MİZAÇ (Duygudurumu, Mood) BOZUKLUKLARI Bu ruhsal bozukluk grubu, önceleri duygulanım (affekt) bozuklukları başlığı altında ele alınıyordu. Duygulanım, kişinin uyaranlara karşı oluşturduğu, öfke, neşe, nefret, üzüntü ve sıkıntı gibi duygusal tepkiler anlamına gelir. Ruhsal bozukluklardaki duygulanım tepkilerinin uzun süreli olması gerektiği dikkate alınarak, yakın zamanlarda “mizaç bozuklukları” ana başlığı kullanılır oldu. Mizaç, kişinin daha uzun süreli bir biçimde herhangi bir duygulanım içinde olmasıdır. Mizaç bozukluklarında, depresyon (ruhsal çöküntü) veya öfori’nin (sübjektif olarak kendini iyi ve neşeli hissetme hali) aşırı hissedilmesi ve yaşanması söz konusudur. Bazı ağır durumlarda, delir ve/veya hallusinasyon gibi psikotik belirtiler de eklenir. Bipolar (iki uçlu) ve depresif bozukluklar olmak üzere ikiye ayrılır.
Denilebilir ki son çeyrek yüzyıl “depresyon çağı”dır. Yapılan çalışmalar,
son 25 yılda depresyonun 10-20 kat arttığını göstermektedir. Günümüzde,
hastanede yatan psikiyatrik hastaların %75’ini depresyonlu hastalar
oluşturmaktadır. Dahası, depresyon, bebeklikten yaşlılığa, yaşamın her
döneminde ortaya çıkabilmektedir. Yaşamının herhangi bir döneminde depresyon
geçiren kişilerin oranı yaklaşık % 15-20’dir. Kadınlarda bu oran daha da
yüksektir. Depresyon tek bir hastalık olmaktan çok, en hafifinden en
ağırına, nedenleri, klinik görünümleri, hatta tedavileri farklı olan
bozukluklar yelpazesini kapsar.
Depresyon ilkçağ hekimliğinden bu yana bilinmektedir.
İstanköylü olmakla komşumuz olan Hipokrates (M.Ö 460-377), depresyonu, bugün
kavradığımıza yakın bir biçimde tarif etmiş ve kara safra anlamında
“melankoli” adını vermiştir. Bu adlandırma, bazı ağır depresyon türlerini
tanımlamada günümüzde de kullanılmaya devam edilmektedir.
Bir yıl içinde yeni depresyon çıkaran erkeklerın topluma
oranı % 1 iken, bu oran kadınlarda % 3’tür. Bir anda toplumdaki bütün
depresyonlar sayılabilse, erkeklein % 2-3’ünün, kadınların %5-10’unun
depresyon içinde oldukları görülür. Yaşam boyu depresyona yakalanma şansı
(daha doğrusu şanssızlığı), erkeklerde % 5-10, kadınlarda % 20 civarındadır.
Özetle depresyonda erkek/kadın oranı. 1/2’dir. Kadınlarda erkeklere oranla
iki kat depresyon görülmesi, kadının özellikle maruz kalduğı yaşam
güçlüklerine bağlanabilir. Özellikle çalışan kadınlarda, iş yaşamı dışında
ev işleri, çocuk bakımı ve daha birçok yükün kadınların omuzunda olması buna
neden olabilir. Kadın ve erkeklerde 40 yaş civarında daha yaygındır. %10’u,
60 yaşından sonra ortaya çıkar. Ergenlerde oran bir miktar yükselir. %50’si,
40 yaşından önce görülür. 13 yaşından önce anne ve/veya babasını
kaybedenlerde, depresyonlu veya alkol sorunu olan ailelerde risk artar.
Birinci dereceden akrabalar (anne, baba, kardeşler) için risk, %10-13’tür.
Tek yumurta ikizlerinde, birlikte görülme oranı (konkordans), çift yumurta
ikizlerinde olandan daha yüksek olmakla birlikte, bu fark, bipolar
bozuklukta görüldüğ kadar değildir. Bu demektir ki, bipolar bozukluğa oranla
kalıtım dışı neden olucu etkenler depresyonda daha fazla yer tutmaktadıt
Yaygınlığı, önemi ve topluma maddi ve manevi
büyük maliyeti çok önemli olduğu için depresyon üzerinde önemle
durulacaktır. Tüm yaygınlığına rağmen yeterince tanınmamaktadır. “Biraz
yorgun, morali bozuldu”, gençler için “herhalde sevdalandı” gibi yanlış
değerlendirmeler, savsaklamalar sık görülmektedir.
Depresyon, büyük oranda tedavi edilebilir bir hastalıktır.
Psikiyatri uzmanlarına ulaşmadan önce, birinci basamak sağlık hizmetlerinde
en sık karşılaşılan ruhsal bozukluktur. Her sosyoekonomik düzeyde
görülebilmesine dağmen, düşük sosyoekonomik düzeyde hafifçe daha sık görünme
eğilimi taşır. Muhtemeldir ki bu durum, anılan grubun güç yaşama
koşullarından doğmaktadır.
Sonuçta depresyon, topluma ağır maliyeti olan bir
hastalıktır. Hastanın yaşam kalitesini düşürür. Hastanın ailesi ve çevresi
ile olan ilişkilerini bozar. Ailenin ve dolayısı ile toplumun mali yükünü
artırır. Tıbbi masraflar artar. Hastanın iş veriminde azalma olur. Hastanın
çalışamadığı günlerin miktarı büyüktür; işgünü kaybı olur. En önemlisi,
intiharla sonuçlanabilir. Tedavi edilmezse uzun sürebilir veya
kronikleşebilir.
Depresyonun başlıca nedenleri, kalıtımsal etkenler, çevresel
etkenler ve stres, başka hastalıklar veya ilaçlardır.
Depresyonda başlıca, beyin biyokimyasında bir dizi değişmeler olmaktadır.
Başlıca noradrenalin ve serotonin salınım ve fonksiyonlarında bozulma söz
konusudur..
Depresyon, nedenleriyle ve sonuçlarıyla biyo-psiko-sosyal bir hastalıktır.
Yaşamın her döneminde görülür. Çeşitli yaşam olayları, çevresel stres
vericiler depresyon ortaya çıkarabilir. Oluşumunda kalıtım da önemli bir rol
oynar. Çevre etkenleriyle olduğu kadar bunlar olmaksızın da ortaya
çıkabilir. Özellikle yatkınlığı olanlarda, her türlü kayıplar, eş kaybı,
işten ayrılma, bir depresyon atağının başlamasına yol açabilir. Küçükken
anne ve/veya babasını kaybetmiş çocuklar, yetişkin yaşamlarında daha çok
depresyon gösterme eğilimi taşırlar. Psikolojik durumlar, sorunlar,
kaygılar, gerçek ya da düşsel kayıplar, beklentilerin gerçekleşmemesi,
sorunlu ilişkiler, sinapslardaki nörotransmitterlerin dengelerini bozarak,
nörokimyasal ve nörofizyolojik değişmeleri ya da bozulmaları tetikleyebilir.
Bütün bu stres durumlarının, beyindeki sinir hücresi reseptörlerini duyarlı
hale getirdikleri, beyin biyokimyasındaki değişmeler sonucu depresyon ortaya
çıkardıkları varsayılmaktadır. Kalıtımsal olsun, yatkınlık sonucu olsun,
birçok depresyonda, hastaların hastalık başlamadan önceki birkaç ay içinde
stres verici bir olay yaşadıkları görülmüştür.
Stresli yaşam olayları, depresif bir nöbetin oluşmasına ya da
su yüzüne çıkmasına katkıda bulunur. Sevilen birininin kaybı, ölümü, işine
kaybetme, ayrılma, boşanma gibi yaşam olayları, ciddi bedensel bozukluklar,
burada anılması gereken stres örnekleridir.
Depresyonlu hastalar, başlıca, başağrısı, başka ağrılar,
kabızlık, iştah bozukluğu, kilo değişiklikleri, halsizlik, çalışamama,
durgunluk, cinsel ilgi ve isteğin kaybı gibi bedensel yakınmalar getirirler.
Bunun yanında, üzüntü, mutsuzluk, bunaltı, çabuk sinirlenme, yaşamdan zevk
almama, kendine güvensizlik, değersizlik ve suçluluk duyguları, ilgi ve
istek azalması, dikkatini toplayamama, unutkanlık, kötümserlik, gelecek
konusunda ümitsizlik, ölüm ve intihar düşünceleri, planları hatta
girişimleri gibi ruhsal yakınmaları vardır.
Depresyon belirtilerinin
genellikle çevresel etkilerle arttığı görülür. Muayenesinde, genel görünüm
ve davranış itibariyle, yorgun, bezgin, bakımsız, makyajsız oldukları
görülür. Hareketleri, ruhsal tepkileri genellikle yavaşlamıştır. Ancak,
bunaltının eşlik ettiği depresyonlarda belirgin huzursuzluk vardır. Yüz
ifadeleri, elemlidir. Ruhsal muayenesinde, üzüntü, keder, elem, umutsuzluk,
ağlama ya da daha ağır durumlarda elem içinde boğulmaktan ağlayamama gibi
çökkün mizacı ifade eden bulgular ortaya çıkar. Daha önce tanımlandığı
üzere, du duygu durumu süreklilik gösterir. Hareket ve konuşma
yavaşlamıştır. Kolayca kızarlar. İştahta genellikle azalma söz konusudur;
buna bağlı kilo kaybı olabilir. Bazen iştahta artma ve bunun sonucu kilo
alma görülebilir. Yediklerinin tadını alamazlar. Uyku çeşitli şekilerde
bozulmuştur. Sabaha karşı uykusuzluk (terminal insomni) belirgindir; yoğun
sıkıntıyla uyanabilirler. Uykunun bölünmesi ya da geç uyuma görülür.
Sabahları dinlenmemiş olarak kalkarlar. Bazen, yaşamdan bir kaçış anlamında,
uyku süresinde artma görülebilir. Mevcut uyku da genellikle huzursuz ve
rahatsız edici rüyalarla doludur. Kendilerine güvenleri azalmıştır.
Sabahları bunaltıları artar. Karamsarlık ve umutsuzluk içindedirler. Sık
ağlama yakınmaları yanında, hasta bazen ağlayamamaktan yakınır. Böyle bir
durum, depresyonun şiddetinin belirleyicisidir. Çünkü bazen bu hastalar
tedavi sırasında, tedavinin başlangıcından bir süre sonra ağlayabilmeye
başlarlar; gidiş açısından bu iyi bir işaret olur.
Hastanın kendine güveni azalmıştır. Geçmişte yaptığı küçük
hataları büyütür. Hatta, hata olmayan davranışlarını bile, bir hata ya da
suçmuş gibi görür. Kendini aşırı suçlama ve eleştirme eğilimindedir.
Huzursuzdur. Çoğu depresyona bunaltı da eşlik eder. İç sıkıntısı, sanki kötü
bir şey olacak, kötü bir haber gelecek gibi bir his olarak tanımlanır.
Hasta, burada tarifi mümkün olmayan elem ve keder,
değersizlik ve suçluluk duyguları içinde boğulmuş gibidir. Depresyon
ağırlaştıkça, özellikle elem ve suçluluk, yaşamaya layık olmama
duygularıyla, intihar düşünceleri ortaya çıkar. Ölüm ve intihar düşünceleri
üzerinde özellikle durulmalıdır. Ölüm düşünceleri, üç basamakta görülür.
1/ Sık sık ölümü düşünme. “Ölürsem ne olur, kalanlar ne
yapar, ölümden sonra ne var?” gibi düşüncelerdir.
2/ Ölüm isteği: “Hastalansam da ölsem, bir kaza olsa da
ölsem” gibi. Bu durumlarda, hasta, bilin dışı dürtülerle ölüm arayabilir;
kaza yapma eğilimi artar.
3/ Kendini öldürme plan ve girişimleri. Bu üçüncü basamak,
hasta için özellikle hayati önem taşır. Ancak burada belirtmeliyim ki,
intihar düşüncesi her depresyon için söz konusu değildir; ama gene de
risktir. Çünkü, sonra değinileceği üzere, depresyon, geniş bir hastalıklar
yelpazesidir ve intihar riski taşıyan hasta oranı nisbeten azdır.
Doğaldır ki tedavi edilmeyen hastalarda intihar riski artar;
erken teşhis ve tedavide azalır. Eğer karşımızdaki hasta, daha önce intihara
teşebbüs etmişse, intihar riski özellikle gözönünde bulundurulmalıdır.
Hastanın intihar düşünceleri, aileler tarafından hafife alınmamalı,
geçiştirilmemelidir.
Depresyonun ağır bir türü olan “psikotik bulgulu major
depresyon”da, ağır elem yanında, değersizlik, suçluluk düşünceleri yoğunluk
kazanır; genellikle mizaçla uyumlu olan sanrılar gelişir. Suçluluk
duygularının iyice yoğunlaşması, hezeyan düzeyine ulaşır (“yaşamaya layık
değilim”). Bazan kötülük görme sanrıları görülebilir “takip ediyorlar, evimi
yakacaklar”. Buna, varsanılar da eklenebilir “sen yaşamaya layık değilsin,
kendini pencereden at” gibi sesler duyar. Uygar, güngörmüş bir hastam,
suçluluk duygularını o dereceye vardırmıştı ki, kendi kendine ağır suçlar
icat etmişti. Yanında, yetişkin yaştaki iki oğlu için kendini suçluyordu ve
küçükken çocuklarına cinsel tacizde bulunduğuna inanıyordu. Kuşkusuz bu bir
depresyon hezeyanı idi. Benzer şekilde, ağır suçluluk içinde
cezalandırılmayı hakkettiğine inan bir hasta, hiç ilgisi olmayan bir suç
nedeniyle kendi kendini ihbar edebilir. Hastaları intihara yönelten, bu elem
ve suçluluk duygularıdır.
İntihar riski olan hastalar için, mesela “bu odada intihar
edecek bir nesne yok” diye tedbiri elden bırakmamalıdır. Hasta, bir tas su
ile kendini boğabilir; çarşafları dolayarak yaptığı halatla kendini
asabilir. Mendilini boğazına tıkıştırarak kendini öldürebilir.
İntihar bazen, genellikle iyice ağır depresyonlarda,
kollektif suisid (intihar) denilen toplu kıyıma yol açabilir. Kitle iletişim
araçlarında önemli haber olarak verilen, “önce iki çocuğunu öldürdü, sonra
intihar etti” gibi haberler, genellikle kollektif suisiddir. Burada hasta,
tarife gelmez elem içinde, yalnız kendisinin değil, yakınlarının,
çocuklarının da, kendisi yüzünden, felaket içinde olduklarına inanır. Bu
tablo içinde, ıstıraplarından kurtarmak için önce yakınlarını öldürür; sonra
intihar eder. Kollektif intiharın diğer dramatik bir sonucu da, yakınlarını
öldürdükten sonra bir şekilde kendisinin hayatta kalmasıdır.
Genellikle depresyonda
görülmekle birlikte, depresyon dışı ruhsal bozukluklarda da intihar girişimi
olabileceği bilinmelidir. Bu bakımdan da intiharla savaş büyük önem taşır.
Depresyonlu hastalar, aynı kötümserlik içinde
iyileşmeyeceklerine inanırlar; bu nedenle hekime gelmeyi ya da ilaç
kullanmayı reddedebilirler. Kendilerini değersiz, mahvolmuş gördüklerinden,
mesela varlıklı bir ailenin ferdi, iflas ettiğine, kendisi için herşeyin
bittiğine inanabilir. Böyle durumlarda, aileler, “doktor, yakınımız, bizden
para almayacak, ilaca para vermiyoruz” gibi meşru yalanlarla hastayı hekime
getirirler.
Depresyonun birçok alt tipi vardır. Bunlardan en
önemlileri
1/ Major depresyon
2/ İki kutuplu (bipolar) bozukluğun bir kanadı
olan depresif dönem
3/ Psikotik bulgulu depresyon
4/ Nisbeten hafif seyreden fakat uzun süren
distimi ya da nevrotik depresyon’dur.
Bunların dışında, “endojen depresyon, başka
hastalıklara sekonder olarak görülen “semptomatik depresyon”, “melankolik
depresyon”, “mevsimsel depresyon”, “gizli depresyon”, “maskeli depresyon”
kavramları ile karşılaşabiliriz.
Depresyon, kuşkusuz tedavi edilmesi gereken ve tedavi
edilebilir bir hastalıktır. Tedavide, burada ayrıntısına girilmeyecek olan
ilaç tedavisi ve gerektiğinde psikoterapi uygulanır. Psikoterapiler çok
çeşitlidir, uzmanınca en iyisi seçilecektir. Ancak unutulmamalıdır ki,
psikoterapi ya da ruhsal destek ve yaklaşım genellikle tek başına yeterli
değildir; ilaç tedavisi ile birlikte yapılmalıdır. Hastaya ruhsal destek
vermek için bu işin uzmanı olmak her zaman gerekmemektedir. Öncelikle
hastaya verilmesi gerekli bilgiler vardır. Bazı hastalar, “ben bu kadar
zayıf karakterli miyim de bu hastalığa yakalandım?” diye yakınırlar.
Depresyon, zayıflık ya da tembellik değildir. Mevcut olan karamsar düşünce
ve yorumlar hastanın koşullları ile ilgili değildir; hastalığın doğası
gereğidir. Hasta ailelerine de, depresyonun bir rahatsızlık olduğu, hastaya
karşı anlayışlı olunması ve destek vermek gerektiği belirtilmelidir. Daha
önemlisi de, hasta yakınları, tabii ki iyi niyetle fakat yanlış bir
yaklaşımlarla, “biraz dolaş, iyi olursun” gibi hastanın o an yapamadığı
şeyleri kendisinden istemektedirler. Hasta bunu yapamayınca da zaten azalmış
olan kendine güveni azalmakta; isteneni yapamamakla suçluluk duyguları
artmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşgüdümü ile Hacettepe Tıp
Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı bünyesinde, birinci basamak hekimlere
yönelik bir “Depresyon Eğitim Paketi” geliştirilmiştir. 1997 yılından
itibaren yaklaşık 20 birinci basmak hekiminden oluşan gruplara anılan
depresyon eğitimi uygulanmıştır. Yukarıda, depresyon anlatılırken, bu
programdan da yararlanılmıştır. Bu konuyu uzunca anlatmamın nedeni,
depresyonun önemine tekrar değinmek, erken teşhis ve tedavinin yararlarını
vurgulamaktır. Bu programın, eğitime katılan hekimlere yararı testedilmiş,
depresyon eğitim paketinin uygulanmasından önce ve sonra yapılan bilgi
ölçümleri değerlendirilmiş; eğitim alan hekimlerin bu uygulamadan
yararlandıkları kanıtlanmıştır. Depresyonlu hastalar, kuşkusuz psikiyatri
uzmanlarına ulaşmadan önce birinci basamak hekimlerine başvurmaktadır.
Özellikle, “maskeli depresyon”, “gizli depresyon” gibi tanılar alan
depresyonlar, ruhsal olma görünümünden çok ilk bakışta bedensel bir
hastalığı andırmaktadır. Birinci basamak hekimlerinin depresyon konusunda
eğitimi bu bakımdan önem taşır.
Depresyon, tedavisi uzun süren bir hastalıktır. Bu demek
değildir ki depresyonda tedaviyle hemen sonuç alınmamaktadır. İlaçla
tedaviye başladıktan sonra bir hafta içinde hastalar iyileşmeye başlar.
Bir-iki ay içinde hastalık hemen tamamen iyileşmiş duruma gelir. Önemli
olan, hasta iyileştikten sonra en az 4-6 ay süreyle ilaç tedavisinin devam
etmesi gerektiğidir. Yoksa, hastalığın tekrar ortaya çıkma riski artar. Bu
4-6 aylık süre, geçirilen depresyonun şiddetine, hastanın daha önce başka
depresyon nöbetleri geçirmiş olmasına, ailede başka depresyonlar da
bulunmasına, intihar riskine bağlı olarak uzayabilir; başka deyişle 6 ay
ilacın kullanılması gereken en az süredir; üst sınır hekimin takdirine
bağlıdır. Bu idame tedavisinde, depresyonlu hastanın psikiyatri uzmanına
ulaşması her zaman kolay değildir. Ayrıca, hasta için, kullandığı ilacın
reçete edilmesi görevi birinci basamak hekimlerine düşebilmektedir. Birinci
basamak hekimlerinin bu ilaçlardan da haberdar olması gerekir. Tıp
öğreniminde bu eğitim verilmekle birlikte, her gün yeni, daha nitelikli,
daha az yan etkili, daha hızlı tedavi edici depresyon ilaçlarının da eczane
vitrinlerine girdiği unutulmamalıdır. Birinci basmak hekimlere yönelik
depresyon eğitim paketi, koruyucu psikiyatride, birincil ve ikincil korumaya
iyi bir örnektir.
Koruma anlamında diğer bir örnek olarak, Bakırköy Ruh
Hastalıkları Hastanesi bünyesinde “182 Umut Işığı Hattı”na, “İntihara
Müdahale Danışma ve Araştırma Merkezi, (İMDAT)’a değinilecektir. “182
Umut Işığı Hattı” 1995 Ağustos’unda hizmete başlamıştır. Bu hizmet her 24
saat için bir psikiyatri asistanı ve bir psikiyatri uzmanınca
verilmektedir. Her ay için yaklaşık 60 kişi nöbetleşe görev yapmaktadır.
Özellikle intihar davranışı gösteren kişilere yardım verilmektedir.
Konu intihar olunca, kısaca “medyatik” intihar teşebüslerine
değinmek yerinde olacaktır. Olayları abartmaya, çarpık olanları öne
çıkarmaya, duyguları sömürmeye çok meraklı medyamız, (sağolsunlar) bu
konuları, en önemli haber saatlerinde uzun uzun ekranlara getirir. Her
intihar teşebbüsü muhakkak ciddiye alınması gerekli bir davranış olsa da, bu
şekilde ekrana yansıması doğru değildir; bir anlamda teşvik edicidir. Bir
hasta getirilmişti. Hastanın yakınları, hastadan önce kulağıma hastanın
kendisini minareden atmak istediğini fısıldadılar. Hastayı muayene edince
gördüm ki zararsız, kendi halinde, kronik bir şizofreni hastasıydı. Minareye
çıkışı, kendini minareden atmak istemesine gelince.. Mahalli tv muhabiri,
para ile adamcağızı kandırmış, “sen minareye çık, kendini atmak ister gibi
yap, sana şu kadar para..” diye. Zaten telkine yatkın, aldatılması kolay
hasta da bu para karşılığı, tabii ne olup bittiğini anlamadan denileni
yapmış. Televizyona haber olmuş; aile telaşa kapılmış; hasta ise bunu bir
şaka gibi anlatıyordu Eğer derinlemesine incelenirse, televizyondaki intihar haberlerinin en azından büyük kısmının, alkollü, kişilik bozukluğu olan kişilerle ilgili olduğu görülecektir. Kişiler, bu davranıştan şu ya da bu şekilde çıkar ummaktadır. Dakikalarca tv kameraları karşısında pazarlık yapılır; çoğu intihar da nasılsa önlenir. Bu sözlerle, intihar teşebbüsünde bulunanlara, görevlilerin, polis memurlarının fedakarca yardımını kınamıyorum; bu olayın tv kameraları önünde yapılmasını ve haberlere uzun uzun konu olmasını kınıyorum: Ayrıca, tv’de haber olmasının, kameralar önünde tavizkar sözler verilmesinin yeni teşebbüsler için teşvik edici olduğunu belirtiyorum. Tahmin edeceğiniz gibi, ülkemizde öyle ya da böyle televizyonda görünmek önem verilen bir durumdur. Ayrıca apartman çatılarında, boğaz köprüsü kenarında, bu intihar pazarlıklarını izlemenin çocuklar üzerinde önemli olumsuz etkileri olacağını, ayrıca medyatik intihar teşebbüsleri dışında, depresyonlu hastalar için de intihara teşvik anlamına geleceğini düşünüyorum. Ülkemizde kitle eğitiminde rolü büyük olan medyanın bu gibi konularda kendine bir özdenetim getireceğine inanmak istiyorum.
|