Şizofreni ve Diğer Sanrılı Psikotik Bozukluk
ŞİZOFRENİ VE DİĞER SANRILI PSİKOTİK BOZUKLUKLAR ŞİZOFRENİ
Şizofreni, nedeni
iyi bilinmeyen, işlevselliği önemli ölçüde bozan, duygu, düşünce ve
davranışlarda önemli bozukluklarla seyreden, adıyla bile ürkütücü bir
hastalıktır. Genellikle kronik gidişlidir ve (1) prodromal (ilk silik
belirtilerin görüldüğü) dönem, (2) delir (sanrı) ve/veya hallusinasyonların
(varsanı) bulunduğu aktif dönem, (3) arada remisyonlar görülebilen rezidül
dönem olmak üzere üç kademede seyreder.
Hastalık, 1852’de
Morel tarafundan ilk kez “dementia precox (erken bunama)” adıyla
tanımlanmış, ergenlik döneminde başladığı ve demansla sonuçlandığı kabul
edilmişti. Ancak 1911’de Bleuler, hastalığın erken yaşlarda başlamasının
şart olmadığını ve bunama ile sonuçlanmadığını vurgulayarak, ürkütücü erken
bunama adlandırmasını bıraktı ve şizofreni adını önerdi. Şizofreni, “aklın
bölünmesi” anlamına gelmektedir.
Şizofreninin ömür
boyu yaygınlığı % 1-1.5’dur. Bu demektir ki, dünyaya gelen her ikiyüz
kişiden 2-3’ü şizofreni hastalığına yakalanacaktır. ABD’de, iki milyon
şizofrenik hasta olduğu, tüm dünyada her yıl ikimilyon kişinin ilk kez
şizofreni tanısı aldığı hesabedilmektedir. Kırsal kesimlere oranla, kentsel
kesimlerde hastalık daha yaygın ve daha şiddetli seyretmektedir. Bunun
yanında, endüstrileşmemiş bölgelere göre, endüstrileşmiş bölgelerde daha
yaygın ve şiddetlidir. Hastalığı ortaya çıkarmasında kadın-erkek farkı
yoktur.
Düşük
sosyoekonomik gruplarda daha yaygın görülmektedir. Ancak, sosyoekonomik
sınıflar arasında incidence (belli dönemde hastalık çıkaranların sayısı,
hastalık hızı) eşittir. Başka deyişle, her sosyoekonomik grupta, hastalık
eşit miktarda ortaya çıkmakta fakat her sınıftaki şizofrenik hastaları
saydığınızda, alt sosyoekonomik sınıfta daha çok olduğu görülmektedir. Bunun
nedeni şöyle açıklanmaktadır: Şizofreni, hastanın yaşam kalitesini
düşürdüğünden, üst sosyoekonomik sınıfta doğmuş ve yetişmiş olsa bile,
hastalandıktan sonra ömrünü alt sosyoekonomik grupta geçirmeye
başlamaktadır. Bunun aksi görüşler de vardır.
Hastalık, büyük
çoğunlukla 15-35 yaşları arasında başlar. (%50’si, 25 yaşın altında.) 10
yaşın altında ve 40 yaşın üstünde başlaması nadirdir. Bu durumda,
şizofreninin başlaması açısından en riskli yaş, 15-25 yaşlarıdır.
Klinik
belirtileri, seyri ve sonuçları açısından şizofreni ağır bir hastalıktır.
Son 10-20 yılda şizofreninin tedavi olanakları iyice artmıştır. Örneklemek
gerekirse, 1965’den 1975’e kadarki on yılda hastanelerdeki şizofrenik hasta
sayısı, yarı yarıya azalmıştır. Günümüzde, bu hastaların %80’i yataksız
hasta birimlerinde tedavi edilmektedir. ETİYOLOJİ
Şizofreni,
hastalığın ortaya çıkışı, belirtileri, seyri ve sonuçları itibariyle farklı
görünümler arzeden bir hastalık; belki hastalıklar grubudur. Bu nedenle, tek
bir etiyolojik etken üzerinde durulamaz. Hastalığın ortaya çıkışında
genellikle stress-diathesis (zorlanma-eğilim) modeli kullanılır. Bu modele
göre, şizofreni ortaya çıkaran kişiler, belirli bir biyolojik kolay
hastalanma veya yatkınlık niteliklerine sahiptir. Böyle bir yapıda bir stres
(zorlanma), tetiği çekmekte ve şizofreni belirtileri ortaya çıkmaktadır. Bu
stres’ler, genetik, biyolojik, psikososyal veya çevresel olabilir. GENETİK
Ailesinde
şizofreni bulunan kişilerde şizofreni riski normal popülasyondan daha
yüksektir. Aynı şekilde, tek yumurta ikizlerinde, çift yumurta ikizlerine
oranla eşhastalanma riski daha yüksektir. Evlat edinilmiş çocuklar üzerinde
yapılan çalışmalarda, eğer biyolojik anne ve/veya babada şizofreni varsa,
evlat edinilmiş çocuklarda şizofreni riski gene yüksektir. Aksi durum da
geçerlidir. Anne ve/veya babası şizofrenik olmayan bir çocuk, şizofrenik bir
aile tarafından evlatlık edinildiği durumlarda, evlatlık çocukta şizofreni
riski artmamaktadır. Burada hemen belirtilmelidir ki, bu anlatılanlar
şizofreninin irsi bir hastalık olduğu anlamına gelmemektedir. Şizofrenik
hastanın, çocuğuna da bu hastalık geçecektir düşüncesi doğru değildir.
Sadece, kalıtımsal yatkınlık söz konusudur. Bu bakımdan, şizofreninin, tek
bir etkene bağlı bir hastalık olmadığı; çok etkenli (mültifaktöriel) bir
modelle açıklanabileceği belirtilmelidir. BİYOLOJİK
Biyokimyasal
laboratuvar bulguları, şizofrenik hastaların beyin biyokimyasında, belirli
alanlarda değişme ya da bozulmalar olduğunu göstermektedir. Bunlardan en
önemlisi, “dopamin varsayımı”dır. Dopamin, bir sinirsel ileti maddesidir. Bu
varsayıma göre, şizofrenide, dopamin etkinliğinin artması söz konusudur.
Amfetamin, kokain gibi uyuşturucu maddelerin de dopaminerjik aktiviteyi
artırdığı bilinmektedir. Gene bu maddelerin şizofreni ya da benzer görünümlü
hastalıklara yol açtığı da bilinmektedir. Özetle söylemek gerekirse,
şizofrenik hastalarda dopaminerjik aktivitede artma vardır. Dopaminerjik
aktiviteyi artıran bazı maddeler de şizofreni benzeri durumlar ortaya
çıkarmaktadır. Ancak, her şizofrenide, dopamin aktivitesi artması
görülmemektedir. Bu demektir ki, şizofreniyi dopamin varsayımı ile her zaman
açıklayamayız; ve onun için varsayım diyoruz. Dopamin varsayımı yanında,
“norepinefrin varsayımı”, “GABA varsayımı”, “serotonin varsayımı” söz
konusudur. Bu varsayımlar da her şizofreniye uygunluk göstermemektedir.
Biyolojik
bulgular, aynı zamanda şu soruyu akla getirmektedir. Şizofrenik hastalarda
saptanan beyin biyokimyasına ilişkin bulgular, şizofreninin nedeni midir
yoksa, şizofreninin bir laboratuvar bulgusu mudur? Başka deyişle,
şizofrenide neden bu biyokimyasal değişmeler olmaktadır. Sebep-sonuç ilşkisi
temelinde bu konu aydınlanmış değildir. PSİKOSOSYAL VE ÇEVRESEL
Kişi için önemli
olan yaşam olaylarının, şizofreniyi ortaya çıkardığı bilindiği gibi,
hastalığı alevlendirdiği ya da nükse yol açtığı bilinmektedir. Yakın
ölümleri, felaketler, evlenme, erkeklerde askerlik, iş sorunları, kişi için
önemli yaşam olayı olabilir. Ancak gene belirtilmelidir ki bu tür çevresel
faktörler, tek başına hastalığa neden olmaktan çok, kalıtımsal yatkınlık,
biyolojik etkenler gibi nedenlere eklendiğinde hastalık ortaya çıkmaktadır.
Çevresel etkenler, hastalığın nedeni olmaktan çok, hastalığın ortaya
çıkışına katkıda bulunan, tetiği çeken etkenler olmaktadır. Başka bir
ifadeyle, kişi şizofreniye, kalıtımsal ve/veya biyolojik olarak yatkınsa,
yaşamının bir döneminde, çevresel etkenler hastalık için tetiği
çekivermektedir. Konunun diğer yanı, çevresel etkenlerin hastalığa neden
olmaktan çok belirtilerin oluşmasında etkili olduğunun görülmesidir. Mesela,
ülkemizdeki darbe dönemlerinde “beni asacaklar, takip ediyorlar” türünden
hezeyanlar artmaktadır. BELİRTİLER
Şizofreni, akut
belirtilerle başlayabildiği gibi, yavaş ve sinsi bir biçimde başlayabilir.
Sinsi başlangıçta, çevreye karşı ilginin azalması, aldırmazlık, toplumdan
kaçma, sık aynaya bakmayla kendini belli eden kendi bedeni ile aşırı ilgi,
garip ilgiler, metafizik uğraşlar söz konusudur. Bu dönemde hasta adayı
genellikle genç yaşta olduğundan “karasevdaya tutuldu”, “topluma küstü” vb.
biçiminde yorumlara gidilir. Bazen depresyon belirtileriyle ya da başka
ruhsal hastalıklara benzer belirtilerle başlayabilir. Özellikle delikanlılık
çağında, her türlü ruhsal rahatsızlığın başlangıcında, şizofreni de akıldan
uzak tutulmamalıdır.
Hastaların
görünümünde, ilgisizlik, donukluk, çekingenlik, dış görünüşüne aldırmazlık
dikkati çeker. Ağır tiplerinde, dağınıklık, pasaklılık, kirlilik öne çıkar.
Psikomotor davranışta değişmeler görülür. Aşırı bedensel-ruhsal huzursuzluk,
garip yüz göz hareketleri, garip beden duruşları, acaip tekrarlamalar bunlar
arasındadır.
Şizofrenide, tüm
işlevsellikte azalma ya da bozulma söz konusudur. Referans (alınma)
düşünceleri, delirler (sanrı, hezeyan,) gibi, düşünce içerik bozuklukları
görülür. Sanrılar, diğer bozukluklardaki sanrıların aksine, sistemsiz,
tutarsız, gariptir (“bir uzaylının oğluyum”). Çoğunlukla işitsel olmak
üzere, görsel, kokusal, dokunsal hallusinasyonlar (varsanı, “kulağıma küfür
sözleri geliyor”) görülür. Fikir akışının bozulması, enkoherans (anlaşılmaz,
saçma-sapan konuşma), gibi mantıksız düşünce biçimi ortaya çıkar. Düşünce
sürecinde, soyutlama yeteneği bozulur; somut düşünülür. Duygulanım
azalmıştır; küntleşmiştir ya da uygunsuzdur. Ya hemen hiç duygusal tepki
vermezler ya da duygusal tepkileri uygunsuzdur. Her düzeyde bunaltı (anksiyete)
yaşayabilirler. Hasta çevresi ile ilgisizdir; olaylar onu etkilemiyor,
ilgilendirmiyor gibidir. Ego sınırlarının kaybı, dış dünya ile iç dünyayı
ayırdetmede güçlük gibi belirtilerle kendini algılaması bozulmuştur.
Uygunsuz dürtü ve güdülenme, ambivalans (aynı anda iki zıt duygu, düşünce ve
davranış ortaya koyma) gibi irade bozuklukları görülür. Kişilerarası
işlevler bozulur. Sosyal içe kapanma, saldırganlık, cinsel uygunsuzluklar
bunlara örnektir. Psikomotor inhibisyondan (ruhsal-bedensel durgunluk),
eksitasyona (aşırı hareketlilik) uzanan bir yelpazede harekette nitel
değişmeler; maniyerizm (garip, anlaşılmaz yüz göz hareketleri), katatoni
(bedenin belli bir pozisyonda sabit durması), stereotipi (kalıplaşmış ve
yineleyen beden hareketleri)
gibi nitel bozulmalar görülür.
Şizofrenide
kullanılan en eski ilaç 1952 tarihlidir. O tarihten bu yana daha etkin ve
daha az yan etkili ilaçlar ve başka tedavi teknikleri geliştirilmiştir.
Eskinin tedavi edilemez sanılan şizofrenisi, bugün önemli oranda ve önemli
düzeyde tedavi edilebilir bir hastalıktır. Ancak, hastalık belirtilerinin
ortadan kalkışından sonra da uzun süre, yıllar boyu tedaviye devam etmek
gerekmektedir. Aksi durumda, nüks ihtimali artar.
Tedavi edilen
hastalarda, çoğu zaman negatif belirtiler dediğimiz ilgi azalması, toplumdan
uzaklaşma, duygusal tepkilerde azalma, kendine bakımda bozulma gibi
belirtiler devam edebilir. Her hastada, özellikle negatif belirtileri süren
hastalarda, hastalık sonrası bakım önemlidir. Bu kişiler, yataksız hasta
birimlerinde izlenmeye devam edilmelidir. Bunun yanında ailesi ve toplum
tarafından sosyal destek sağlanmalıdır. Rehabilitasyon, yaşama ve işe
yeniden uyum çalışmaları, bu kişilerin topluma tekrar kazandırılması
açısından önem taşır. Uzman denetimi altında, çalışma tedavisi (oküpasyonel
tedavi), el emeği ve sanat ürünleri üretimi çalışmaları düzenlenmelidir.
Öyle görülüyor ki, şizofrenide, tedavi sonrası bakım ve sosyal destek,
tedavi kadar önem taşır. Ancak bu tür çalışmaların yeterli olduğu
söylenemez. Hastalar genellikle, aile desteğine bırakılmakta; bazen bu da
olmazsa, “evsiz” şizofrenikler, sokakta darmadağınık, kir içinde, keçeleşmiş
traşsız saçlarla dolaşmaktadır. Ne yazık ki bir hayvanın sokaktaki acıklı
görüntüsüne başkıldıran, ülke gündeminin birinci sıralarına getiren kamuoyu,
böyle hastaları görmezlikten gelmektedir. Bir ışık olarak, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de, ruh sağlığı profesyonelleri ve hasta aileleri, “şizofreni” dernekleri kurarak örgütlenmektedir. Bu örgütlenmeden amaç, şizofren hastaların aileleri ve hastanın kendisi ile bağlantıyı kesmemek, izlemeyi sağlamak, aileyi eğitmektir. Hekimlik yaşamımızda sıklıkla görüyoruz ki, hastanın kendisi ya da ailesi, yeterli bir iyileşme gördüğünde, tedaviyi kesmektedir. Bu örgütlenme ile, hasta ailelerinin ve toplumun da desteğiyle, hastalar sürekli izlenecek, mümkün olan sosyal destek sağlanacaktır. Bu uygulama, koruyucu psikiyatrinin üçüncül korumasına bir örnektir. SANRILI BOZUKLUK
Hastalığın
birincil ve tek belirtisi, değişmez sanrıları olmasıdır. “beni takip
ediyorlar, öldürecekler” gibi. Bu sanrılar, şizofrenideki gibi, sistemsiz,
garip değildir. Hastanın sanrılarına duygusal tepkisi, sanrılarına uygundur.
Takip edileceğine inanıyorsa, bundan sıkıntı duyar, kendince yaşamını
kurtarmak için savaş verir. Hastalığa bağlı yıkım, şizofreninin aksine ya
hiç yoktur ya da çok azdır. Hastalar genellikle aşırı duyarlıdır. Bu durum,
hasta yüksek düzeyde işlevsellik yeteneğine sahip olsa da, toplumsal içe
kapanmaya yol açabilir. Eğer hasta rahat bir durumda ise, herhangi bir
ruhsal bozukluğu yok sanılabilir. Halk tarafından da bilinen “paranoya”,
yaklaşık bu hastalığa karşılık gelir.
Genetik
çalışmalar göstermiştir ki, sanrılı bozukluk, ne şizofreninin ne de mizaç
bozukluğunun bir alt tipi ya da erken belirti dönemi değildir. Bu hastaların
birinci derece akrabalarında, şizofreni ya da mizaç bozukluğu gösterme riski
artmamaktadır.
Birincil olarak,
psikososyal kaynaklıdır. Hastaların geçmişleri incelendiğinde, genellilke
fiziksel ve duygusal kötü kullanıma maruz kaldıkları görülmektedir. Zalim,
kaba, düzensiz, güvenilmez anne babaların çocukları oldukları görülür. Bu
durumda çocukta, çok gerekli olan güven duygusu gelişmemiştir. Ve çocuk,
çevrenin her zaman düşman ve tehlikeli olduğuna inanmıştır. Sağırlık,
körlük, sosyal izolasyon ve yalnızlık, göçler, beklenmedik çevresel
değişiklikler de hastalığın gelişiminde rol oynayabilir. Bu hastalıkta
kullanılan ana savunma mekanizması, projeksiyondur (yansıtma). Kabul
edilemez düşünce ve duygular, karşıdakine yansıtılır “ben ona düşman
değilim, o bana düşman”. Bunun yanında, reaksiyon formasyon’la (zıt tepkiler
kurma), mesela aşağılık duyguları, büyüklük duygularına dönüştürülür.
Sanrıların ana
özelliklerine göre, 5 tipe ayrılır:
1/ Erotomanik
tip: Genellikle kendisinden üst sınıftan biri, kendisine aşıktır.
2/ Grandiyöz tip:
Güçlülük, zenginlik, bilgililik sanrıları içindedir.
3/ Persekütuar
tip: Kötülük yapılacağına inanır; “beni oldürecekler” gibi hezeyanlar
gösterir.
4/ Jaluzik tip:
Cinsel partnerinin kendisine sadık olmadığına sanrılı bir kurgu içinde
inanmıştır.
5/ Somatik tip:
Sanrılı bir kurgu içinde, önemli bir hastalığı ya da bedensel eksikliği
olduğuna inanmıştır. Hastalık hastalığından farklı bir durumdur. Hastalık
konusunda vehim değil, hezeyan içindedir.
Hastalık doğum
yaptıktan sonra ortaya çıkar. Başlıca, depresyon ve sanrılar görülür.
Uykusuzluk, huzursuzluk, duygusal değişkenlik gibi belirtilerle, doğumu
takiben 2-3 gün içinde ortaya çıkar. Sonra sanrılar belirir. Bebekle ilgili
takınaklar görülür. Her 1000 doğumdan 1-2’sinde görülür. En çok ilk doğumda
gelişir. Genellikle, şizofreni, bipolar bozukluk gibi altta yatan başka bir
ruhsal bozukluğa ikincildir. Doğum sonrası hormon düzeylerindeki hızlı
değişmeler, hastalığın ortaya çıkışına katkıda bulunabilir. İstenmeyen
gebelik, mutsuz evlilik, annelik korkları gibi psikodinamik çatışmalar
bulunabilir. ŞİZOFRENİFORM (Şizofreni benzeri) bozukluk, şizofreni benzeri, ancak kısa süreli bir bozukluktur. Şizofreni ile duygulanım bozuklukları arasındaki köprü ŞİZOAFFEKTİF BOZUKLUK; bir aydan kısa süren sanrılı bozukluk benzeri bozukluklar için KISA PSİKOTİK BOZUKLUK ve biri merkez diğer uydu olmak üzere iki kişi tarafından yaşanan PAYLAŞILMIŞ PSİKOTİK BOZUKLUK burada anılmalıdır.
|