|
|
Öğretim Üyeleri Bilim Yapsın Ama
Son bir ayda YÖK konusunda yüzlerce yazı yayımlandı. Bunlardan az bir
bölümü YÖK'ü açıkça savunamadığından, ''Canım öğretim üyeleri de politika
yapmasınlar, onların görevi bilim yapmaktır'' argümanını öne sürdüler.
Öğretim üyeleri, Zat-ı fehamet-penahileri'nin kapı kulu mudur? ''Gözlerimi
kaparım, vazifemi yaparım'' mantığının, ikibin yılındaki doğrusu,
''Gözlerimi açarım, vazifemi yaparım'' olmuştur. Ayrıca, YÖK'e karşı
olanlar, bilim yapmayan kişiler midir? Kimsenin kuşkusu olmasın, YÖK'e
karşı çıkan üniversite mensupları, eğer bir de yeterli bilimsel çalışma,
bilimsel yayın yapmıyor olsalar, hemen haklarında ne işlemler yapılırdı.
Bazı öğretim üyelerinin çalışmasının nasıl engellendiği ayrı bir yazı
konusudur. Ayrıca YÖK taraftarı üniversite mensupları, ''Öğretim üyeleri
politika yapmasın'' derken kendileri politika yapmış olmuyor mu?
Rektörler (tabii bazıları) her gün politikacılarla kol kola olsunlar, YÖK
üyeleri (tabii bazıları) her gün politika yapsınlar, YÖK Başkanı'nın bir
siyasi partiyle flörtü herkesin dilinde olsun, ama üniversite mensupları
sussunlar; olacak iş mi? İsmet İnönü' nün sözüyle, ''Hadi canım sende...''
Ayrıca, YÖK düzenini eleştirmek, niçin siyaset yapmak oluyor? Ayrıca,
öğretim üyelerinin siyaset yapmamalarını savunmak da siyaset yapmak değil
mi? Açıkçası, ''öğretim üyeleri sussun'' diyemedikleri için böyle bir
sahte akıl yürütmeye başvuruluyor.
''Adalet mülkün temelidir'' sözünü hatırlayalım. Adaletin olmadığı yerde,
olsa olsa adam kayırma, haksızlık yapma, karşı görüşte olanları her
anlamda susturma çabaları vardır. Yazmaya utanıyorum ama, bizim kürsüde,
görevli olduğum poliklinikte, bir psikolog, dört metrekarelik penceresiz
odada, İzmir'in 40 derece sıcağında görev yapar. Bu odaya, istendiği halde
bir vantilatör bile verilmez. Ama eski kürsü başkanı rektöre laf taşıma ve
kendi taraftarlarını kollamadan başka becerisi olmayan yüksek hemşirenin
dinlenme odasında Tv, klima vb. vardır, çalışma masası ve koltuğu son
modeldir. Benim odamda ise 25 yıllık çalışma masası vardır. Bunları
söylerken tabii ki kendi masamı beğenmediğimi söylemek istemiyorum. O
masada çalışmak onurdur. Vurgulamak istediğim, bu yoksul halkın parasının
nasıl kullanıldığını, adaletsizliğin ne düzeylere kadar indirildiğini
göstermektir.
Adaletten yoksun bir yönetim altında çalışmak, kişinin ruh sağlığı ve
verimi açısından, ayrıca incelenmelidir.
Adalet olmayan bir ortamda çalışmanın bireysel ve toplumsal maliyetini
tartışmak üzere, eğer nezaketsizlik sayılmayacaksa, taraf olduğum başka
olaya değinmek istiyorum. Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde bir yazım
yayımlanmıştı (*). Bu yazıda, görevi kısa süre önce bırakan eski rektörün,
rektörlük görevi yanında, enstitü müdürlüğü, dekanlık, kürsü başkanlığı
vb. birçok görevi üstlendiğini, bunun hukuksal ve idari mantığının
olmadığını, açıkça ''hakkın suiistimali'' olduğunu yazmıştım. Bunun
yanında, kürsü başkanlığı (psikiyatri) seçimindeki -rektörü mutlaka kürsü
başkanı yapmayı amaçlayan- usulsüzlüklere değinmiştim. Ne oldu dersiniz?
Açıkça itham edilen kişi ya da kurumlardan tıs yok. Sonra da, bu tür
olaylar ve haksızlıklar tırmandı.
Şimdi gelin, eski rektörün sonra yaptıklarına bakalım. Rektörlüğü bitmek
üzereyken, aynı zamanda 18 yıldır başkanı olduğu psikiyatri kürsü
başkanlığı seçimine iki hafta kala, kürsüdeki, meşruiyeti tartışmalı
psikoloji birimine -birim de ne demekse-, psikoloji doktorası verme hakkı
tanıdı. Açıkça seçim rüşvetidir bu. Rüşvetin belgesi olmadığı gibi, bunun
da belgesi yok.. ama, bu doktora verme yetkisi, ''oy pazarlığı'' ya da
''istenilen kişiye oy verme karşılığı'' verilmiştir herhalde. Yoksa,
doktora verme yetkisi, eski rektörün aklına seçime onbeş gün kala mı
geliverdi? Dahası var: Görevi biten muhteris, rektörlüğü biterken, zorunlu
olarak kürsü başkanlığı da bittiğinden, ''prensini'' de tayin etti; doçent
olmayı çoktan hak ettikleri halde, kadro vermediği iki uzmana hemen kadro
buldu. Aslında bu kadrolar önceden de eski rektörün elinin altındaydı...
Ne yazık ki bu kişilere hak ettikleri için kadro verilmedi; seçim sonucunu
belirlemeleri için verildi. Aynı tarihte kendilerine kadro açılan
adayların atama işlemlerinin yarısını tamamlamadan, bu iki aday yıldırım
atama ile yardımcı doçent oldu. Akşam mesai bitiminde tayin işi
tamamlandı, sabah saat 09'da oy kullan(dırıl)dılar. Ve tahmin edileceği
gibi, prens sözde seçimi kazandı. Bu arada, kürsü kurulu kararı almadan ve
çoğu öğretim üyesine haber bile vermeden öğretim üyesi atama (bir kısmı
kesinlikle adam kayırma) konusuna değinmiyorum bile. Tanrı aşkına, bunun
neresi seçim? Hadi demokrasiden vazgeçelim, adalet, azıcık hukuk, azıcık
etik bunun neresinde? Siz gelin, bu ortamda huzur içinde çalışın. Ve de,
YÖK taraftarlarının mantığıyla, ''politika yapmayın''.
Öğretim üyelerinin bu ve benzeri olaylara tepki göstermesinin hukuktaki
adı, ''direnme hakkı'' olmasın?
|
|