çevremizdeki dünyanın giderek artan hızı içinde, karşımıza çıkan her türlü sorunla başa çıkmaya çalışırız. Ancak tüm gayretlerimize rağmen sıkıntılarımız bitmez, sıkıntılarımızın birini çözerken başka bir sıkıntı ortaya çıkar. Bu koşturmaca içinde, aile fertlerimizin, iş arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını ya da taleplerini karşılamaya çalışırken bir yetersizlik, güvensizlik duygusuna kapılırız. Böyle bir durumda stres altındayız demektir. Gücümüz tükendiğinde ise streslenmişiz demektir.

Bu durumda içinde bulunduğumuz stres, ne savaşabileceğimiz ne de kaçabileceğimiz düşmanımız olmuştur. Dış olaylar kontrolümüz altında değildir ve bedenimizin içgüdüsel, irade dışı yanıtlarının üstesinden gelemeyiz.

Ancak stresi böyle görmemeliyiz. Stres, yöntemini bilmek koşuluyla korunabileceğimiz bir düşmandır. Ancak bu bakış açısına sahip olursak, stres ile baş etme gücüne sahip olabiliriz. Örnekleyecek olursak, bir zorlanma karşısında, kalbimiz rahatsız edici bir hızla çarpmaya başladığında, bedenimizin bir yerlerindeki şalteri indirip çarpıntımızı giderme şansına sahip değiliz. Ancak gene de yapabileceğimiz, uygulayabileceğimiz, üstelik birden çok çare vardır ve ararsak bu çareleri buluruz ve öğreniriz. Bu, stresle baş etmeyi öğrenerek sağlığımızı koruma ve daha iyi sağlığa ulaşma yöntemidir.

Yaşam olaylarının, ruhsal bozukluk ortaya çıkardığı ya da geçirilmiş ruhsal bozuklukları alevlendirdiği; ruhsal bozukluk konusunda yatkınlığı olan kişilerde de ruhsal bozukluğun ortaya çıkışını tetiklediği, tıp tarihinden bu yana bilinir. Aynı biçimde, stres, genel başlık olarak adına "psikosomatik bozukluk" dediğimiz hastalıkları ortaya çıkarmakta ya da belirtilerinin artmasına yol açmaktadır. Örneklemek gerekirse, hipertansiyon, mide ülseri, çoğu cilt bozuklukları gibi hastalıklar, bedensel bir hastalık olmakla birlikte, oluşumunda ruhsal nedenlerin, streslerin etkili olduğu bilinmektedir. Kişinin ruhsal sağlığını etkileyen yaşam olayları, genelde olumsuz niteliktedir. Eşten ayrılma, işten atılma, işsizlik, yakınların rahatsızlığı ya da ölümü, iflas etme, haksızlığa uğrama, hastalık geçirme gibi yaşam olayları örnek verilebilir. Çok daha az olasılıkla, ilk bakışta kişi için olumlu görünen bir olay, mesela piyangodan yüklü bir para çıkması da bir hastalığı tetikleyebilir.

Stresle baş edebilmek için öneriler

Tekrar vurgulamak gerekirse, stres durumunda organizma gerginlik içine girmektedir. Böyle bir durum ise organizma için yorucudur ve sonucu hastalık olur. Bir ordunun sürekli alarmda kalması nasıl ki olmaması gereken bir durumsa, organizmanın da bu alarm durumundan en kısa zamanda kurtulması gerekir. Organizma ya savaşacak ya da stressör etkeninden kaçacaktır. Ama kaçmak çoğu zaman mümkün değildir; o halde organizma başka çareler üretmek zorundadır

Stres konusunda hepimizin başvurabileceği, birden çok fazla çare, koruyucu ve tedavi edici teknikler mevcuttur. Bunlardan başlıcaları,

  1. Hayata karşı olumlu bir tutum benimseyin,

  2. Her şeyi kontrol edemeyebileceğinizi kabul edin,

  3. Gevşeme tekniklerini öğrenin ve uygulayın.

  4. Düzenli olarak egzersiz yapın,

  5. Sağlıklı ve dengeli beslenin,

  6. Yeterince uyuyun ve dinlenin,

  7. Stresinizi azaltmak için alkol ve/veya sigaradan yardım beklemeyin; sigara ve/veya alkole sığınmayın.

  8. Sosyal bir çevre edinin,

  9. Zamanınızı etkili şekilde kullanmaya çalışın.

 

 

DİYET YETERLİ Mİ? 

            Medyamızda arada çok iyi şeyler görmeye başladık. Sayfalarca, iştah açan yemek görüntüleri eşliğinde, kilo vermeye yönelik diyet tarifleri, Ali’nin diyeti, Veli’nin diyeti…

Güzel olmasına güzel, yararlı olmasına yararlı ama yeterli mi? Hayır.

Hangi diyeti yaparsanız yapın, yetmez. Önce bir iki kilo verirsiniz, sonra kilonuz yerinde sayar sonra bazen yavaştan kilo almaya bile başlarsınız, diyet yaptığınız halde. Ya da altı ay çok sıkı diyet yapar altı kilo verirsiniz, sonra gene alısınız, bir kısır döngünün içinde bulursunuz kendinizi. Kilo vermek o kadar basit, kolay olsaydı, herkes tığ gibi olurdu.

Öyleyse yanlış nerede? Birincisi, sürekli rejim yapmak, kilo vermek istiyorsanız, aç kalmak demektir bu, zorlanırsınız, açık deyişle stres altına girersiniz, yorulursunuz ve diyeti bırakısınız. Bırakmasanız, bu defa vücudunuz yanlış alarm içine girer; “maden ki vücudun sahibi yemek yemiyor, demek kıtlık var, o halde ben iyisi mi az yakayım” demeye başlar vücudunuz, metabolizmanız düşer. Boşuna diyet yapmış olursunuz, vücudu yavaşlamış, ağılaşmış bir kişi olursunuz, diyet yaparken kilo almaya başlarsınız.

Bazen karşınıza, iştah kesici ya da kilo verdirici ilaç tavsiyesi çıkar. Bu satırların yazarı, neredeyse kırk yıldır hekimlik yapmaktadır ve hekimlik yaşamı boyunca birçok, kurallı veya kuralsız, iştah kesici, kilo verdirici ilaç kullanımına tanık olmuştur. Kilo verdirme amaçlı kullanılması tavsiye edilen veya tavsiye edilmediği halde bu amaçla kullanılabilen ilaçların hemen tümü ya zararlı ya yararsız çıkmıştır, bir bölümü zararı ortaya çıkınca yasaklanmıştır. O halde kilo vermek için ilaca sığınmak boş bir hayal olmaktadır. Başka ifadeyle söylemek gerekirse, kilo vermenin de bir bedeli vardır ve bu bedeli ödemeniz gerekir.

Açıklıkla belirtmek ve kabul etmek gerekir. Kilo verme amaçlı ilaç kullanımı çoğu zaman zararlıdır. Az yemek elbette bir sağlıklı davranıştır ama yeterli değildir. Formda kalmak, kilosuz olmak istiyorsanız egzersiz yapmanız gerekir.

Aşkın bile kanunu olduğuna göre egzersizin de kuralı vardır. “Ben her gün hareketli yaşıyorum” derseniz olmaz, “arada halı sahada futbol oynuyorum” derseniz gene olmaz. Egzersiz demek, hemen ger gün, en az yarım saat, haftada en az beş gün, adalelerin ritmik ve yoğun olarak çalıştırılmasıdır, öyle ki, kalbiniz 70 yerine yaşınıza göre 130-140 atmaya başlar, terlersiniz, elbette yorulursunuz. Bir süre sonra, kondisyon kazanmaya başladığınızda yorgunluk geçer. O zaman istediğiniz gibi kilo vermeye başlarsınız, form kazanmış olmanız da ayrı kâr.

Burada olan, diyet yapmanın t-tam tersi. Diyet yaparken “kıtlık var” algısına kapılan ve az yakmaya başlayan bedeniniz bu defa hızlı çalışma refleksini benimser, metabolizma yükselir, birim zamanda 10 birim yakan vücut söz gelimi 15 birim yakmaya başlar ve zayıflarsınız, hem de sağlıkla ve aç kalmadan. Sonra hiç aç kalmadan kilonuzu da korursunuz..

Egzersizin daha pek çok yararı var. İsterseniz önümüzdeki aylarda da egzersiz üzerine yazmaya devam edelim ama kuru kuruya değil, egzersiz yapmaya da devam ederek.

 

TATİLDE STRES ATMAK YA DA STRES ALMAK

 

Her insan yanlış yapar; önemli olan az yanlış yapmaktır. Komşunuzun gönlünü almak için birkaç söz söylersiniz, aranız bozulur. Diyete başlarsınız fakat kilo alırsınız. Dinlenmek istersiniz, yorulursunuz.

Bizi bedensel olarak, ruhsal olarak yoran, toplumla uyumuzu bozan stresten kurtulmak için için elimizden geleni yaparız, bazen başarılı oluruz bazen yetersiz kalırız. Bazen ise yetersiz kalmak bir yana yanlış yaparız ve stresimizi artırırız. Örnekleyecek olursak, egzersiz stres konusunda en iyi ilaçlardan biridir. Ama egzersizi usulüne uygun yapmazsak, stresten kurtulmak bir yana, daha da streslenmiş oluruz. Açlıktan halsiz düştüğümüzde yemeği fazla kaçırınca daha da yordun düştüğümüz gibi.

Tatil yapmak elbette keyiftir ama doğrusu dinlenmektir. Bu nedenle, çalışmayan fakat varlıklı olduğu için devamlı tatildeymiş gibi yaşayan kişinin tatil yaptığından söz edilmez. Onun için de tatil genellikle çalışmanın zor olduğu aylarda yapılır,  Amaç dinlemektir, amaç yılın yorgunluğunu atmaktır. Başka deyişle, biriken streslerimizden bir nebze kurtulmak ve gene de varlığını sürdüren streslerimizle başadecek gücü kazanmaktır.

Herkesin tatile çıkma lüksü yoktur. Gene de yıl boyunca çalışıp tatile çıkabildiysek, ne yapacağız? Yorulduk deyip yan gelip yatacak mıyız. Oturarak, yatarak mı dinleneceğiz? Hayır, hayır. Sakın.

Tatilde belki daha çok yorulacağız. Daha az uyuyacağız. Ama dikkat, midemizi daha az yormamız gerekir. Zihnimizi de daha çok yorabiliriz. Yeter ki günlük konularımızın dışında bir konu olsun, işimiz matematikse ve yıl boyunca rakamlarla uğraşmaktan kafamız şiştiyse tatilde bilmece çözebiliriz. Yöneticiysek, tatilde elimize kazma kürek alıp bahçe düzeni yapabiliriz. Dinlenmekten amaç bedenen ve zihnen hiçbir şey yapmamak değil, bedenen ve zihnen her zaman yaptığımızın dışında bir şeyler yapmaktır.

Eğer aksini yaparsak, tatil biterken içimizi bir sıkıntı basar, işe başlayacağız ama nasıl başlayacağız? Tatilde dinlenmek bir yana hantallaşmış, tatil yaparken dinlenmekten yorulmuş oluruz. Bir öykü ya da fıkrada, adam, komşusu postacının tatilde şehri dolaştığını görmüş. Sormuş, “komşum sen her gün bu sokaklarda mektup dağıtırsın, şimdi tatilde niye aynı şeyi yapıyorsun?” Cevap, “yok yok şimdi şehri dolaşıyorum ve keyfini çıkarıyorum” olmuş.

Öyleyse tatile dinlenmek için çıkalım, dinlenmekten amaç bedenen ve zihnen yorulmamak değil, bedensel ve ruhsal enerjimizi hoşlanacağımız alanlarada harcamak olmalıdır; amaç da tatilde stres almak değil stres atmak.

 

SICAKLAR ve PSİKOLOJİMİZ

Biyolojide ritm esastır, rastgele ağaç dalının yapraklanması bile esaslı bir ritme sahiptir. Yirmidört saatlik ritmimiz de önemlidir; bu düzen içinde uyur, uyanır, yaşamımızı sürdürürüz. Arkası yıllık ritmimizdir. Bazı hayvanlar kış uykusuna yatar, çoğu ağaçlar sonbaharda yapraklarını döker, ilkbaharda tekrar ve daha güçlü yeşerir.

Biyolojimiz belli koşullara bağlıdır, bu koşulların dışına çıkılırsa ruhsal ve bedensel anlamda canlı organizma zorlanır, hepimizin bildiği stres. Zorlanma demek, ruhsal yaşamımız anlamında konuşursak, ruhsal gerginlik, tahammülsüzlük, heyecan, yorgunluk demektir. Stresimiz devam ediyorsa, sonu canlı organizmanın rahatsızlanması, hastalanmasıdır.

Gelelde gündüz sıcak, geceler serindir. Tersini düşünürsek günlük saatimiz, ritmimiz bozulur, en azından rahat uyuyamayız. Gece çalışıp gündüz uyuyanlar için de aynı sorun geçerlidir.

İnsan, yaşadığı coğrafyaya uyum gözterir. Bu coğrafyanın dışına çıkar, mesela bir Norveçli, Afrika sıcağında yaşamaya başlarsa büyük zorlanma içine girmiş olur.

Şimdi konumuza gelelim. Ülkemiz en azından yarım yüzyıldır görülmemiş sıcak günleri yaşıyor. Canlı yapınının uyumu açısından da çok önemli zorlanma içine giriyor. Bu sorunun bir dizi sağlık sorunlarına yol açabildiğini bilmemiz ve ona göre davranmamız, önlem almamız gerekir.

Aşırı sıcakta, güneşte biraz fazla kalırsak, bir buzdolabi gibi çalışıp vücut sıcaklığını 36-37 derecede sabit tutmak zorunda kalan organizma aşırı yorulur, terleme ile su kaybeder, kalbimiz başta aşırı zorlanır. Eğer kalbinizde bir rahatsızlık varsa veya biraz yaşlıysanız hayatınız bile tehlikede olabilir. Başınız açık ve güneşte kaldıysanız, güneş çarpması, beyin ödemi oluşabilir; ağır bir durumdur. Hafif güneş çarpmalarında bile şaşkınlık, konsantrasyon bozulması, ajitasyon gibi ruhsal belirtiler ortaya çıkar.

Güenş çarpmasına uğramasak bile aşırı sıcaklar, hem beden, hem ruh sağlığımız için yoğun bir stres oluşturur ve genel stres belirtileri ortaya çıkarmamıza yol açar. Sinirlilik, moralsizlik, yorgunluk gibi. Bu stresle savaşmak için sıcak günlerde, elimizden geldiğince sıcaktan uzak kalmalı, bir yolunu bulup serinlemeli, aşırı yorulmaktan kaçınmalı, az kalori, bol sıvı almalıyız.

Belki daha önemlisi, sıcakların uzun vadeli etkisi, canlının yıllık ritminin bozulmasıdır. Yaz erken gelmiştir, bahar kısa sürmüştür, kış ılık geçmiştir. Başta depresyon olmak üzere, ruhsal bozukluklar içinde önemli yer tutan duygulanım bozuklukları, böyle bir ortamda kolaylıkla tetiklenir. Zaten bu rahatsızlıklar bir orande mevsim takip eder; başka deyişle, özellikle mevsim değişikliklerinde ortaya çıkma eğilimindedir. Aşırı sıcaklar, doğrudan bu ruhsal bozukluklara yol açmasa bile nükslere veya mevcut belirtilerin artmasına yol açar.

Sonuca varmak istersek, sıcağın doğrudan etkisi, uzun süreli etkisi, bedensel sağlığımız için olduğu kadar ruhsal sağlığımız için de önem taşır. Ancak bu konuları tartışırken, kaçınılmaz olarak ağırlığını hissettiren küresel ısınmanın küresel sonuçlarını da gözden kaçırmamamız gerekir. Konuya böyle bakınca, bu söylenilenler sadece kısa süreli taktiklere dikkati çekmek anlamına gelir. Uzun vadeli stratejilerde dünyamızı ve elbette yaşamlarımızı, özellikle çocuklarımızın yaşamlarını kurtarmaya yönelmeliyiz.

 

TOPLU GEZİLERDE NE KADAR MEDENİYİZ?

 

Çok değil, 20 yıl önce yolculuğa çıksanız, otobüs, şehir garajından zamanında kalkmazdı, 10 dakika, çeyrek saat, hatırlı bir müşteri binecekse yarım saat beklerdiniz. Şimdi öyle değil, otobüs garajdan dakikası dakikasına kalkıyor, terminal yönetimi bu uygulamayı sıkı şekilde denetliyor. Böyle bakınca şehirlararası yolculuklarda medenileştik diyebiliriz.

Dört günlük tatile çıkıyorsunuz, İzmir’den sabah 8.00’da hareket. Mümkün mü, bir yolcu gelmiyor, biraz tedbirlisi, üstelik görevliye telefon ediyor, ‘uyuyakalmışım, azıcık gecikiyorum!’. 39 kişi geciken yolcuyu bekliyor. Yolda mola veriliyor, 20 dakika; birkaç yolcu kafede keyfine devam ediyor, 20 dakika gecikiyorsunuz.

Sonuçta, kurala uyanlar, dakik olanlar, zaman kavramına sahip olanlar, disiplinli olanlar cezalandırılmış oluyor. Elbette aynı zamanda kişilik meselesi, güvenilir olma meselesi. Bekleyen yolcular, kınayan gözlerle 39 kişiyi 20 dakika bekleteni, açıkçası 39 kişinin yirmişer dakikasını çalan kişiye bakıyor. O ise farkında değil, belki farkında da umurunda değil, sırıtarak yerine oturuyor. Büyük ihtimalle sonraki molada da aynı davranışı gösterecek. Bu da bir kişilik ama öyle güvenilir bir kişilik olamaz; baştan seçme şansınız olsa, birlikte yolculuğu kabul edeceğiniz bir kişilik değil.

Randevuya sadık olma, medeni olmadır. Eğer kişi medeni değilse nedir? Medeni olmanın aksi medeni olmama, daha genel bakarsak vahşi olma anlamına geliyor. Kelimenin aslına inersek Medeni, Arapça Medineli, Medine’de yaşayan, kentli anlamına geliyor; Medine zaten kent demek. Bunun aksi, bedevi olma, dağlı, göçebe.

Uygarlık gelişimine bakarsak, önceleri insanlar göçebeydi. Sonra köyler kurmaya başladılar. Bu yaşamda zaman, mesafe kavramı muğlâktır. ‘öğleden sonra kahvehanede buluşalım’. Saat 12 mi, 14 mü belli değil. ‘Tarla ne kadar uzakta’, ‘taa orada’, 550 metre mi, iki kilometre mi belli değil.

İnsanlar kentlerde yaşamaya başladıkça yaşama kuralları daha bir belirginleşti, kurallar sıkılaştı. Artık saat diye bir kavram var, uzaklık denince 100 metre, bir kilometre var.

Konuya tarihsel gelişim içinde baktığımızda, insanların önceleri bedevi olduğunu sonra kentleşerek medeni davranışlara yöneldiğini görüyoruz; özetle bedeviyet gelişip gelişip değiştikçe medeniyet ortaya çıkıyor.

Öyleyse, bir seyahatte, otobüs saat 8’de kalkacaksa, zamanında hazır olan medeni, geciken bedevi oluyor. Ama insanoğlu zaaflıdır. Hazırlanmayı ağırdan alabilir, gecikebilir. Eğer öyleyse bunun bir bedeli olmalıdır. Avrupa’da benzer bir geziye katılırsanız, elbette elde olmayan nedenlerle veya insani zaafla geciken gene olur ama çok az sayıdadır. Otobüs zamanında kalkar, geciken bedelini öder; ya alelacele taksi tutar yetişir ya da parasını ödediği geziye katılamaz.

Toplumlar durduk yerde medeni olmuyorlar veya olamıyorlar. Bunun yolu, kurallı yaşamaktır. Şehirlerarası terminallerde nasıl otobüsler zamanında hareket etmeye başladılarsa, turizm şirketleri aralarında anlaşıp bu kuralı uygulayabilir be uygulamalıdır, o zaman aramızda medeni olmayanlar varsa, mecburen medeni olurlar.

 

TELEVİZYON TUTKUSU

 

            Milletçe televizyon tutkumuz malum. Başlıca sebebi sanırım tembelliğimiz. Kitap okumak varken, güzel sohbetler varken, müzik dinlemek varken, düşünmek varken kolayına kaçıyoruz. Sonra hızımızı olamıyoruz, kaliteli filmler, kültür programları, tartışmalar varken hepsini bırakıp, seyri kolay, ama bize hiçbir katkıda bulunmayan, zihin tembeli yapan, arabeskleştiren, davranışlarımızı olumsuz etkileyen dizilere yöneliyoruz. Söz gelimi, otuz televizyon kanalımızda beşerden, günde yüzeli diziyle karşı karşıyayız.

Tv bir uygarlık aracıdır, olmazsa olmaz. İyi ve gerekli olan ne varsa, aşırı tüketildiğinde, elbette sakıncalar doğurmaya başlar; tv de öyle.

            Öyle ki, sürekli tv izlemenin, özellikle dizi izlemenin evlilik uyumunu, hatta cinsel uyumunu tehdit ettiği iddiaları öne sürülüyor. Eşlerden biri, yatma saati geldiğinde “saat 02’de falan diziyi izlemeden yatamam” diye tutturuyor. Genelde olmasa bile özelde olabiliyor. O zaman dizi izlemeyen eş ne yapmalı?

Bir çiftin beraberliği, fikir olarak, davranışlarda, duygularda, anlaşma demektir, aynı zamanda yaşamın çok geniş alanlarında, ortak paydaları bulma, bunlar olamazsa karşılıklı taviz verme demektir. Kerevizi çok seviyorsunuz ama partneriniz kokusuna bile tahammül edemiyor, o zaman evde kereviz yemekten vazgeçeceksiniz, ne kadar çok severseniz sevin. Partneriniz tv istemiyorsa ve bunda ısrarlıysa zaten yapacağınız başka şey kalmamış demektir.

Tv dizilerimiz hakkında olumlu düşünmek mümkün değil hatta çok olumsuz düşünmek gerekir. 20 yıl önce Brezilya dizileri derdik, biraz küçültürcesine. Şimdi maşallah günde yüzden yazla dizi yayımlanıyor, durmadan tekrarlanıyor ve Brezilya’yı çoktan geçtik, ikiye, üçe katladık. İnsan tv karşısında zaman kaybediyor, o halde bir kazanımı olmalı. Haberleri izlersiniz, dünyadan haberdar olursunuz, kültür programlarını izlersiniz, kendinizi geliştirirsiniz. Sanat eserlerini izlersiniz, estetik duygularınız gelişir. Böyle yaşamı çok daha dolu yaşamış olursunuz.

Dizi izleyince üç ay sonra aklınızda ne kalır, hiçbir şey. Kaybettiğiniz zaman ayrı zarar. Dahası, kötü paranın iyi parayı kovduğu gibi, kötü, değersiz, yabancılaştırıcı, geriletici dizileri izlediğinizde ruhen ve bedenen geriye gidiyorsunuz demektir. Medeni olma vasfınız giderek azalıyor ve bedevi olma vasfınız artmaya başlıyor. Aynen arabesk müzikte olduğu gibi. Diziler de iyi birkaçı hariç, hepsi arabesk nitelikte zaten, bizi uyanık hale getirmiyor tam aksine uyutuyor. Dizilerimizde maşalah aşiret hayatı, pusu kurma, şiddet, tabanca, ihanet, silah, hepsi bol bol var.

Tv vardır, bir gerçektir ve uygarlık aracıdır. Aşırıya kaçmamanın, hele hele sürekli dizi izlememenin yolunu aramalıdır. Tv yerine geçebilecek başka birçok enstrüman bulunabilir. Kitap da okunabilir. Sohbet de edilebilir. Müzik dinlenebilir. Ev dışında kültür faaliyetlerine, sosyal faaliyetler de katılmak gerekir. Açıkçası, tv ülkemize gelmeden ne yapıyorduysak öyle yaparız, gereği kadar tv izleriz, olur biter.

 

Baharla bİrlİkte doğaya uyum sağlayın...

Doğanın bir ritmi vardır. 24 saat içinde bir gece bir de gündüz yaşarız, organizmamız da hem bedensel hem ruhsal olarak bu ritme uyum gösterir. Bazılarımız sabah yeni bir güne uyanırken daha coşkuludur. Düşünün, gün yükseliyor, yavaş yavaş ortalık aydınlanıyor. Doğru yerde isek birdenbire kuşlar ötmeye başlıyor. Sokağa bakarsak işine gücüne giden insanları görüyoruz. Bazıları ise sabah kendine gelmekte zorluk çeker, yorgun olur, ancak akşam olunca kendine gelir ve gecenin geç vakitlerinde coşku duymaya başlar. Hangisi iyi derseniz elbette sabah coşkulu olma çünkü doğaya uygun olan bu.

Doğanın diğer ritmi yaz ve kış. Baharla birlikte havalar ısınmaya başlıyor, artık üşümüyoruz. Toprak uyanıyor, kırları, parkları, bahçeleri başta papatyalar, rengârenk çiçekler doldurmaya başlıyor. Meyve ağaçlarının dalları çiçekleniyor, yapraklanıyor. Kuşlar, böcekler kayboldukları yerden birden ortaya çıkıyor. Doğadaki bu gelişme bize de yansıyor ya da biz de zaten doğanın bir parçasıyız, kuşlar, çiçekler gibi. Biz de coşuyoruz, toprak gibi, çiçekler gibi, kuşlar gibi. Buraya kadar iyi, doğa coşuyor, siz de buna ayak uyduruyorsunuz.

Ne yazık ki bazen böyle olmuyor, bu da bir doğa kuralı. Bahar coşkusu çok aşırılara gidebiliyor, Doğada oluşan bu coşku insanda da  olumlu anlamda bir coşku ve heyecan getiriyor hayatımıza. Âşık olmak isteğimiz, çalışma gücümüz, bir sanatçının yaratıcılığı artıyor. Bahar insanın motivasyonunu, yaşama sevincini arttırıyor. Yaşama sevincinin artması ile üretkenlik artıyor, hatta cinsel istek ve güç de, duygusal bağlar da artıyor. İnsanlar doğadaki bu canlanmaya katılırken doğal olarak etkileniyor, monoton hayatımız birden bire doğayla birlikte canlanıyor. Böyle bir durum insanların hem bireysel hem de toplumsal ruh hallerini etkiliyor. Doğanın değişimlerinden birey olarak çok fazla etkilenmemek için onunla iç içe yaşamak gerekiyor.

Bazen de tam tersi oluyor. Bu mevsim geçişinde organizmamız iyi ayak uyduramıyor, dengeleri bozuyor. Kendimizi zinde hissedeceğimiz yerde yorgun hissediyoruz. Direncimiz kırılıyor. Soğuk kışta bile grip olmamışken havalar ısınınca nezle oluyoruz. Bahar rüzgârında oynaşan polenler bile bizi hasta ediyor, bahar nezlesi, bahar yorgunluğu. Ruh halimiz de buna eşlik ediyor, romantik sözlerle ifade edersek bahar hüznü.

İnsan yaşamının başka bir niteliği daha var, sağlık ve hastalık birbirini kovalıyor. Bahar hüznü aşırıya kaçabiliyor, tıp diliyle konuşursak bahar depresyonuna dönüşüyor, tedavi edilmesi gereken bir durum. Hastalık elbette iyi bir durum değil, ama hiç olmazsa çaresi var, tedavi edilebiliyor. Mevsim döngüsünün ruhsal hastalıklara yol açabildiği tıp tarihinin en eski dönemlerinden beri biliniyor. Depresyonunuz varsa baharda belirtileri artıyor, yoksa bile baharda nüksediyor. Depresyon bir duygulanım bozukluğudur, duygu deyince başlıca elem, keder, üzüntü, moralsizlik akla gelir. Depresyonda ise içe kapanıklık, dışarı çıkmama isteği, insanlardan uzaklaşma gibi belirtiler oluşur.

Bazen bahar depresyonunun tam tersi bir durum ortaya çıkabiliyor. Gene bir doğa kuralı, depresyon yön değiştiriyor ve tam zıddı belirtiler ortaya çıkıyor; neşe, keyif, coşku gibi ama olağan sınırların çok çok üstünde. Kişi düşünce, davranış ve duygularında çok aşırıya kaçıyor. Kişi geceleri uyuyamayan, çok keyifli ama aşırı sinirli, bağıran çağıran bir kişiliğe bürünüyor.

Demek ki, bahardaki coşkunluğu çok aşırıya kaçması ile “mani”, bahar yorgunluğunun çok aşırı kaçması ile “depresyon” ortaya çıkmış oluyor. Her iki durum da tedavi edilmesi gereken bir durum.

 

KISKANÇLIK, İNSANLIK TARİHİNİN KAÇINILMAZ SONUCU

 

Bugünün kıskançlığını anlamak için dünü iyi bilmek gerekir. Kadın erkeğini, erkek kadınını kıskanıyorsa ve bu anlayış evrensel bir nitelik taşıyorsa, insanın evrimine göz atmalıyız.

On bin yıl önce, insan türü mağaralara sığınmış, sıcaktan-soğuktan, vahşi hayvandan-böcekten korunmaya çalışarak yaşam savaşı veriyordu.

Korumak, ava çıkmak ve beslemek erkeğin göreviydi. Mağaranın erkeği, sabah erkenden, gıda sağlamak üzere ava çıkıyor, avlayabildiği hayvan, toplayabildiği ot ve meyvelerle mağarasına dönüyordu.

İnsan türünün var olmasını sürdürmek daha çok dişinin üzerine yıkılmıştı. Dişi, ayda bir döngülenen kadınlık hali, dokuz ay süren hamilelik, o zamana göre birkaç yıl süren emzirme nedeniyle ava çıkamıyordu. Üstelik hastalıklar ve tedavileri hemen hiç bilinmediğinden insan ömrü şimdikinin dörtte biri kadardı. Bu nedenle dişi, çok sayıda doğum yapmak, emzirmek ve çocuklara bakmak zorundaydı. Ava çıkamaya çıkamaya adaleleri de avcılık için gerekli olan gücü kaybetmişti.

Yaşamın birinci amacı, türünün devamını sağlamak kadar türünün evrimini sağlamayı da kapsıyordu. Yoksa türü diğer canlılardan geri kalmaya hatta yok olmaya mahkûmdu. Bu nedenle, türünü daha iyiye ulaştırmak, evrimini sağlamak için, erkeğin, en güzel, bedenen ve ruhen en sağlam dişiyi döllemesi, ondan çocuk sahibi olması gerekiyordu. En iyi dişiyi bulmak için kendisi de en güçlü olmalı, böylece dişisini ve çocuklarını her türlü tehlikeden korumalı ve en çok gıdayı mağaraya getirebilmeliydi.

Erkek bu koşulları sağlarken, özellikle mağarayı bırakıp ava çıktığında zihninde bir soru oluşmalıydı. Ya bu sırada dişisi başka bir erkekten döl almaya kalkarsa? En iyi erkek kendisi olduğuna göre, eşini döllemesi muhtemel kişi kendisi kadar güçlü, çevik, akıllı olamazdı ve bu durum türünün evrimleşmesini engellerdi. Bu da doğa kurallarına aykırıydı. Hiçbir canlı doğaya karşı gelemezdi; öyleyse erkek, gücünü, atikliğini, zekâsını kullanarak, başka erkekle mücadele ederek kazandığı, birçok dişi arasında en iyisi olduğuna inandığı dişisini, başka erkeklerin döllemesinden de korumak zorundaydı, isterseniz buna kollamak da diyebilirsiniz. İşte mağara adamının kaçınılmaz kıskançlığı burada başlar.

Bu mekanizma dişi için de geçerlidir. Türünün devamını sürdürmek, türünü evrimsel anlamda daha iyiye ulaşmasına çabalamak dişinin de görevidir, belki erkekten önce dişinin görevidir. Üstelik doğa, çocuk dünyaya getirmek, bebeklik besinini üretmek ve bebeğe sunmak onurunu dişiye bağışlamıştır. Anadır ve ana sorumluluk onundur, onurun büyüğü de onundur. Aynı yaşamsal kaygıyla, en iyi, en güçlü, en atik, en uyumlu bebeği dünyaya getirmek için, en iyi erkekten döl alması gerekir. En güzel dişinin etrafı en iyi erkeklerle çevrilir ve dişi bunlar arasında en iyisini tercih eder. Bu da doğa kuralıdır. Ancak birleşme olunca dişi, mağarada hamilelik, emzirme, çocuk büyütmekle uğraşırken erkek dışarıda, binbir tehlike içinde avlanmakta, gıda sağlamaktadır. Ya erkek dışarıda iken başka bir dişi, belki kendisinden daha cazip bir dişi, erkeğini baştan çıkarırsa… Neden olmasın, kendisi, mevcutlar arasında en iyisi olduğu için diğer aday erkekler arasında tercih ettiği erkeğini, başka dişilerin de tercih etmesinden daha doğal ne olabilir? Kocası ne kadar sadakat içinde olursa olsun, sonuçta insandır ve sadakatinin çok üstünde bir dişi tarafından baştan çıkarılabilir. O zaman mağarada kendisini, çocukları kim koruyacak, gıdayı kim getirecek? Bu da mağara kadınının kaçınılmaz kıskançlığı.

Erkek, insan türünün evrimine içgüdüsel olarak hizmet için dişisini arayıp bulmuştur. Bunu yaparken kullandığı silahı, güçlülüğü, savaşçılığı, avlanma yeteneği, atikliği ve zekâsıdır. Dişi de bütün cazibesini kullanarak erkekleri etrafına toplamış, iyi erkekler arasında en iyisini seçme şansını elde etmiştir. Başlıca silahı, güzelliği ve baştan çıkarıcılığıdır. Erkek başlıca gücüne, dişi de başlıca güzelliğine güvenirken, bu güvende eksiklik oluşabilir ve güvende eksiklik olduğu oranda kıskançlık da artar; başka sözcüklerle söylemek gerekirse, erkek ve kadında özgüven eksikliği oranında kıskançlık oluşması da kaçınılmazdır.

On bin yılda insan türünün görünüşünde, zekâsında, davranışında çok fazla değişiklik olmamıştır.

 

SICAKLAR DAVRANIŞLARIMIZI NASIL ETKİLİYOR?

 

Soğuk ülkelerin insanları, mesela Hollandalılar soğukkanlı olurlar, sakin, yavaş. Sıcakkanlı ülke insanları sıcakkanlı, canlı, harekeli. Tüm Akdeniz insanları da böyledir. Buraya kadar güzel, ama coğrafya sıcaksa, yılda birkaç ay iyice sıcak oluyorsa?

Hava çok soğuksa sabah otomobilinizi zor çalıştırırsınız. Üstelik bir de otomobiliniz yaşlıysa çalışması iyice zorlaşır. Eğer otomobiliniz bir de ağır bir kaza yanı travma geçirmişse kendi başınıza çalıştıramazsınız ve bir tamirci gerekir. Eğer hava çok sıcaksa, hele hele otomobiliniz güneşte kaldıysa gene aynı durumla karşılaşırsınız. Canlı organizma, hem ruhsal hem bedensel açıdan ne kadar komplike olursa olsun bir makine görünümündedir ve otomobil örneğine benzerlik gösterir.

Organizmanın çalışmasına en uygun ortam, o organizma için en stressiz olan ortamdır. Organizma bu ortamından ne kadar uzaklaşırsa o oranda zorlaşır, bilimsel sözcük kullanılacak olursak stres içine girer. Stres bir dereceye kadar organizma için geçerlidir ancak gereğinden fazla olursa, canlı, birtakım belirtiler ortaya çıkarmaya başlar, bu belirtiler bir derecenin üstündeyse, artık hastalık belirtileri olur.

Aşırı sıcaklar organizmayı zorlar. Beden, bir klima gibi çalışıp hararetini sabit tutmak zorundadır. Bunu yaparken zorlanır, mesela susuz kalır, hastalanabilir, hatta canlılığını yitirebilir. Bazı organlarımıza, mesela beyne doğrudan sıcak etkisi daha hayatı sonuçlara yol açar. Ruhsal yapımıza etkisi de olumsuzdur. İnsan stresle baş başa kaldığında, davranışlarında hangi bozukluklar ortaya çıkıyorsa bir bir kendini gösterir; anksiyete (bunaltı), gerginlik, öfke, depresyon, konsantrasyon azalması, irritabilite (kolay ve çok öfkelenme).

İşte size aşırı sıcakların etkisinde kalmış stresli insan portresi. Yukarıdaki stres belirtilerini biraz açalım: Sıkıntılı, içinde nedeninin anlayamadığı bir sıkıntı, gerginlik, hemen ve çok kötü bir şey olacakmış hissi, tahammülsüzlük, sinirlilik, öfke, hoşuna gitmeyecek en küçük bir engelle karşılaştığında sinirlenme, bağırıp çağırma, vurma kırma, moralsizlik, halsizlik, yorgunluk, kötümserlik, isteksizlik, kafasını bir konuya odaklaştıramama, okuduğunu anlayamama, dikkatini toplayamama. Elbette daha ötesi de var.

Aslında, sıcakların bedensel ve ruhsal sağlığımız üzerine olumsuz etkilerini incelerken belki daha önemlisi küresel ısınmayı unutmamamızdır. Havalar içinde bulunduğumuz yıllarda iyice ısındıysa, kutupta buzlar erimeye başladıysa, güzelim kutup ayıları kendilerine yaşayacak coğrafya bulamıyorlarsa, birkaç on yıl içinde sıra bize gelecektir. O zaman ele aldığımız stres konularını mumla arayacağız demektir. Yeşil gezeğeni hoyratça kullanmanın acı sonucu.