Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

Organik Kökenli Ruhsal Bozukluklar

  • Deliryum

  • Demans (Bunama)

  • HIV ve AIDS

ORGANİK KÖKENLİ RUHSAL BOZUKLUKLAR

    Bu gruptaki hastalıklar, yakın zamanlara kadar, “organik mental bozukluklar” başlığı altında incelenmekteydi. “Organik” sözü ile, beyin disfonksiyonu kastedilmektedir. Bu grup ruhsal bozukluklar, “organik beyin sendromu”, “organik beyin bozuklukları”, “organik kökenli ruhsal bozukluklar” olarak da anılır.

DELİRYUM

Deliryum, bilinçlilik halinin bir oranda bozulması ile karakterize, akut bir ruhsal bozukluktur. Genellikle, varsanı (hallusinasyon, objesiz algılama, olmayan sesi duyma, görme gibi) ve/veya yanılsama (illüzyon, olan bir şeyi yanlış algılama), uygunsuz, mantıksız davranışlarla birlikte seyreder. Bir anlamda bilinç bulanıklığı söz konusudur. Beyin işlevinde ortaya çıkan bir bozukluk sonucu ortaya çıkar. Genellikle kalıcı bir hastalık değidir. Tek bir hastalık olmaktan ziyade, değişik, bir çok nedenin ortaya çıkardığı bir hastalık ya da sendromdur. Yönelim (oryantasyon) bozulur. Daha açık ifadeyle, kişinin içinde bulunduğu zamanı, yeri, kişileri değerlendirmesi bozulmuştur. Babasını tanımayabilir ya da tanımadığı birisini babası sanabilir. Hastanede yatarken kendisini evinde sanabilir. Gece, işine gitmeye kalkışabilir. Sanrı’lar (“beni takip ediyorlar” gibi) vardır. Varsanıların içeriği genellikle korkutucu, ürkütücüdür. Yanılsamalar sıktır. Duvarda asılı bulunan bir hayvan resmini canlanmış, kendine saldıran bir yaratık olarak görebilir.

            Deliryum birçok nedenle ortaya çıkabilir. Enfeksiyon, ateş, metabolik dengesizlik, karaciğer ya da böbrek hastalığı, hormonal bozukluklar, tiamin (B1 vitamini) eksikliği, madde intoksikasyonu (zehirlenme), uzun süre kullanılan uyuşturucu bir maddeyi bırakma -alkol, kokain gibi-, ameliyat sonrası, şiddetli kan kaybı, kalp atım ritminin bozulması, kalp yetmezliği, yüksek tansiyon krizleri, kafa travmaları, yaralanmalar, bazı ilaçların yan etkileri, beyin lezyonları, körlük, sağırlık gibi duyusal yoksunluklar gibi. Bu liste daha uzayabilir. Beyinde, genellikle geçici hasar ortaya çıkaran herhangi bir neden deliryum ortaya çıkarabilir.

Hastalığın gidişi genellikle hızlıdır. Birkaç gün ya da haftalık süre söz konusudur. Hasta kendiliğinden açılabilir. Kuşkusuz, deliryum ortaya çıkaran neden daha şiddetli ve uzun süreyle devam ederse ya da eğer tedavi edilmezse, hasta daha ağır bir tabloya girer, bu komadır; daha ötesi ölümdür.

            Deliryumda erken teşhis ve tedavi hayati önem taşır; yoksa hastalık süreğenleşir ve demans yerleşir ya da ölümle sonuçlanır. Erken teşhis ve tedavi, koruyucu psikiyatrinin ikinci basamağının temel ilkesidir. Organik bir nedenle ortaya çıktığından, erken teşhiste modern tıbbın bütüm imkanları kullanılmalıdır. Her türlü laboratuvar tetkiki, kan, idrar, karaciğer, böbrek fonksiyonlarını araştıran testler, modern görüntüleme teknikleri, elektroensefalografi (EEG, beyin elektrosu), elektrokardiyografi (EKG, kalp elektrosu) acilen uygulanmalıdır. Deliryumun aynı anda birden çok nedenin ortaklaşa etkisiyle ortaya çıkabileceği de akılda tutulmalıdır. Neden saptandıktan sonra, bu deliryumu ortaya çıkaran nedenin tedavisine yönelinir. Bu arada psikotrop (ruhsal etkili) ilaçlar da kullanılabilir.

DEMANS (BUNAMA)

Demansta, entelektüel işlevlerde yaygın bir bozulma söz konusudur. Genellikle, bellek kaybı, hesaplama güçlüğü, dikkat dağınıklığı, mizaç ve duygulanımda değişmeler, yargı ve soyutlama yeteneğininde bozulma, yönelim bozuklukları görülür.

            Altta yatan ilerleyici dejeneratif beyin hastalığı nedeniyle genellikle geri dönüşümsüz olan demans, eğer altta yatan nedenler tedavi edilebilirse, geri dönebilir; bu bakımdan erken teşhis ve tedavi önemlidir.

Etiyolojik nedenler ise, beyin tümörleri, kafa travmaları; sifiliz, ve AİDS gbi kronik enfeksiyonlar; kalp ya da damar hastalıkları; kongenital (doğuştan) hastalıklar; bazı nörolojik hastalıklar; vitamin eksikliği, kronik anoksik (oksijen yetmezliği) durumlar, kronik metabolik bozukluklar, kronik endokrin (hormonla ilgili) hastalıkları gibi metabolik hastalıklar; Alzheimer, Pick, Creutzfeld-Jakob, Huntington, Parkinson ve Wilson hastalığı gibi dejeneratif; mültiple skleroz gibi demiyelinizan hastalıklar; alkol, ağır metaller, karbonmonoksit zehirlenmesi gibi durumlar söz konusudur.

            Tabii ki demans başlıca yaşlıların hastalığıdır; ancak her yaşlıda görülmediğine göre, yaşlılık tek neden değildir. Çağdaş yaşama koşulları ve her türden hastalığın tedavi olanaklarının gelişmesi, yaşlı nüfusu giderek artırmaktadır ve demans sorunu büyümektedir; toplumsal bir sorun olarak ağırlığını artırmaktadır. Yaşlanma, demans için en önemli risk faktörüdür.

            Demans genellikle süreğen ve ilerleyici bir hastalıktır. Ancak değinilen onda bir demans geri dönüşümlüdür ve altta yatan nedenin erken teşhis ve tedavisiyle iyileştirilebilir. Hipotiroidizm, merkezi sinir sistemi sifilizi, subdural hematom (kafatası ile beyin arasındaki kanama), B12 vitamini eksikliği, üremi (böbrek bozukluğu sonucu kanda ürenin artması) ve hipoksi (oksijen azlığı) gibi demans nedenleri erken teşhis ile erken tedavisi sağlanırsa düzelmektedir. Eğer hemen tedavi edilemezse hasar bırakır.

            Demansın ilk belirtileri aldatıcı olabilir. Yorgunluğa vb. bağlanabilir. Hasta, demansın ilk belirtilerini, birtakım savunucu davranışlarla örtmeye çalışabilir. Sözgelimi, yaşını sorduğunuzda, “canım yaşın ne önemi var, sen görünüşüme bak” yanıtını verebilir. Hasta, yakın zamandaki bilgileri unuttuğundan, uzun uzun eski anılarını anlatır. Sonra sanrılar ortaya çıkabilir. 80 yaşındaki yaşlı erkek hastanın 75 yaşındaki eşini kıskanması, eşinin genç erkeklerle kendisini aldattığını söylemesi dramatiktir. Ya da sahip olduğu her şey hakkında kıskaçlık geliştirir. Bir eşyasının kardeşi tarafından çalındığını iddia eder. Misafir gittiği evde, yemek sırasında birkaç dilim ekmeği cebinde saklayarak evine getirir. Sokakta, yararlı yararsız ne bulduysa evine getirir; evi çöp alanına döner.

İlerlemiş demanslarda, hasta yakın aile üyelerini tanıyamaz olur; evinin yolunu bulamaz; daha ilerlemiş durumlarda idrar ve dışkı kontrolunu kaybeder. Bu hastalar için mutlak bakım ve sosyal destek gereklidir. Bu olmadığında hastalar yaşamlarını sürdüremez. Hastanın saldırgan, aşırı hareketli olduğu durumlarda bazı ilaçlar tavsiye edilir. Ancak bu tedavinin iyi düzenlenmediği durumlarda faydadan çok zarar vereceği, hareketliliğini önlerken diğer hastalık belirtilerinin artabileceği düşünülmelidir.

            Bütün demansların % 50-60’ını Alzheimer demansı oluşturur. 65 yaştan önce de ortaya çıkabilir. Kalıtımsal özellikleri vardır. Tek yumurta ikizlerinden birinde görülürse, diğerinde görülme olasılığı çok yüksektir. Alzheimerli hastaların akrabalarında ortaya çıkma olasılığı daha yüksektir. Nisbeten yaşlı annelerden doğan kişilerin daha yüksek risk altında olduğu düşünülür. Alüminyum, kafa travması, immün (bağışıklık) yetmezlik de risk etkeni olarak düşünülmekteyse de bilinen kesin risk etkeni yaşlanmadır. Görüntüleme teknikleriyle, yaygın kortikal atrofi (beyin kabuğunda incelme) saptanır.

            Demansların %15-30’unu oluşturan vasküler (damarla ilgili) demans, tekrarlayan beyin infarktlarıyla basamak basamak ilerler. Erkeklerde daha fazladır. Hipertansiyon, kalp hastalıkları risk etkenleridir. Dolayısı ile hipertansiyon ve kalp hastalıkları için geçerli olan risk etkenlerini de dikate almak gerekir. Yanlış beslenme, düzensiz yaşam, alkol, sigara bunlar arasında sayılabilir. Bu açıdan bakıldığında, vasküler demans bir oranda önlenebilir bir hastalıktır. Bunun birinici koşulu, kişinin damar hastalıklarından korunması, sağlığına özen göstermesi, bu düzen içinde yaşamasıdır.

            Demanslı hastalar aile için büyük sorundur. Genellikle birebir bakım gerekir. Hastayı bir dakika gözden uzak bıraksanız ne yapacağını bilemezsiniz. Bu hastalar için, özel ya da resmi, bakım verecek kurumlar yok denecek kadar azdır; bu nedenle hasta ve ailesi için olduğu gibi aynı zamanda bir toplumsal sorundur.

HIV VE AIDS

AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome; sonradan edinilmiş bağışıklık yetersizliği sendromu), ilk kez 1981’de ABD’de rapor edilmiş ve insanlığın üzerine bir felaket gibi çökmüştür. 1997 yılı itibariyle, ABD’de 400.000 üzerinde AIDS vakası teşhis edilmiş bulunmaktadır. Dünya ölçüsünde ve özellikle sosyal, ekonomik ve kültürel yönden geri kalmış ülkelerde, özellikle de sağlık koruma ilkelerinin imkansızlık ve bilgisizlik ya da aldırmazlık gibi nedenlerle ihmal edildiği ülkelerde sorunun daha büyük olduğu tahmin edilmektedir: Henüz tüm çalışmalara rağmen etkin bir tedavisi de bulunmamıştır. Bu durumda, hastalıktan korunmak hayati önem yaşımaktadır.

            HIV, insandan insana, kan, meni gibi beden sıvılarıyla bulaşmaktadır. Cinsel münasebetler, kan nakli, virüs bulaşmış enjeksiyonların kullanımı ve HIV’li anneden fetüse (cenin) ve çocuğa geçmektedir. Bu açıdan, hastalık yavaş seyirli olduğu için hatta 20 yıl önceden bile hemcinsiyle cinsel ilişkiye girmiş erkekler, intravenöz (IV, damar içine) uyuşturucu kullananlar, kan nakli yapılanlar, bu kişilerle homoseksüel ya da heteroseksüel cinsel ilişki kurmuş olanlar HIV açısında yüksek risk grubunu oluşturur ve HIV testi yaptırmalıdır. HIV’li kişilerin kanlarıyla bir şekilde temasta bulunmuş olanlar da risk grubuna dahildir.

Enjektörle bulaşma, bir enjektörün bir kez kullanıldıktan sonra atılması ile büyük oranda önlenmiştir. Aynı şekilde kan nakillerinde, başka hastaya verilecek kanın HIV virüsü yönünden testedilmesi ve ancak temiz kanın transfüzyonda kullanılması ile bu sorun da büyük ölçüde çözülmektedir.

Bu durumda HIV ve dolayısı ile AIDS’ten korunmada, HIV virüslü kişilerle veya HIV açısından riskli gruplarla her türlü homoseksüel (eşcinsel) ya da heteroseksül (karşı cinsle) cinsel ilişkiden kaçınılması önem taşır. Seks turizminin yaygın olduğu bazı ülkeler, uyuşturucu kullanımının yaygın olduğu alanlar bu açıdan önemli risk merkezleridir. Cinsel partnerlerin özenle seçilmesi, tek eşlilik HIV’den korunmada büyük önem taşır.

HIV ile ortaya çıkan AIDS, bedensel, nörolojik ve psikiyatrik belirtilerle seyreden öldürücü bir hastalıktır. Bedenin tüm bağışıklık gücü yıkılmıştır. Kişi, her türlü bedensel hastalığa karşı korunmasız hale gelmiştir. Bunun yanında, önemli psikiyatrik bozukluklar da görülür. Ortaya çıkan ruhsal bozukluklar, demans, deliryum, anksiyete bozukluğu, uyum bozukluğu, depresyon, madde kötüye kullanımı, intihar gibi pek çok önemli ve geniş bir yelpazeyi kapsar.

Böyle bir hastalığın şimdilik tedavisi olanaklı değil. Ancak korunma yöntemleri ile bu hastalığı önlemek mümkündür. Bu konuda kitle eğitimi gereklidir ve yapılmaktadır. Ancak kitleyi bilgilendirmek yeterli değildir. Koruyucu ilkeler konusunda halkı bilinçlendirmek gerekir. Nice örnekler vardır ki, bu konuda tüm bilgilere sahip olduğu halde, gene de aldırmazlık içindedir. Bu yönden eğitim, bilgilendirici olduğu kadar bilinçlendirici olmalıdır.

Özetle, özellikle enjektör kullanımını gerektiren uyuşturucu kullanımı ve AIDS yönünden güvenli olmayan cinsel uygulamalardan kaçınmalıdır. Başka bir insanın her türlü beden sıvılarına bir şekilde temas etme, ağız, anus (dışkılama yeri), vagina (kadın cinsel organı), kan, kesikler veya başka bir kişinin yaraları HIV için risk taşıyan durumlardır.