Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

İle Edebiyat Ocak 2007   

PSİKOBİYOGRAFİ, ŞİİR ve PSİKANALİZ

Psikodinamik Açıdan Ahmet Erhan ve Şiiri , Yusuf Alper(*)

Psikobiyografi

Psikobiyografi, birkaç on yıldır gündemdedir; bir yönüyle edebiyat eseridir, diğer yönüyle bir psikolojik tarih kitabıdır. Psikoloji ve psikiyatriyi, önemli, tarihsel kişiliklerin yaşamları ve eserleri ile buluşturur. Elbette iyi hazırlanmışsa, yazarı yetkinse, okuyucu için ilgi çekicidir; okuyucuyu derin bir yolculuğa sürükler. Kitapla baş başa olduğunuz sürece, ele alınan kişiye-kişiliğe- arkadaşlık edersiniz, onun sırdaşı olursunuz. Onun duygularını yaşar, ruh yapısının derinliklerine tanık olursunuz.

Eskilerden başlarsak, Büyük İskender’in psikobiyografisine adım atalım. Onun bir yönüyle tarihin en büyük askeri dehalarından biri, bir büyük stratejist olarak yanında dururken hayranlık duyarsınız. Doğu – batı (Yunan ve Asya) uygarlıklarını harmanlamaya çalıştığını ve önemli oranda başarılı olduğunu görür, içiniz kaynar, vizyonuna hayran olursunuz.. Bunların yanında sefih bir ayyaşa yoldaşlık ettiğinizi fark ettiğinizde içiniz kararır; hele bir sefahat anında en yakın arkadaşını gözünü kırpmadan öldürdüğünü okuyunca kafanız karışır. Kölesi durumundaki genç kadını kapatıvermek varken, onu eş olarak aldığını, üstelik maiyetini de böyle davranmaya teşvik ettiğini görünce hayranlığınız artar.

Eğer Hitler’in psikobiyografisine daldıysanız içiniz kararır, insanın nasıl bu kadar kötü, nasıl bu kadar kompleksli olabileceğini, hele hele uygar, Schiller’i, Goethe’yi yetiştirmiş bir toplumu nasıl peşinde sürüklediğini kavrayamazsınız ama gene de insanı anlarsınız; iyi ile kötünün arasındaki farkın bir bıçak sırtı olduğunu algılamaya başlarsınız. Bireylerin toplamı olan toplum için de iyi ile kötünün, tarih ırmağının iki kenarı olduğunu, rüzgarın insanları ve toplumu nasıl bir kıyıdan diğer kıyıya çoğu zaman farkında bile olmadan sürükleyiverdiğini görür, şaşırırsınız.

Sonuçta bu yolculuk sizi insanla tanıştırır. Dahası belki kendinizle tanıştırır..

Psikobiyografi, önemli ölçüde tarihsel kişiliklere yönelse de, tarihte yerini almış sanatçılara, bilim adamlarına da odaklanır. Elbette, yapıları gereği renkli kişilikler sergileyen sanatçılar da konunun nesnesi olabilir ve olmuştur. 1960’lı  yıllarda, dilimize de çevrilen Irving Stone’un Mikelanj’ı yeniden yaşattığı İlahi Istırap adıyla dilimize çevrilen romanı, gene aynı yazarın Freud’u anlatan Fırtınalı Arzular (The Passions of the Mind), psikobiyografi değildir çünkü sadece roman olarak ve bir romancı tarafından kaleme alınmıştır. Psikobiyografi ise az çok roman niteliğinde olsa da konunun uzmanı tarafından ruhbilimsel bakışa ve gerçeklere uygun olarak kaleme alınmıştır. Romancını sırtında yumurta küfesi yoktur, anlatılanların doğru ve gerçek olması gerekmez ama psikobiyografi yazarı bilimsel gerçeklere ve ele aldığı kişinin yaşamına bağlı kalmak zorundadır. Bu bakımdan yazarında bilimsel ustalık yanında yazınsal ustalık da gerektirir.

Ruhsal analiz deyince başlıca Freud’un kuramcısı olduğu psiko-analizdir söz konusu olan. Freud kuramı, her gerçek bilimde olduğu gibi durağan değildir, Freud daha yaşarken kuramında birtakım değişiklikler, yenilikler yapmıştır.  Ölümünden sonra da ardılları çeşitli okullara ayrılsalar da kuramı geliştirmeyi sürdürmüşlerdir.

Öyleyse, psikobiyografi bir yönüyle bilim, bir yönüyle sanattır ve mutlaka tarihtir. Ancak, birçok örnekte, tarihsel kişilikler yanında, önemli sanatçıları da incelemiştir, bir bakıma onlar da tarihtir. Örneğin Salvador Dali gibi bir sanat dehasının renkli, bir o kadar engebeli, fırtınalı yaşamı, psikobiyografi yazarı için uçsuz bucaksız bir okyanus niteliğindedir. Okuyucu için de inanılmaz bir ruhsal gezidir.

Şairler de psikobiyografi için sıradadır elbette ya da sırada olmalıdır. Böyle bir çalışma yapılacaksa, şairin ölümü neden gereksin ki? İşte Yusuf Alper “Psikolojik-Psikodinamik Açıdan Nâzım Hikmet ve Şiiri” kitabından sonra “Psikodinamik Açıdan Ahmet Erhan ve Şiiri” kitabında bunu yapıyor.

Bülbülü öldürmek mi?

Lise çağlarımda şiire meraklıydım; bir kitap ele geçirdim, “Şiir Tahlilleri” adlı. Hatırladığım, on - yirmi kadar ünlü şiiri ele almış, her şiir hakkında onlarca sayfa analiz yapmıştı. Elbette yaptığı psiko-analiz değildi ama analizdi. Yirmi satırlık bir şiirden nasıl yirmi sayfalık analiz yapılır diye çok şaşırmıştım o yaşımda.

Yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Haşim, böyle bir analiz için güzel bir benzetme yapmıştı. Bülbülü dinliyorsunuz, sesi güzel mi güzel. Merak ediyorsunuz, bu güzel ses, bu bülbülden nasıl çıkıyor diye ya da kargadan niye böyle güzel ses çıkmaz diye. Alıyorsunuz bülbülü, masaya yatırıyorsunuz, boğazını kesip biçiyorsunuz, güzel sesin bülbül gırtlağından nasıl çıktığını anlayamıyorsunuz ama bülbülü de öldürmüş oluyorsunuz. Hiç de cazip değil, üstelik uygun da değil, son derece yanlış, cinayet.

Şairane bir açıklayış ve karşı çıkış, şair kendince haklı mutlaka ama zihinler çalışmak istiyor, zihinler sanat ürünleriyle yüzleşmek, düşünmek, tartışmak istiyor. Zihinler her alanda, her konuda jimnastik istiyor, doğrusu bu olmalı.

Psikobiyografi bir kişiliğin ruhsal analizine yönelir. Ele alınan kişiliğin yaşamı kadar ürünleri de önemlidir. Konu tarihsel kişilikse, elbette tarihe kaydolmuş eylemlerini, doğrularını, yanlışlarını analiz divanına yatırır psikobiyografi. Ama divana yatırılan kişi sanatçıysa, tarihe yön veren doğru-yanlış eylemler değildir analistin elindeki, sanatçının sanat ürünleridir, şairse şiiridir, ressamsa tablosudur. Öyleyse sanatçı psikobiyografisi yazılacaksa, ister istemez eseri, sanatçının yaşamının önüne geçer.

Yusuf Alper’in yaptığı da budur; Şair Ahmet Erhan’in Biyografisi ya da ”Psikodinamik Açıdan Ahmet Erhan ve Şiiri”.

Ne kadar etik?

Psikodinamik açıdan ele alınıyorsa, kişi, ruhsal anlamda masaya ya da terapistin divanına çırılçıplak yatırılmış demektir. Öyleyse önemli bir sorunla karşı karşıyayız. Analist , danışanıyla, doğrudan deyişle analiz ettiği kişiyle aynı mekandadır; kişi divana uzanmış yatarken, analist divanın baş ucundadır. Kişi terapistin önünde ruhunu örten tüm elbiselerini çıkarırken, sırtı terapiste dönüktür ve onu görememektedir. Hiç kimse, ruhunu çırılçıplak ortaya koymak istemez, bu nedenle görüşmenin kaydı tutulmaz; terapist de kimseye bilgi vermemekle yükümlüdür.

Bu sakınca meslek kurallarıyla, dahası evrensel hukukla denetim altına alınmıştır; terapist, hiçbir şekilde, hiçbir koşulda, terapi seansı hakkında konuşmayacaktır, konuşmaz, konuşamaz. Terapi uzmanı, kişi önündeki divana uzanmamış olsa da, hayatını, eserlerini uzman gözüyle incelemiş, analiz etmiştir. Kişi tarih içinde yerini almış kişiyse sorun kısmen azalır ama hayattaysa sorun artar. Sanatçının, terapist masasına yatmaya niyeti var mıdır ya da terapi uzmanına böyle bir izin vermiş midir? Hele analistin ulaştığı sonuçların okuyucu önüne serilmesine izni olur mu? Ben olsam izin vermem, ne diyeceğini bilemem ki.

Söz gelimi ele alınan şair gizli bir kişilik bozukluğu’dur veya melankoli içindedir ve şiirlerinin psikodinamik incelemesiyle gizli ruhsal bozukluğu teşhis edilmiş olur. Böyle çıkarsa yayımlayamazsınız, hatta kimseye gösteremezsiniz. Etik olmaz ve belki suç olur.

Ama gene de endişeye gerek yok. Sanat kısa söylemdir, aslı “güzel sanatlar”dır.. Eskiden “bedii (benzeri olmayan, özgün) sanatlar” denirdi. Konu sanatsa, konu şiirse, güzelliktir. Öyleyse, böyle bir amaçla yazılmış kitap da güzellik için yazılmıştır. Eğer bir sanatçının ruhsal bir bozukluğu varsa kendini ilgilendirir. Okuyucuyu ilgilendiren, kitabı okumak serüvenli ama güzel serüvenli bir yolculuk olmalıdır.

Zaten Alper’in de etik konunda son derece dikkatli ve saygılı aynı zamanda sanatçının sanat ürünlerine bağlı kaldığı görülüyor.

Şiirin psikoanalizi

Şiir başlıca metafordur. Psikoloji de başlıca metafor kullanır. Rüyalar; karmaşık, anlaşılmaz, inanılmaz rüyalarımızın her biri metafor şaheserleridir. Birini sevdiysek belki altında nefretimiz yatmaktadır. Birini dövdüysek belki aslında babamızı dövmektir amacımız. Öyleyse şiir, uçsuz bucaksız okyanusta zamansızca yaşadığımız, yaşayacağımız serüvendir. Bir anlamda şiir rüyaya ne kadar yakınsa, o kadar metafor, o kadar şiirdir; şair de rüya benzeri metaforu yakalayabilen, söze döken, dizelere yerleştiren ustadır.

Yusuf Alper şair olması yanı sıra psikiyatri profesörüdür. Akademisyenliği ve sanatçılığı kişiliğinde birleştirir ve ağırlıklı olarak sanat-bilim bağlamında eserler verir. Şairliğiyle yedi şiir kitabı (Kanayan  Şiirler (1985), Zamanın Kırılan Aynasında (1989), Yaldızlı Bir Yanılsama (1994) , Yeryüzüne Vuran Telaş (1995) , Şimdi Hangi Irmakta (1998), Dalgaların Sesiyle (2001), Derin Uğultu (2005)), bir o kadar psikiyatri kitabı (Herkes İçin Psikiyatri (1997, 2000. İki yazarla birlikte), Bütün Yönleriyle Depresyon (1999, 2002) ve Depresyon Psikoterapisi (1997, 2001)yayımlanmış; 1999 Orhon Murat Arıburnu-Sabahattin Kudret Aksal Özel Şiir Ödülü’nü almıştır. Psikiyatri Kitapları dışında, şiir ve psikiyatriyi birlikte ele alan Şiir ve Psikiyatri Kavşağında(2001), Psikanaliz ve Aşk(2003) adlı kitapları”, şiir üzerine Şair Her Zaman(2005), sanatçı analizleri bağlamında Psikolojik ve Psikodinamik Açıdan Nâzım Hikmet ve Şiiri(2005) ve  Psikodinamik Açıdan Cemal Süreya Şiiri (baskıda) kitapları yayımlanmıştır.

Alper bu kitabında, incelemeye aldığı şair Ahmet Erhan’ın yalnızca şiirini değil kendisini de analiz divanına oturtmayı yeğlemiş, yaşayan bir şairi ele alma cesaretini göstermiştir. Tabii ki analiz divanına oturtmak soyut anlamdadır. Yoksa Alper A.Erhan’la doğrudan psikiyatrik-psikanalitik görüşme yapmamış ve yapmadığını belirtmiştir.  Bazı yaşam olaylarıyla ilgili birkaç telefon görüşmesi olmuş, birkaç kez de birçok arkadaşıyla birlikte genel sohbet etmiştir. Ayrıca Alper’in Erhan’a nesnel bakabilecek kadar çok yakın ilişkisinin olmadığı da anlaşılmaktadır. Kuşağından, önemli, değerli bulduğu bir şairi saygılı biçimde, çok özel durumlarını ortaya dökmeden, daha çok şairin dizelerinde dile getirdiği şeylere dayanarak dinamik yorumunu yapmıştır.

Yazar, kitabının başında, “İlksöz Yerine”de açıkça belirtiyor; “Psikodinamik-psikolojik bakışa uygun olan ve olmayan sanatçılar-yazarlar vardır”. Ahmet Erhan bu bakışa uyan şairlerden biridir. Alper’in deyimiyle bu söz elbette “Yazın dünyasından habersiz bazı psikiyatrlar gibi göçüp gitmiş yazın adamlarımıza teşhis koymaya ve ideolojik olarak onları kullanmaya kalkmak olacak şey değildir”.

Kitaba konu olan Ahmet Erhan için Alper’in söylediklerine bakalım. “70’li yılların ikinci yarısından beri şiir yazan, 80 kuşağına zemin hazırlayan ya da bir köprü işlevi gören şairlerin çok daha hızlı olgunlaştıkları ve kimlik kazandıkları düşünülebilir. Çünkü onlar hiçbir şair kuşağının yaşamadığı acılar yaşamışlar, çaresizlik, yalnızlık duygularıyla çok genç yaşta karşılaşarak hızla olgunlaşmışlardır. Hiçbir kuşak bu kadar ezilmedi, hüsrana uğramadı, işkence görmedi, acılar yaşamadı. Hapse giren olmuştur, girmeyen olmuştur. Ama sorun hapse girmek ya da girmemek değildir. Bu acıyı duyumsamanın en iyi yolu bu şairlerin şiirlerini okumaktır. Ahmet Erhan bu acılı kuşağın tipik bir örneğidir.”

Eklenecek söz kalmıyor. Devam edelim: “…Nerdeyse tümüyle aile ilişkileri, eşi, oğlu, ayrılması, oğluna vasiyeti vb. gibi konularla doludur. Kendi ölümüyle ilgili dizeler de sık sık geçer:

Ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?

Kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?

Ben sokağa çıktığımda kapılar hep kapanır,

               Anneler içeri çekerdi çocuklarını.

Irmak aktı denize, yaprak toprağa düştü

Bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.

Çünkü “12 Eylül düdüğü ötmüş, herkes sokakları boşaltmış ve evlere girmiştir. Sokaktaki terör, öldürme vb. şeyler yerini hapishanelere, işkencehanelere bırakmıştır. Bunun yansıması A. Erhan’da yoğun acı ve hüzün olacaktır. Ancak bireysel özellikler, bilinçdışı çatışmalar, insan ilişkilerindeki sorunlar çok belirgindir.”

Alper’in kaleminden “Bütün şiirlerin gözden geçirilmesinde dikkati çeken, çocuğun gelişme sürecinde kişilik oluşumu ve psikodinamiğini etkileyen en önemli durumlardan biri babanın çok fazla alkol alışıdır. Baba gerçekten alkolik miydi? Kesin yanıt vermek güç olsa da A. Erhan’ın çok sık anmasından dolayı öyle olduğunu söyleyebiliriz. İşçi kökenli, çok çocuklu, orta-alt sınıf diyebileceğimiz bir aile ortamında A.Erhan 4 abladan sonra doğmuş son çocuktur. Dört kız çocuğundan sonra olası ki erkek beklentisiyle yapılan bir çocuktur ve dünyaya gelişiyle ailesini çok mutlu etmiştir. Özellikle de babanın çok mutlu olduğu ve Ahmet’e yoğun ilgi gösterdiği söylenebilir. Bu konum bir yandan el üstünde tutulan mutlu bir çocukluk yaşatırken öte yandan yaşamın zorluklarıyla fazla karşılaşmadan, önüne engeller konulmadan büyütülen, ailenin koşullarına göre her dediği yapılan bir çocukluk süreci yaşatmıştır. Bunun sonucunda gelişen kişilik yapısı zorluklara, engellere dayanamayan dahası engeller karşısında çabuk morali bozulan ve sorunlardan kaçma eğilimi gösteren bir kişilik olacaktır.”

“A. Erhan doğal olarak ödipal karmaşanın çözümü öncesinde ve sonrasında süregelmekte olan özdeşimini babasıyla yapacaktır. Kendisini çok seven, olası ki çok küçük yaştan beri yoğun ilgi gösteren babasıyla özdeşim kuracaktır. O kadar yoğun bir özdeşimdir ki bu; babanın ölümünün ardından, “ondan ve içkisinden nefret eden” A. Erhan onun meyhanede boş bıraktığı sandalyeye oturmuş ve bir daha kalkmamıştır. “Herkes beni anneci bilir ama ben babacıyımdır. Ölümünden önce ondan ve alkolden nefret ederdim ama O, 52 yaşında alkolden – sirozdan ölünce onun yerine ben oturdum, futbolu,  her şeyi bıraktım ve içmeye başladım tıpkı onun gibi. Suçlu mu hissettim acaba? Freud haklı galiba…”

İşte bu yaşam şiire dökülmüştür ya da şiire dönüşmüştür; psikodinamik açıdan Ahmet Erhan ve şiiri budur. Ahmet Erhan da herkes gibi hayatının esiridir, şiiri de kendisinin. Ve hayata şöyle seslenir:

Sevgili Hayat... Öyle çok sevdim ki seni

Ölümden biteviye korkacak kadar

Sözümle iteledim yalan rahlelerini

Camilerinde su oldum, kiliselerinde mum

Sevgili Hayat... Senden çok sevmedim kendimi

Benim için -ne olur- renksiz bir bayrak yak!

 

Genel olarak depresif, nihilistik bir içerik taşıyan şiirlerden birkaç alıntı yapalım: “İntiharla ölen şairlere, sanatçılara öykünmeyle baktığı bir şiirde  “Ölüm, evet ölüm bile geç kaldıktan sonra” diye pasif ölüm isteğini dışa vurur. Yaşamak sanki onun için bir işkencedir. Tek Yol Ölüm” şiiri siyasi olana bir gönderme yapar ve çaresizliğini sıralayarak ölümün tek yol olduğunu işler.”

Nobraksin, diazem, nobrium

Günde üç öğün, her ölümde alınacak

…

“Hiçbir şey olamasan da psikanalizin tarihinde bir yer alacaksın

Damarların bakır teller gibi

Çağını iletecek geceyarılarında

Mapusane, tımarhane ne umurun

Birinin bittiği yerde başlar öbürü

…

Artık resimler yap, kitaplar çıkar, duvarlara yaz

Kimse seni asmaz, kesmez, tutuklamaz

Anla tek yasal slogan olduğunu şunun:

İyi ki doğdun çocuğum. İyi ki doğdun!

Alper’in kitabında yüzlerce böyle alıntı, ayrıntı var. Onları okumak, incelemek, kendi benliğinizde içsel bir yolculuğa çıkmak sizin elinizde. Yazın dünyamızda başka örnekleri bulunmayan bu kitapları okumak büyük bir olanaktır. Serüvenli bu yolculuğu yaşayın derim.

(*) Digraf ( Şiirden) Yayıncılık, Ekim 2006.