Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

 

ŞÜPHE, “ZEKÂNIN EN SİVRİ NOKTASI”

           Michelson ve Morley, 1887’de ışığın saniyede yaklaşık 300.000 km. olan hızını değişik yöntemlerle ölçmüşlerdi ve ışık hızı herkes için, her yerde aynı sonucu veriyordu. Ses hızı ise saniyede 340 metredir. Eğer ölçüm sırasında sesi ölçen ses kaynağından uzaklaşıyorsa, ses hızı da ses kaynağından uzaklaşan ölçenin hızı kadar yavaşlar. Ölçen ses kaynağına yaklaşıyorsa durum tersine döner ve ses hızı artmış olarak ölçülür. Ölçen sabit ancak ses kaynağı ölçene doğru hareket ediyorsa, ses hızı o oranda artmış olur. Eğer ses kaynağı ölçenden uzaklaşıyorsa ses hızı o oranda uzamış olarak ölçülür.

Işık hızı, ses hızı örneğindeki gibi olsaydı, ölçüm sırasında eğer ışık kaynağına yaklaşılıyorsa, ışık hızının artmış, uzaklaşılıyorsa azalmış olması gerekiyordu. Ölçen yerine ışık kaynağı hareket ederse de aynı sonuç ortaya çıkmalıydı ama aynı sonuç çıkmıyordu. Bu durumda ışığın seyri, inanılmaz ve açıklanamaz bir durumdu. Zamanın bilim insanları sonucu açıklamaya çalıştılar; olmadı. O günün bilim insanları sonucu öylece kabul ettiler, “ışık hızı, ölçenin veya kaynağının hareketine bağlı olmaksızın sabittir.” Açıkçası, ışık hızı bir tür dogma ya da inanç olmuştu.

Münih patent dairesinde mütevazı görevinde çalışan 25 yaşındaki Einstein, bu kabulden şüphe duydu; kabullenmedi. Işık hızı hiçbir şekilde değişmiyorsa, başka şeyler değişiyor olmalıydı. Diyelim saniyede on bin km. bir hızla ışık kaynağı olan güneşe gitmekte olan astronotun ölçümünde ışık hızı, üç yüz on bin km/sn bulunmuyorsa, değişmiyorsa, yani artmıyorsa, astronotun zaman algılaması yavaşlıyor demekti. Zaman algısındaki yavaşlama nedeniyle, astronot ölçüm yapınca, ışık hızı sabit çıkıyor olmalıydı. Einstein düğümü çözmüştü; hız arttıkça zaman yavaşlıyordu. Bir dizi mantık yürütme ve matematik işlemiyle görecelik kuramı (izafiyet teorisi) böylece ortaya çıktı.

Dünya tepsi gibi düzdür deniyordu. ‘Eğer tepsinin kenarına kadar gelirseniz sonsuz bir uçuruma yuvarlanırdınız’ kabulü vardı. Kristof Kolomb bu kabulden şüphe duydu. Dünya yuvarlaktı ve tepsinin kenarına ulaşıp sonsuz uçuruma yuvarlanmak yerine batıya giderek, kısa yıldan Hindistan’a ulaşılabilirdi.  Hindistan’a ulaşamadı ama Hindistan sandığı Amerika kıtasına ilk ulaşan kişi oldu, böylece adı tarihe geçmiş oldu.

Tarihteki bu örnekler çoğaltılabilir; bu anlamda tarihin tekerrür ettiği tezi de elbette doğrudur.

Yine tarihe bakarsak, bildiğimiz ilk aydınlanma eski Yunanda Thales, Protagoras, Pyrrhon gibi düşünürlerin şüphe ve eleştirileri sonucu ortaya çıkmıştı. Ne var ki bu aydınlanma, Ortaçağ’da karanlığa gömüldü. Kavramlar, bilgiler, yaşam, bilim ve inançlar sorgulanamaz, tartışılamaz oldu. Kilise tüm hayata egemendi, açıkçası “din dışında bilim yoktu, tek gerçek dinsel doğmalardı”, işte bu yüzden Ortaçağ’ın diğer adı, karanlık çağdır.

Sözlükler “dogma”yı “Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi” olarak tanımlıyor. Felsefî anlamda ise dogma “Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav” olarak tanımlanır.

Eski Yunan düşünürleri metafizik’i, zihnin üretebildiği kavramların, soyutlamanın, mesela sayıların nitelemesi olarak tanımlamışlardı; düşünmeyi ve düşünceyi geliştirebilecek bu tanım, ortaçağın karanlık çağında Kilisenin denetiminde çoğu dogmanın sığınağı olmuş ve bugün “fizik ötesi, doğa ötesi” dediğimiz tanımlama ortaya çıkmıştır.

Ortaçağ dogmalarına “acaba” gözüyle bakmak isteyenler engizisyon mahkemelerinde alelacele yargılanıp içine şeytan girmiş kişiler olarak damgalanıyor ve odun ateşinde yakılıyordu.

Rönesans ve elbette reform bu karanlıkların aydınlanması ve hümanizmin doğuşu, aydınlanmanın başlamasına neden olmuştu. Başka deyişle o güne kadar sorgulanmayan, tartışılmayan olgular “acaba” sorusuna takılmaya başlamıştı. Bu kuşkucu aklın, şüpheci düşüncenin ürünüydü, ya da bilimin eşittir şüphe olduğu artık fark edilmiş, bilim artık dar patikalarda değil, otobanlarda hızla yol almaya başlamıştı. Bunu sağlayan özgür düşünceydi. Ortaçağın skolâstik düşüncesi son bulmuştu.

Şüpheyi kuramsallaştıran, septik şüpheyi dışlayıp bilimsel, metodik şüpheyi kavramlaştıran Descartes, şömine karşısında otururken şömine karşısında oturduğundan şüpheye düşer. “Duyularım beni aldatabilir. Rüya görüyor olabilirim, çünkü rüya görürken rüya gördüğümüzü bilmeyiz, uyanınca anlarız. Ama şu anda düşünmekte olduğumdan şüphe edemem, çünkü şüphe etmenin en ucuna geldim. Düşünüyorsam varım demektir”. İşte Descartes’in şüpheden hareketle oluşturduğu akıl yürütmesi ya da var olmanın kanıtına ulaşması buydu. Latince “De omnibus dubidandum" (Her şeyden şüphelen) özlü sözü Descartes’e atfedilir.

Ortaokul sıralarında, Türkçe Kitabı’ndaki Cenap Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde geçen iki özdeyişi unutmam; birincisi,“kartallar da, yılanlar da yükseklerde yaşar; ama oraya biri uçarak, diğeri sürünerek gelmiştir, diğeri ‘şüphe zekânın en sivri noktasıdır’. Konumuz, Cenap Şahabettin’in ikinci sözü; kendisinin mi, derleme mi bilmiyorum. Şüphe zekânın en sivri noktası mıdır gerçekten? Bertrand Russel’dan bir söz daha; dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır. Retoriğe aldırmazsak aynı şeyi söylemişler.

Bir yandan Eski Yunan düşünürlerinin, Descartes’in, Einstein’ın zihnimizde var olması gereken bilimsel şüphesi, Cenap Şahabettin’in ifadesiyle “zekânın en sivri noktası”, diğer yandan Russel’ın dikkati çektiği “akıllılar her zaman kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmaları”. Kişinin kendisinin hata yapabileceğinin bilincinde olması, açıkçası kendi düşünceleri, davranışları konusunda da şüpheci davranabilmesi, kendini eleştirebilmesi akıllılıktır. Kişinin kendini geliştirebilmesi, daha az hata yapması açısından gereklidir ve de etik bir değerdir. İşte Yunus Emre: İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir  / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır.

Bilimsel düşüncenin her türlü bilgiyi, hatta dogmayı bile kuşkuyla, şüpheyle karşılamayı gerektiğini bilirsek sorun yok ve bağımsız düşünmeyi de öğrenmişiz demektir. Şüphe etmiyorsanız nasıl bağımsız düşünebilirsiniz? Ya da şüphe etmiyorsanız, Einstein gibi kuramlar oluşturabilir misiniz? İsterseniz buna “bilimsel şüphe” diyelim. Şair sözüyle ifade etmek istersek, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olabilmek için şüphelenmeyi de bilebilmek gerek.

Bu satırların yazarı bugün hekimlik ve psikiyatri yaşamında kırk iki yılı doldurmuş durumdadır. Yarım yüzyıla dayanmış bu tarihçeden bakarsak, hekimlik mesleğine başladığım yıllarda, artık ameliyat sonrası pek uzun yaşayamasalar da, hastaların bozuk kalbi değiştirilebiliyordu. Gayet etkili antibiyotiklerimiz, kemoterapötiklerimiz vardı. Depresyon ilaçları çok etkiliydi, diğer ruhsal bozuklukların ilaçları da öyle. Freud psikiyatri kulelerinin en büyüğüne ve en tepesine bayrağı dikmişti.

Bugün kalp transplantasyonu artık hemen hemen bütün büyük hastanelerde yapılabiliyor ve ameliyat sonrası yaşam süreleri tatmin edici olarak uzadı. Antibiyotikler artık çok daha az yan etkili ve daha etkin. Psikiyatrik ilaçlar da öyle. Freud, elbette yerli yerinde duruyor ama yeni ardılları türedi ve en az Freud kadar etkinler ve kabul görüyorlar. Ancak Freud ve kuramı, bugün edebiyat ve diğer tüm sanat alanlarına kaynaklık etse de, bilimsel düşünceye saygı gereği daha çok eleştiriliyor, hatta tartışılıyor.

Biz ki musalla taşındaki merhumu anasının adıyla zikreden bir toplumuz. İslam’da malum, cenaze toprağa verilirken, anasının adıyla zikredilir. Kimileri bu uygulamanın, kişinin annesinin kim olduğunun kesin olarak bilindiği, babasının kim olduğunun ise kesin olarak ancak annesince bilinebileceği için olduğunu söyler; bundan ötesi din bilimcilerinin konusudur. Konumuz şüphe ise, Freud kuramına niye şüphe ile bakmayalım? Öyleyse şüphe ile bakanların sözlerine kulak verelim, argümanlarını sıralayalım: Freud gerçekten haklı mıydı, haklı mıdır?

Psikanaliz, Freud’un oluşturduğu, ruhsal fenomenlere analitik ve dinamik yaklaşımı öngören kuramdır. Ruhsal işleyişi yeni bir bakışla ele alır ve ruhsal bozuklukların tedavisinde kullanılır.

Hans Eysenck gibi eleştirmenler, psikanalizi, bilimsel olmadığı iddiasıyla reddederler. Zaman zaman Home gibi bir psikanalist de psikanalizin bilim değil, humanity (beşeri bilim) olduğunu savunur.

Psikanalizin bir bilim olup olmadığı tartışması, bilimin tanımına göre değişmektedir. Eğer bilim için deney ve gözlemden kaynaklanan bilgi temel alınırsa, psikanaliz bir bilim değildir. Eğer psikanalizin olaylar arasında nedensellik bağları kurma üzerinde yoğunlaştığı dikkate alınırsa, bilimdir.

Freud’un “Totem ve Tabu” başlıklı kitabında geliştirdiği kurgu, sembolik anlamları dışında, gerçekçi kabul edilemez. Ancak, bu kurgu, hayran olunacak bir gözlem, saygı duyulacak bir zekâ ve cesaret ürünüdür. İlk başta ilkel göçebe aşiretin başında, kıskanç bir baba bulunuyordu. Baba, gruptaki bütün dişileri kontrol edebilirdi ve cinsel olarak elinin altında tutardı. Oğullar büyüyünce, baba onları aşiretin dışına attı; çünkü babanın eli altındaki kadınlara yaklaşmaya başlamışlardı. Sonra oğullar birleşti ve babalarını öldürdüler ve onu yediler. Daha sonra da, böyle korkunç bir iş yaptıkları için kendilerini suçlu hissettiler ve bunun sonucunda bir totem hayvanı öldürmeyi tabu haline getirdiler. Tabii ki bu totem, babalarını temsil ediyordu. Totem oluşturma, onların ilk suçluluk duygusunu biraz olsun dindirdi. Ancak kardeşler, aynen eskiden babalarının rakibi oldukları gibi, şimdi de birbirlerine rakip olmuşlardı. Babanın ortadan kalkışıyla, bu defa aile içi cinsel birleşmeler başladı ve bunun sonucu doğan çocuklarda ardı ardına sakatlıklar baş gösterdi. Bu sorunu çözmek için ikinci bir tabu yarattılar. Aşiretin içinde çiftleşme yasağı ya da tabusu. Bu noktadan sonra sadece diğer aşiretlere mensup olanlarla eşleşmeleri uygun görüldü. İşte Freud’un Totem ve Tabu adlı yapıtında ölümsüzleştirdiği spekülasyon ya da senaryo.

Bugün bile, bazı ortamlarda Freud kültleşmiş gibidir. Hakkında yazılan yazılar, kitaplar, tartışmalar, onu XX. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biri yapmıştır. En radikal Freud karşıtları bile, her defasında Freud’dan söz etmek zorunda kalırlar. Ama Freud ve kuramı hakkında ciddi eleştiriler de vardır.

Aslında bir depresyon ilacı olan Prozac, adının yayılmasıyla “Prozac Toplumu” söylemini ortaya çıkmıştır. Tedavi ilaçla kolay olduğuna göre, yıllarca sürecek psikoterapi seanslarına gerek kalmış mıdır? Karşı argümanlar da hazırdır; psikoterapi yerine ilaç tedavisini önerenler, sigorta şirketleridir; çünkü onlar sonuçta ticarî kurumlardır ve amaçları para kazanmaktır. Aylarca sürecek psikoterapi yerine haftalar içinde tamamlanan ilaç tedavisi elbette daha ucuza gelir. Ayrıca ilaçlar hastalığı tedavi etmez, sadece üstünü örter. İşte bilim, işte şüphe üstüne şüphe.

Jonathan Lear, hiçbir düşünürün, yaratıcılığı ve hayal gücünü Freud’dan daha demokratik olarak görmediğini söyler. Freud’dan sonra yaratıcılık, artık tanrısal ilham alanların ya da birkaç çok iyi şairin tekelinde olmaktan çıkmıştır. Psikanalitik açıdan herkes şair gibidir; herkes rüyasında metaforlar kullanır ve herkes yaşam sürecinde sembolik anlamlar yaratır.

Bilimsellik ve kullanılabilirlik açısından Feist’in sözlerine kulak vermeye devam edelim; kuşku noktasından hareketle Freud Kuramın için sorular soralım ve şüphe masasına yatıralım, bilimselliğini tartışalım:

Birinci soru ve yanıtı: Determinizm mi, özgür seçim mi? Freud’un insan doğasına yaklaşımı, deterministtir çünkü davranışların, şu anki amaçlardan ziyade geçmiş olaylar tarafından şekillendirildiğine inanır. Şimdiki davranışlarımız üstünde hiç kontrolümüz yoktur ya da çok az kontrolümüz vardır. Çünkü insanlar, yok edici memnuniyet için sömüren vahşi yaratıklardır. Davranışlarımız, şu anki bilincimizin ötesine geçen bilinçdışı isteklerimizle şekillenir.

İkinci soru: Nedensellik mi, teleoloji mi? Teleoloji (ereksellik), başlangıçtan belli bir sonuca yönelme amacıyla var olma durumudur. Freud, davranışlarımızın geleceğe ilişkin amaçlarımızla değil geçmiş nedenlerle şekillendiğine inanıyordu. Ona göre biz, kendi belirlediğimiz bir amaca doğru hareket etmekte değiliz aksine çaresizce Eros ve ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmanın içine sıkışmışızdır.

Üçüncü soru: Bilinç mi, bilinçdışı mı? Freud’un psikolojisi bilinçdışı motivasyonun tarafını tutar. Freud, dil sürçmelerinden dinsel tecrübelere kadar her şeyin cinsel ya da saldırgan içgüdülerimizi tatmin etme arzusundan kaynaklandığına inanırdı. Davranışlarımızdan haberdarızdır fakat bu davranışların altında yatan motivasyonlar bilinçaltımızda gizlidir ve böylece motivasyonlarımız çoğu zaman gerçekte olduklarını düşündüğümüz şeyler değildir.

Dördüncü soru: Biyoloji mi, kültür mü? Tıp eğitimi almış biri olarak Freud, insan kişiliğini biyolojik bir bakış açısından görme eğilimindeydi. Sık sık prehistorik sosyal ünitelerin sonuçlarından ve ardıllarından bahsetse de argümanının temelinde yatan bu erken toplumlardaki gelenek ve göreneklerin evrim yoluyla şu anki biyolojik gelişimimizi etkilediğidir. Bilinçdışı, fantezi ve anksiyetelerimizin çoğunun kaynağı sosyal değil biyolojiktir. Başka deyişle söylersek, hangi toplumda yaşarsan yaşa, bilinçdışı dürtülerimiz aynıdır; cinsellik ve saldırganlık.

Beşinci soru: Eşsizlik, (biriciklik) mi, benzerlik mi? Bu konuda psikanalitik teori, orta yolu seçer. Evrimsel geçmişimiz, insanlar arasında büyük benzerliklere neden olur. Fakat bir yandan da bireysel tecrübelerimiz, özellikle erken çocuklukta yer alan tecrübelerimiz, bizi biricik bir biçimde şekillendirir ve kişilikler arası farklılığa neden olur.

Sonuçta, Feist’e göre, Freud kendini temelde bir bilim insanı olarak görse de, onun teorilerini oluşturan metotlar bugün kendi zamanına özgü, yani evrensel olarak açıklanmamış, demode kalmıştır ve bilimsel değildir. Deneysel araştırmaya değil, öznel gözlemlere dayanır. Freud, bu gözlemleri kendisi hakkında ve klinik hastaları hakkında yapmıştır. Bu hastalar, insanlığın tümünü temsil etmez. Çoğunlukla orta ve üst sınıflardan gelmiş olanlardır ve bu sınıfları temsil ederler.

Freud’u eleştiren bilim adamları arasında Marie Balmary, Hannah Lerman, Jeffrey Masson ve Paul Vitz anılmalıdır. Bu bilim insanları, Freud’u erkek egemen bir teori yarattığı için eleştirirler ve Freud’un, kişisel eğilim, tecrübe ve görüşlerinden doğan taraflılığının teorilerine damgasını vurduğunu düşünürler. Freud’un bilimsel olmadığını belirtirler ve kendi bilinçdışı arzularından etkilendiğini varsayarlar.

İşte Freud kuramı karşında şüphenin bizi sürüklediği nokta. Ama biz şüphemizi sürdürelim; gene Feist’e kulak verelim; Freud’un teorisinin ne kadar kullanılabilir ve yararlı olduğunu olup olmadığını sorguladığı, birtakım standartlar kullanarak oluşturduğu sorulara ve verdiği cevaplara bakalım.

Psikanaliz, birtakım bilgileri, anlam taşıyan bir çerçeveye oturtmak üzere organize edebilir mi? Freud’un kişilik teorisi, gözlemleri organize edebilme yeteneği ile dikkati çeker. Bir insanın davranışı ile ilgili hemen her şey mantıklı bir şekilde psikanalitik bir çerçeveye oturtulabilir. Fakat bu çerçeve, o kadar gevşek ve o kadar ‘nereye çeksen oraya giden’ bir çerçevedir ki görünüşte birbiri ile çelişen pek çok veri bu çerçevenin sınırları içinde aynı anda var olabilir.

Yine de psikanaliz yararlı bir teoridir çünkü bilgileri düzenler ve davranışların nedenini açıklar. En şaşırtıcı “niçin” sorularına bile, psikanaliz, diğer kişilik kuramlarından daha tatmin edici cevaplar verebilir. Kimse Freud’un yanıtlarını kabul etmek zorunda değildir. Fakat bu yanıtlar, Freud’un temel varsayımlarının mantıksal uzantılarıdır. Psikanaliz, “niye ödipus kompleksi böyle gelişir?” ya da “niye latans dönemi vardır?” gibi zorlayıcı sorulara bile mantıklı yanıtlar sunabilir.

Tarif edilebilir bir araştırma ve test edilebilir bir hipotez sunar mı? Bu standarda göre de Freud’un teorisi yüksek puan alır fakat aynı zamanda özellikle test edilebilir hipotezler konusunda pek çok sorun ortaya çıkar. Bu problemler, doğrudan gözlem sınırlarının ötesinde kalan hipotetik kavramlar geliştiren, bilinçdışının varlığını öne süren bütün psikolojik teorilerde de vardır. İd, ego ve süperego gibi kavramlar ya da bilinçdışı, sadece bir varsayımdır ve bilimsel açıdan doğrulanamaz.

Günlük hayatta karşımıza çıkan problemlerin çözümü için rehberlik yapar mı? Psikanaliz, kapsamlı olduğundan ve geniş bir yelpazede gözlemi düzenleme yetisine sahip olduğundan, uygulayanlar için genelde kullanışlı bir teoridir. Örneğin, psikanalitik oryantasyonlu bir terapist, günlük sorunlara çözüm bulurken, Freudçu teorinin sunduğu özgün ve kapsamlı rehberlikten faydalanabilir.

Psikoterapi, bu kriter karşısında da yüksek not alır: Bir bakıma, bilimsellik ile uygulanabilirlik ve yararlılık aynı şey değildir.

Kendi içinde tutarlılık var mıdır? Teori genel olarak kendi içinde tutarlıdır fakat bilimsel terimler, bilimsel bir dikkatle kullanılmamıştır. Freud, 40 yılı aşkın bir süre boyunca yazmıştır ve bu süre içinde bazı kavramların anlamını kendisi değiştirmiştir. Bu terimleri işlevsel olarak tanımlamamıştır. Yani özgün işlevler ve davranışlar açısından açıklamamıştır. Araştırmacılar, psikanalitik terimleri kendileri tam olarak tanımlamalıdırlar fakat bu da kaosa neden olur çünkü her araştırmacı aynı terimi farklı şekilde tanımlar.

Buradan bakınca, “ben Freud’a inanıyorum” diyebilirsiniz. Zaten günümüzde böyle denmektedir.  Dahası, bu düşüncedeki kişilere kuşku ile yaklaşan düşüncelerinizi söylerseniz artık aranızda bilimsel tartışmadan çok inanma - inanmama tartışması çıkar. Ama “x” adlı antidepresan ilacın etkisine inanmıyorum diyemezsiniz, derseniz karşınıza çift kör, plasebo kontrollü, başka araştırmacılar tarafından da doğrulanmış çalışmaları koyuverirler, gene de inanmıyorum derseniz siz bilirsiniz, sağlık olsun demek gerekir.

Aziz Nesin veya Nazım Hikmet, iyi hatırlamıyorum, gizli polis tarafından izleniyor. Teknoloji ve imkânlar henüz bu günkü kadar gelişmiş olmadığından, izleyenlerin kendilerini tümden gizlemeleri mümkün değil, ayrıca izleneceklerini biliyorlar ve sonuçta izleyenleri tanıyorlar ve bir gün izleyicilerine diyorlar ki, “artık birbirimizi biliyoruz, siz güya gizlenmek için onca zahmete girmeyin, yorulmayın. Biz de gizlenmiş olmayalım”. Sonuçta izleyen sivil giyimli gizli polisler gizlenmeyi bırakıyorlar ve şairle beraberce yürümeye başlıyorlar, hatta eşya taşıma gibi işlerde gizli polis yardımcı oluyor.

Ülkenin kralı, darbe ile devrilmekten korkuyor; bu mümkündür elbette. Hezeyan içinde değil ama sürekli şüphe içinde. Kral bu korkusunu kırk yıldır taşıyor ama kırk yıldır devrilmemiş. Bu kral galiba biraz şüpheci veya vesveseli. Bu kral kırk yıllık iktidarından sonra devrilse bak darbe ile devrilmiş, demek vesvese değil, gerçekmiş diyebilir miyiz?

Darbelerden birinde, 12 Eylül, 12 Mart, hangisiyse, bir genç takip edildiğini düşünüyor ve fellik fellik kaçmaya, tedbirler almaya başlıyor. Geceleri uyuyamaz oluyor. O zamanki adıyla paranoid reaksiyon tanısıyla antipsikotik reçete ediliyor. Ardından tutuklanıyor ve mahkeme kayıtlarından anlaşılıyor ki takip edildiğini iddia ettiği günlerde gerçekten takip ediliyormuş; gerçekten takip edildiğine göre, takip edildiği düşüncesi hezeyan değilmiş, psikoz değilmiş, yanlış teşhis konmuş vb.     Buradaki akıl yürütmeyi formüle edersek: .1. Çoğu karşıt düşüncede olanlar takip ediliyor / 2. Ben de karşıt düşüncedeyim / 3. O halde takip ediliyorum. Kişinin darbe döneminde takip edilebileceğini ihtimal, hatta yüzde yüz ihtimal olarak düşünmesi olağan. Ama takip edildiğine dair bir gözlemi olmadan bu sonuca varması olağan değil.

Başka bir örnek: Kişi sürekli eşi tarafından aldatıldığını düşünüyor, bu düşüncesini dışa vuruyor, psikiyatra getiriliyor, aynı tanı. Tedaviye başlandıktan bir ay sonra kişi koşa koşa kliniğe geliyor ve bakın bana eşimin beni aldatıldığını söylediğim için ilaç verdiniz, eşim beni gerçekten aldatıyormuş, işte delilleri ilh. Acaba psikiyatri uzmanı bu kişiye boşuna mı ilaç verdi, öyle ya, kişi gerçekten aldatılıyormuş. Bu kişinin mantığı formüle geçirilirse yine aynı sorunla karşılaşırız, bu hezeyandır ve hekimin teşhisi de böyledir.

Yukarıdaki örneklerde bilimsel kuşku değildir söz konusu olan. Bilimsel kuşku olsaydı, kişi takip edildiğini ya da eşi tarafından aldatıldığını ihtimal olarak düşünüp, kanıtları değerlendirmesi gerekirdi.

İlla hezeyan olması gerekmiyor. Somatizasyon bozukluğu ya da hipokondri tanısı alan kişi, elinde bir dosya, koşa koşa doktorunun kapısını çalıyor, bana kanserim var dedim diye ruh ilacı verdiniz, bak işte sahiden kansermişim! İyi de, burada kişi kanserden korkmaktadır ve kanser korkusu ile daha sonra kanser teşhisi konması arasında bağlantı yoktur, rastlantısaldır.

Kişi evden çıkıyor, içinde bir kuşku, ocağı kapattım mı? Kapattım biliyorum ama ya kapatmadıysam maazallah yangın çıkar. Dönüp bir bakayım. Dönüp kontrol ediyor, kapıyı kitleyip tekrar yola çıkıyor. Biraz önce kontrol da ettim ama ya kontrol ederken boş bulunduysam kapatmadığım halde kapattım gibime geldiyse? Haydi, bir kontrol daha. Dikkat edilirse, buradaki konu ‘şüphe’ değil, emin olamamaktır.

Tuzsuz yemek lezzetsizdir. Öyleyse yemeğe ne kadar tuz koyarsak lezzeti de o kadar artar diyemezsiniz. Çünkü tuz miktarı ile lezzet arasındaki ilişki doğrusal değil, eğriseldir. Eğri ise doğanın temeli çan eğrisidir. Ama eğer bu bağıntıya küçük ölçekle, söz gelimi ilk yarısı için bakarsanız doğrusal gibi görünebilir ve eğer böyle bakarsanız lezzeti iyice artsın diye iyice bir tuz koyarsız, önce lezzeti ıskalarsınız sonra sağlığınız zarar görür. Burada gelinmek istenen nokta şüphe ama nereye kadar? sorusuna yanıt aramaktır. Descartes’e atfedilen Latince söze göre “her şeyden şüphe” ama şüphe için şüphe değil akılcı şüphe ya da akıl yürütme. Dahası, bütünün parçasına bakıp akıl yürütme değil, bütünü gözden kaçırmadan akıl yürütme ya da Kartezyen şüphe.