|
|
Organik Kökenli Ruhsal Bozukluklar
ORGANİK KÖKENLİ RUHSAL BOZUKLUKLAR
Bu gruptaki hastalıklar, yakın zamanlara kadar, “organik mental
bozukluklar” başlığı altında incelenmekteydi. “Organik” sözü ile, beyin
disfonksiyonu kastedilmektedir. Bu grup ruhsal bozukluklar, “organik beyin
sendromu”, “organik beyin bozuklukları”, “organik kökenli ruhsal
bozukluklar” olarak da anılır. DELİRYUM
Deliryum, bilinçlilik halinin bir oranda bozulması ile karakterize, akut
bir ruhsal bozukluktur. Genellikle, varsanı (hallusinasyon, objesiz
algılama, olmayan sesi duyma, görme gibi) ve/veya yanılsama (illüzyon,
olan bir şeyi yanlış algılama), uygunsuz, mantıksız davranışlarla birlikte
seyreder. Bir anlamda bilinç bulanıklığı söz konusudur. Beyin işlevinde
ortaya çıkan bir bozukluk sonucu ortaya çıkar. Genellikle kalıcı bir
hastalık değidir. Tek bir hastalık olmaktan ziyade, değişik, bir çok
nedenin ortaya çıkardığı bir hastalık ya da sendromdur. Yönelim
(oryantasyon) bozulur. Daha açık ifadeyle, kişinin içinde bulunduğu
zamanı, yeri, kişileri değerlendirmesi bozulmuştur. Babasını tanımayabilir
ya da tanımadığı birisini babası sanabilir. Hastanede yatarken kendisini
evinde sanabilir. Gece, işine gitmeye kalkışabilir. Sanrı’lar (“beni takip
ediyorlar” gibi) vardır. Varsanıların içeriği genellikle korkutucu,
ürkütücüdür. Yanılsamalar sıktır. Duvarda asılı bulunan bir hayvan resmini
canlanmış, kendine saldıran bir yaratık olarak görebilir.
Deliryum birçok nedenle ortaya çıkabilir. Enfeksiyon, ateş,
metabolik dengesizlik, karaciğer ya da böbrek hastalığı, hormonal
bozukluklar, tiamin (B1 vitamini) eksikliği, madde intoksikasyonu
(zehirlenme), uzun süre kullanılan uyuşturucu bir maddeyi bırakma -alkol,
kokain gibi-, ameliyat sonrası, şiddetli kan kaybı, kalp atım ritminin
bozulması, kalp yetmezliği, yüksek tansiyon krizleri, kafa travmaları,
yaralanmalar, bazı ilaçların yan etkileri, beyin lezyonları, körlük,
sağırlık gibi duyusal yoksunluklar gibi. Bu liste daha uzayabilir.
Beyinde, genellikle geçici hasar ortaya çıkaran herhangi bir neden
deliryum ortaya çıkarabilir. Hastalığın
gidişi genellikle hızlıdır. Birkaç gün ya da haftalık süre söz konusudur.
Hasta kendiliğinden açılabilir. Kuşkusuz, deliryum ortaya çıkaran neden
daha şiddetli ve uzun süreyle devam ederse ya da eğer tedavi edilmezse,
hasta daha ağır bir tabloya girer, bu komadır; daha ötesi ölümdür. Deliryumda erken teşhis ve tedavi hayati önem taşır; yoksa hastalık süreğenleşir ve demans yerleşir ya da ölümle sonuçlanır. Erken teşhis ve tedavi, koruyucu psikiyatrinin ikinci basamağının temel ilkesidir. Organik bir nedenle ortaya çıktığından, erken teşhiste modern tıbbın bütüm imkanları kullanılmalıdır. Her türlü laboratuvar tetkiki, kan, idrar, karaciğer, böbrek fonksiyonlarını araştıran testler, modern görüntüleme teknikleri, elektroensefalografi (EEG, beyin elektrosu), elektrokardiyografi (EKG, kalp elektrosu) acilen uygulanmalıdır. Deliryumun aynı anda birden çok nedenin ortaklaşa etkisiyle ortaya çıkabileceği de akılda tutulmalıdır. Neden saptandıktan sonra, bu deliryumu ortaya çıkaran nedenin tedavisine yönelinir. Bu arada psikotrop (ruhsal etkili) ilaçlar da kullanılabilir. DEMANS (BUNAMA) Demansta,
entelektüel işlevlerde yaygın bir bozulma söz konusudur. Genellikle,
bellek kaybı, hesaplama güçlüğü, dikkat dağınıklığı, mizaç ve duygulanımda
değişmeler, yargı ve soyutlama yeteneğininde bozulma, yönelim bozuklukları
görülür.
Altta yatan ilerleyici dejeneratif beyin hastalığı nedeniyle
genellikle geri dönüşümsüz olan demans, eğer altta yatan nedenler tedavi
edilebilirse, geri dönebilir; bu bakımdan erken teşhis ve tedavi
önemlidir. Etiyolojik
nedenler ise, beyin tümörleri, kafa travmaları; sifiliz, ve AİDS gbi
kronik enfeksiyonlar; kalp ya da damar hastalıkları; kongenital (doğuştan)
hastalıklar; bazı nörolojik hastalıklar; vitamin eksikliği, kronik anoksik
(oksijen yetmezliği) durumlar, kronik metabolik bozukluklar, kronik
endokrin (hormonla ilgili) hastalıkları gibi metabolik hastalıklar;
Alzheimer, Pick, Creutzfeld-Jakob, Huntington, Parkinson ve Wilson
hastalığı gibi dejeneratif; mültiple skleroz gibi demiyelinizan
hastalıklar; alkol, ağır metaller, karbonmonoksit zehirlenmesi gibi
durumlar söz konusudur.
Tabii ki demans başlıca yaşlıların hastalığıdır; ancak her yaşlıda
görülmediğine göre, yaşlılık tek neden değildir. Çağdaş yaşama koşulları
ve her türden hastalığın tedavi olanaklarının gelişmesi, yaşlı nüfusu
giderek artırmaktadır ve demans sorunu büyümektedir; toplumsal bir sorun
olarak ağırlığını artırmaktadır. Yaşlanma, demans için en önemli risk
faktörüdür.
Demans genellikle süreğen ve ilerleyici bir hastalıktır. Ancak
değinilen onda bir demans geri dönüşümlüdür ve altta yatan nedenin erken
teşhis ve tedavisiyle iyileştirilebilir. Hipotiroidizm, merkezi sinir
sistemi sifilizi, subdural hematom (kafatası ile beyin arasındaki kanama),
B12 vitamini eksikliği, üremi (böbrek bozukluğu sonucu kanda ürenin
artması) ve hipoksi (oksijen azlığı) gibi demans nedenleri erken teşhis
ile erken tedavisi sağlanırsa düzelmektedir. Eğer hemen tedavi edilemezse
hasar bırakır.
Demansın ilk belirtileri aldatıcı olabilir. Yorgunluğa vb.
bağlanabilir. Hasta, demansın ilk belirtilerini, birtakım savunucu
davranışlarla örtmeye çalışabilir. Sözgelimi, yaşını sorduğunuzda, “canım
yaşın ne önemi var, sen görünüşüme bak” yanıtını verebilir. Hasta, yakın
zamandaki bilgileri unuttuğundan, uzun uzun eski anılarını anlatır. Sonra
sanrılar ortaya çıkabilir. 80 yaşındaki yaşlı erkek hastanın 75 yaşındaki
eşini kıskanması, eşinin genç erkeklerle kendisini aldattığını söylemesi
dramatiktir. Ya da sahip olduğu her şey hakkında kıskaçlık geliştirir. Bir
eşyasının kardeşi tarafından çalındığını iddia eder. Misafir gittiği evde,
yemek sırasında birkaç dilim ekmeği cebinde saklayarak evine getirir.
Sokakta, yararlı yararsız ne bulduysa evine getirir; evi çöp alanına
döner. İlerlemiş
demanslarda, hasta yakın aile üyelerini tanıyamaz olur; evinin yolunu
bulamaz; daha ilerlemiş durumlarda idrar ve dışkı kontrolunu kaybeder. Bu
hastalar için mutlak bakım ve sosyal destek gereklidir. Bu olmadığında
hastalar yaşamlarını sürdüremez. Hastanın saldırgan, aşırı hareketli
olduğu durumlarda bazı ilaçlar tavsiye edilir. Ancak bu tedavinin iyi
düzenlenmediği durumlarda faydadan çok zarar vereceği, hareketliliğini
önlerken diğer hastalık belirtilerinin artabileceği düşünülmelidir.
Bütün demansların % 50-60’ını Alzheimer demansı oluşturur. 65
yaştan önce de ortaya çıkabilir. Kalıtımsal özellikleri vardır. Tek
yumurta ikizlerinden birinde görülürse, diğerinde görülme olasılığı çok
yüksektir. Alzheimerli hastaların akrabalarında ortaya çıkma olasılığı
daha yüksektir. Nisbeten yaşlı annelerden doğan kişilerin daha yüksek risk
altında olduğu düşünülür. Alüminyum, kafa travması, immün (bağışıklık)
yetmezlik de risk etkeni olarak düşünülmekteyse de bilinen kesin risk
etkeni yaşlanmadır. Görüntüleme teknikleriyle, yaygın kortikal atrofi
(beyin kabuğunda incelme) saptanır.
Demansların %15-30’unu oluşturan vasküler (damarla ilgili) demans,
tekrarlayan beyin infarktlarıyla basamak basamak ilerler. Erkeklerde daha
fazladır. Hipertansiyon, kalp hastalıkları risk etkenleridir. Dolayısı ile
hipertansiyon ve kalp hastalıkları için geçerli olan risk etkenlerini de
dikate almak gerekir. Yanlış beslenme, düzensiz yaşam, alkol, sigara
bunlar arasında sayılabilir. Bu açıdan bakıldığında, vasküler demans bir
oranda önlenebilir bir hastalıktır. Bunun birinici koşulu, kişinin damar
hastalıklarından korunması, sağlığına özen göstermesi, bu düzen içinde
yaşamasıdır. Demanslı hastalar aile için büyük sorundur. Genellikle birebir bakım gerekir. Hastayı bir dakika gözden uzak bıraksanız ne yapacağını bilemezsiniz. Bu hastalar için, özel ya da resmi, bakım verecek kurumlar yok denecek kadar azdır; bu nedenle hasta ve ailesi için olduğu gibi aynı zamanda bir toplumsal sorundur. HIV VE AIDS AIDS
(Acquired Immune Deficiency Syndrome; sonradan edinilmiş bağışıklık
yetersizliği sendromu), ilk kez 1981’de ABD’de rapor edilmiş ve insanlığın
üzerine bir felaket gibi çökmüştür. 1997 yılı itibariyle, ABD’de 400.000
üzerinde AIDS vakası teşhis edilmiş bulunmaktadır. Dünya ölçüsünde ve
özellikle sosyal, ekonomik ve kültürel yönden geri kalmış ülkelerde,
özellikle de sağlık koruma ilkelerinin imkansızlık ve bilgisizlik ya da
aldırmazlık gibi nedenlerle ihmal edildiği ülkelerde sorunun daha büyük
olduğu tahmin edilmektedir: Henüz tüm çalışmalara rağmen etkin bir
tedavisi de bulunmamıştır. Bu durumda, hastalıktan korunmak hayati önem
yaşımaktadır.
HIV, insandan insana, kan, meni gibi beden sıvılarıyla
bulaşmaktadır. Cinsel münasebetler, kan nakli, virüs bulaşmış
enjeksiyonların kullanımı ve HIV’li anneden fetüse (cenin) ve çocuğa
geçmektedir. Bu açıdan, hastalık yavaş seyirli olduğu için hatta 20 yıl
önceden bile hemcinsiyle cinsel ilişkiye girmiş erkekler, intravenöz (IV,
damar içine) uyuşturucu kullananlar, kan nakli yapılanlar, bu kişilerle
homoseksüel ya da heteroseksüel cinsel ilişki kurmuş olanlar HIV açısında
yüksek risk grubunu oluşturur ve HIV testi yaptırmalıdır. HIV’li kişilerin
kanlarıyla bir şekilde temasta bulunmuş olanlar da risk grubuna
dahildir. Enjektörle
bulaşma, bir enjektörün bir kez kullanıldıktan sonra atılması ile büyük
oranda önlenmiştir. Aynı şekilde kan nakillerinde, başka hastaya verilecek
kanın HIV virüsü yönünden testedilmesi ve ancak temiz kanın transfüzyonda
kullanılması ile bu sorun da büyük ölçüde çözülmektedir. Bu
durumda HIV ve dolayısı ile AIDS’ten korunmada, HIV virüslü kişilerle veya
HIV açısından riskli gruplarla her türlü homoseksüel (eşcinsel) ya da
heteroseksül (karşı cinsle) cinsel ilişkiden kaçınılması önem taşır. Seks
turizminin yaygın olduğu bazı ülkeler, uyuşturucu kullanımının yaygın
olduğu alanlar bu açıdan önemli risk merkezleridir. Cinsel partnerlerin
özenle seçilmesi, tek eşlilik HIV’den korunmada büyük önem taşır. HIV
ile ortaya çıkan AIDS, bedensel, nörolojik ve psikiyatrik belirtilerle
seyreden öldürücü bir hastalıktır. Bedenin tüm bağışıklık gücü
yıkılmıştır. Kişi, her türlü bedensel hastalığa karşı korunmasız hale
gelmiştir. Bunun yanında, önemli psikiyatrik bozukluklar da görülür.
Ortaya çıkan ruhsal bozukluklar, demans, deliryum, anksiyete bozukluğu,
uyum bozukluğu, depresyon, madde kötüye kullanımı, intihar gibi pek çok
önemli ve geniş bir yelpazeyi kapsar. Böyle
bir hastalığın şimdilik tedavisi olanaklı değil. Ancak korunma yöntemleri
ile bu hastalığı önlemek mümkündür. Bu konuda kitle eğitimi gereklidir ve
yapılmaktadır. Ancak kitleyi bilgilendirmek yeterli değildir. Koruyucu
ilkeler konusunda halkı bilinçlendirmek gerekir. Nice örnekler vardır ki,
bu konuda tüm bilgilere sahip olduğu halde, gene de aldırmazlık içindedir.
Bu yönden eğitim, bilgilendirici olduğu kadar bilinçlendirici
olmalıdır. Özetle, özellikle enjektör kullanımını gerektiren uyuşturucu kullanımı ve AIDS yönünden güvenli olmayan cinsel uygulamalardan kaçınmalıdır. Başka bir insanın her türlü beden sıvılarına bir şekilde temas etme, ağız, anus (dışkılama yeri), vagina (kadın cinsel organı), kan, kesikler veya başka bir kişinin yaraları HIV için risk taşıyan durumlardır. |
|