Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

Cumhuriyet Bilim Teknik, 10 Temmuz 1999

Öğretim Üyeleri Bilim Yapsın Ama

Son bir ayda YÖK konusunda yüzlerce yazı yayımlandı. Bunlardan az bir bölümü YÖK'ü açıkça savunamadığından, ''Canım öğretim üyeleri de politika yapmasınlar, onların görevi bilim yapmaktır'' argümanını öne sürdüler.

Öğretim üyeleri, Zat-ı fehamet-penahileri'nin kapı kulu mudur? ''Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım'' mantığının, ikibin yılındaki doğrusu, ''Gözlerimi açarım, vazifemi yaparım'' olmuştur. Ayrıca, YÖK'e karşı olanlar, bilim yapmayan kişiler midir? Kimsenin kuşkusu olmasın, YÖK'e karşı çıkan üniversite mensupları, eğer bir de yeterli bilimsel çalışma, bilimsel yayın yapmıyor olsalar, hemen haklarında ne işlemler yapılırdı. Bazı öğretim üyelerinin çalışmasının nasıl engellendiği ayrı bir yazı konusudur. Ayrıca YÖK taraftarı üniversite mensupları, ''Öğretim üyeleri politika yapmasın'' derken kendileri politika yapmış olmuyor mu?

Rektörler (tabii bazıları) her gün politikacılarla kol kola olsunlar, YÖK üyeleri (tabii bazıları) her gün politika yapsınlar, YÖK Başkanı'nın bir siyasi partiyle flörtü herkesin dilinde olsun, ama üniversite mensupları sussunlar; olacak iş mi? İsmet İnönü' nün sözüyle, ''Hadi canım sende...''

Ayrıca, YÖK düzenini eleştirmek, niçin siyaset yapmak oluyor? Ayrıca, öğretim üyelerinin siyaset yapmamalarını savunmak da siyaset yapmak değil mi? Açıkçası, ''öğretim üyeleri sussun'' diyemedikleri için böyle bir sahte akıl yürütmeye başvuruluyor.

''Adalet mülkün temelidir'' sözünü hatırlayalım. Adaletin olmadığı yerde, olsa olsa adam kayırma, haksızlık yapma, karşı görüşte olanları her anlamda susturma çabaları vardır. Yazmaya utanıyorum ama, bizim kürsüde, görevli olduğum poliklinikte, bir psikolog, dört metrekarelik penceresiz odada, İzmir'in 40 derece sıcağında görev yapar. Bu odaya, istendiği halde bir vantilatör bile verilmez. Ama eski kürsü başkanı rektöre laf taşıma ve kendi taraftarlarını kollamadan başka becerisi olmayan yüksek hemşirenin dinlenme odasında Tv, klima vb. vardır, çalışma masası ve koltuğu son modeldir. Benim odamda ise 25 yıllık çalışma masası vardır. Bunları söylerken tabii ki kendi masamı beğenmediğimi söylemek istemiyorum. O masada çalışmak onurdur. Vurgulamak istediğim, bu yoksul halkın parasının nasıl kullanıldığını, adaletsizliğin ne düzeylere kadar indirildiğini göstermektir.

Adaletten yoksun bir yönetim altında çalışmak, kişinin ruh sağlığı ve verimi açısından, ayrıca incelenmelidir.

Adalet olmayan bir ortamda çalışmanın bireysel ve toplumsal maliyetini tartışmak üzere, eğer nezaketsizlik sayılmayacaksa, taraf olduğum başka olaya değinmek istiyorum. Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde bir yazım yayımlanmıştı (*). Bu yazıda, görevi kısa süre önce bırakan eski rektörün, rektörlük görevi yanında, enstitü müdürlüğü, dekanlık, kürsü başkanlığı vb. birçok görevi üstlendiğini, bunun hukuksal ve idari mantığının olmadığını, açıkça ''hakkın suiistimali'' olduğunu yazmıştım. Bunun yanında, kürsü başkanlığı (psikiyatri) seçimindeki -rektörü mutlaka kürsü başkanı yapmayı amaçlayan- usulsüzlüklere değinmiştim. Ne oldu dersiniz? Açıkça itham edilen kişi ya da kurumlardan tıs yok. Sonra da, bu tür olaylar ve haksızlıklar tırmandı.

Şimdi gelin, eski rektörün sonra yaptıklarına bakalım. Rektörlüğü bitmek üzereyken, aynı zamanda 18 yıldır başkanı olduğu psikiyatri kürsü başkanlığı seçimine iki hafta kala, kürsüdeki, meşruiyeti tartışmalı psikoloji birimine -birim de ne demekse-, psikoloji doktorası verme hakkı tanıdı. Açıkça seçim rüşvetidir bu. Rüşvetin belgesi olmadığı gibi, bunun da belgesi yok.. ama, bu doktora verme yetkisi, ''oy pazarlığı'' ya da ''istenilen kişiye oy verme karşılığı'' verilmiştir herhalde. Yoksa, doktora verme yetkisi, eski rektörün aklına seçime onbeş gün kala mı geliverdi? Dahası var: Görevi biten muhteris, rektörlüğü biterken, zorunlu olarak kürsü başkanlığı da bittiğinden, ''prensini'' de tayin etti; doçent olmayı çoktan hak ettikleri halde, kadro vermediği iki uzmana hemen kadro buldu. Aslında bu kadrolar önceden de eski rektörün elinin altındaydı... Ne yazık ki bu kişilere hak ettikleri için kadro verilmedi; seçim sonucunu belirlemeleri için verildi. Aynı tarihte kendilerine kadro açılan adayların atama işlemlerinin yarısını tamamlamadan, bu iki aday yıldırım atama ile yardımcı doçent oldu. Akşam mesai bitiminde tayin işi tamamlandı, sabah saat 09'da oy kullan(dırıl)dılar. Ve tahmin edileceği gibi, prens sözde seçimi kazandı. Bu arada, kürsü kurulu kararı almadan ve çoğu öğretim üyesine haber bile vermeden öğretim üyesi atama (bir kısmı kesinlikle adam kayırma) konusuna değinmiyorum bile. Tanrı aşkına, bunun neresi seçim? Hadi demokrasiden vazgeçelim, adalet, azıcık hukuk, azıcık etik bunun neresinde? Siz gelin, bu ortamda huzur içinde çalışın. Ve de, YÖK taraftarlarının mantığıyla, ''politika yapmayın''.

Öğretim üyelerinin bu ve benzeri olaylara tepki göstermesinin hukuktaki adı, ''direnme hakkı'' olmasın?