|
|
İle Edebiyat Dergisi, Eylül 2007 “SUSKUN TÜRKÜLER ZAMANI”, HAKKINDA AHMET ÇELİKKOL’LA GÖRÜŞME
Yusuf Alper: Sayın Ahmet Çelikkol, ilk romanınız “Suskun Türküler Zamanı” yayımlandı. Okuyucular sizi çok çeşitli kitaplarınız ve yazılarınızla tanıyor. Ama artık ilk romanı da yayınlanan bir yazarsınız. Yazı serüveninizi anlatır mısınız? Ahmet Çelikkol: İzin verirseniz kişisel bilgiler vereyim. İlkokuldan itibaren ne bulursam okudum. Orta Okulda, çocuk dergilerinde, gazetelerin çocuk sayfalarında şiirler, öyküler yazmaya başladım. “Bu dere ki susuzluk / İçersinde kıvranarak dururmuş / Mor dağların karlarından aldığı / Yaz gelince sıcaklardan kururmuş” veya “Bu yurttaki köylerin / Yemyeşil bahçeleri / Yazın bahardan serin / Cennet olur her yeri”. Çocukça doğa ve yurt şiirleri. Bir şiirim, yazım yayımlanınca ne kadar sevinirdim, şimdi bile anlatamam. Hatta yarım yamalak ortaokul İngilizcemle bir çocuk öyküsü çevirdim, andığım gazete köşelerinden birinde yayımlandı. Liseye gelince Denizli’nin tek yerel gazetesinde yaz tatili boyu toplumsal içerikli günlük makaleler yazdım. Bir kaymakamın bir eşek bulup heybesini kitaplarla doldurarak köylerde dolaştırdığı gazete haberi olmuştu. Ben de “Milli Eğitim Müdürümüzden Yeni Bir Hizmet Bekliyoruz” başlıklı bir yazı kaleme alıp okumayı her biçimde teşvik etmesini yazmıştım. Milli Eğitim Müdürü’nden resmi bir cevap gelmez mi? Çok sevinmiştim ama bu yazının “Gözlerinden öper, ömür boyu başarılar dilerim” cümlesiyle bitişi epey canımı sıkmıştı, adam yerine sayılmadım diye. Dersler başlarken bir veda yazısı yazdım. Gazete sahibi, şimdi rahmetli olmuştur, sevecen bir adamdı, bir isteğim olup olmadığını sordu. Antetli kağt istedim. Birkaç gün sonra koca bir dosya geldi, içinde bir demet adım yazılı A4 kağıdı ve bir zarfta 50 lira. Yıl 1960 olmalı, 50 lira ile mesela Varlık Dergisi’ne beş yıl abone olabilirdiniz. Sevincimi anlatamam. Sınavlarda matbu sınav kağıdı kullanmaya başladım. Her derste öğretmem başıma gelir, bunu nasıl sağladığımı merak eder, uzun uzun sorguya çekerdi. Yoksulluktan üstüm başım bakımsızdı ama bu sayede havalı bir öğrenci olmuştum. Yazarlığımın ilk ürünleri işte. Üniversite öğrenciliğimde, fakülte yıllık dergileri ve andaçları dışında yazdım denemez. Kendimce tıp öğreniminin zorluğuna verdim. Sonra uzmanlık öğrenciliği, askerlik, uzman olarak, ardından doçent olarak çalışma… Akademik yazılar dışında yazmadım veya yazamadım. Şimdi sevgili Yusuf, senden üçüncü tekil şahıs olarak bahsedeceğim. Yirmibeş yıl kadar önce kliniğimize bir asistan geldi, sınavında epeyce sıkıştırmıştım, nasıl biridir anlayayım diye. Yusuf Alper, şair, az da olsa adını biliyordum. Kısa zamanda samimi olsuk, ağabey kardeş gibi. Bugün beraber çalıştığımız kürsüde onu bulamayan benim odamda arar veya tersi. İşte Yusuf Alper benim için model oldu, onun belirgin teşvikiyle, ülkemiz insanına hitabeden birkaç kitap yazdım. Yusuf’a öykünmem devam etti, tekrar şiire başladım, tekrar dediysem delikanlılık çağımdan otuz yıl sonra. Şiirlerim, elbette Yusuf’un tavsiyesiyle birkaç dergide yayımlandı. Bir de hekimler arası şiir yarışmasında birinci olmaz mıyım? Duygularımı frenlemeden yazayım, tam anlamıyla gaza gelmştim. Elbette bu yarışmaya ünlü hekim şairler katılmamıştı. Eğer bir serüvense, roman yazmamın serüveni burada başlar. Yusuf’un kadim arkadaşı Adnan Özer, kimliğini açıklamaya gerek yok sanırım, yazın dünyasına bulaşmış herkesin bildiği isimdir, şair, yazar ve en önemlisi yayın dünyamızda editör ve bir yayımcılık ajansı gibi etkin olarak çalışan kişi, edebiyat ajanı. Yusuf’un olduğu gibi, benim kitaplarımın yayımlanmasında da öncülük etti. Belki iltifat olarak söylerdi ama ben ciddiye alırdım, romam yazmamı, başarılı olacağımı tekrarlardı.. Böylece roman yazmaya koyuldum. Neyse, aklımca romanı bitirdim. Yaklaşık 150 sayfa oldu, yayıncılık da yaptığım için yazdığımın kaç kitap sayfası olduğunu biliyordum. İlk romanı yazmak çok başka bir duygu ve açılım oluyor. Oldu mu, nasıl oldu? Önce Hüseyin Peker’e okuttum; “olmamış, yeniden yaz” dedi ve ekledi “iyi bir roman yazacaksan kendine karşı çok acımasız olacaksın!”. Dediğinin yarısını yaptım, yeniden yazmadım ama tekrar ve uzun süre çalıştım. Artık oldu galiba diye düşndüğümde Dinçer Sezgin Üstad’a başvurdum. Birlikte okuduk, okuduğu sürece beğendiğini görüyordum, ne zaman ki okumayı bitirdi, önüne bakıp uzunca bir süre düşündü, sonra yüzüme bakıp “eee?” diye soran gözlerle baktı. Anlamıştım, roman fena değildi ama bitmimişti. Yeniden çalıştım ve yeni bir bölüm ekledim. Tekrar tamanlandığı kanısına varınca metni İstanbul’a gönderdim. Adnan Özer, Metin Celal ve Hakan Kaynak üstatların önüne gitti. Kurguda ve teknikte birtakım önerileri oldu, tekrar çalıştım. Sonuçta değerli dostlarımın, üstatların çok büyük katkıları oldu. Bunları açıkça söyleyebiliyorum, sonuçta ilk roman bu. Y. A.: Romanınız yalın ve akıcı anlatımıyla geleneksel çizgide. Tabii bilinç akışı vb. ileri geri gidiş dönüşlerle modern anlayışları da barındırıyor. Roman tekniğinizle ilgili neler söylemek istersiniz? A. Ç.: Buna isterseniz “ilk roman tekniği” deyin Geleneksel çizgi dediğimiz realizmdir tabii, mesela klasik romanci Zola’dan tanıdığımız. Realist çizginin benim için cazibesi toplumsal iliskilere odaklanması. Ancak günümüzde realizm bireyin tecrübelerini anlatmaya yetmiyor. Daha modern çizgideki, bilinç akışı gibi teknikler toplumsal realizmi tamamlıyor. Açıkçası, başladığımda, teknik falan düşündüğüm yoktu, yazabileceğimin en iyisini yazacaktım sonuçta. Belki psikiyatri uzmanı olmamın etkisi olmuştur kişinin iç dünyasını anlatmada. Karakterleri, iç dünyalarını tanıtabilmem, motivasyonlarını, ne yaptıkları yanında neden yaptıklarını anlatabilmem için çocukluk anılarını iyi irdelemem gerekiyordu. Kişiliğin temelleri bu yaşlarda biçimleniyor, bu nedenle bir nevi zorunluluktu benim için. Üstelik tarihsel dokuyu da iyi betimlemem gerekiyordu, geri dönüşler bunun için de gerekliydi. Romandaki kişiliklerin, kanlı-canlı, somut kişiler olarak belirmesi için zorunluydu bu. Ileri - geri gidis - dönüşler aynı zamanda karakterlerin yaşadığı buhranı dile getirmek için gerekliydi. 12 Mart ortamındaki kaos, haksızlıklar ve kayıplar birey için duygusal olduğu kadar düşünsel bir problem yaratıyor. Adaletsizlik neden-sonuç ilişkisinin ortadan yokolmasına neden oluyor. Nedensellik kalmayınca rasyonel dünyada adeta bir deprem oluyor. Zamanın lineer akışı duruyor. Nedensizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada birey çaresizce nedensellik yakalamaya çalışıyor; geçmisini bugününe bağlamaya çabalıyor. Romanın baş karakteri bir mimar; mesleğine bağlı bir perspektifle “zaman-mekan saplantısı” adını veriyor 12 Mart ortamında ortaya çıkan bu duygusal-düşünsel probleme. Y. A.: Size, 12 Mart odakta olsa da bütün bir Türkiye tarihini kapsayan böyle bir roman yazdıran şey nedir? Neden roman ve neden bu romanı yazdınız? A. Ç.: Kendime göre, en donanımlı olduğum alan psikolojik tarih, psikohistori ve elbette, profesyonel deformasyan olmayacaksa söyleleyim, psikiyatri uzmanlığım. Yazacaklarım bu donamımdan etkilenmeliydi. Bu iki konuda kitaplar, denemeler yazmıştım. Bir tarihsel roman yazmaya öykündüm, o zaman düşündüğüm konu, Osmanlı Fetret Devri’nin ünlü kişiliği bir kişiliği, son derece serüvenli, gel-gitli bir yaşamı var. O dönemi derinlemesine inceledim ama yazmaya cesaret edemedim, hata yapmaktan korktuğum için. O zaman bizzat tanıklık ettiğim dönemi yazayım dedim. Arada yarım bin yıllık zaman farkı olsa da benzer nitelikler var iki dönem arasında. Oniki Mart dönemi de çok çalkantılı bir dönem, hep ülkemiz hem dünya için. Sonuçta roman kurgusunu 12 Mart dönemine oturttum. Bir dönemin yanında, bir de bu dönemi hazırlayan yakın-uzak geçmiş var; ister istemez bu dönemler de kurguya giriyor. 27 Mayıs’ı, 27 Mayıs Anayasası’nı anlamadan 12 Mart’ı anlayamazsınız, anlatamazsınız. Hatta Castro’yu, Che Guavara’yı anlamadan da anlayamazsınız, anlatamazsınız. Bir tür zorunluluk oldu benim için, bu dönemlere de girmek. Sonuçta bu kuşak, bu koşullarda ortaya çıkmış, bu ortamda hayat bulmuştu. Marksist eleştirmen George Lukacs, tarihi romanları beğenme nedenini şöyle anlatır. ‘Tarihi romanlar, kurgularında ülke hatta dünya tarihinde önemli yer tutan olayları bireylerin psikolojisiyle harmanlar. Bu romanlarda zamanın dünya görüşü, ekonomik şartları ve politik koşulları karakterlerin özelliklerini belirler. Dönemin özellikleri sanki solunan havaya karışmıştır, karakterlerin kimliklerine damgasını vurmoştur. ‘ Sanırım, Suskun Türküler Zamanı, “tarihi roman” dediğimiz roman türünün bu özelliğini ayrıntısıyla sergiliyor. Romanın baş karakteri Mazhar’ı Mazhar yapan, etini kemiğini yoğuran, 27 Mayıs ve 12 Mart darbeleri sırasında ve arasında memleketi sarsan yargılamalar, saldırılar, cinayetler. Romanda kamu alanında yaşanan olayların bireyin iç dünyasını, aşklarını ve yaslarını, isyanlarını ve ağıtlarını nasıl biçimlendiğini göz önüne sermeye çalıştım. Tarihi roman türünün toplum ve bireyin ayrılmazlığına yaptığı vurguyu yakalamak istedim. Y. A.: Romanınız 12 Eylül öncesindeki bazı olayları da kapsıyor ancak sonrası yok. Sanki ardından bir başka roman yazıp bu dönemi de anlatacakmışsınız gibi düşündüm. Yanılıyor muyum? A. Ç.: Yanılıyor musunuz şimdi bilemem, bilsem de söylemem. Üstelik iki dönem kahramanları birbirinin aynı değil. Birincisi dünyayı değiştirmeye, hatta ütopya kurmaya kararlı, özgüveni çok yüksek bir prometeler kuşağı. İkincisi, birinci kuşağın yok edilmesine karşı çıkan fakat ruhu çalınmış, özgüveni törpülenmiş, ütopya yaratmaktan vazgeçmiş, özgürlüğü nerdeyse unutmuş. Sadece çırpınan bir kuşak. Böyle bakınca çok enteresan olur sanırım. Y. A.: Karakterlerinizdeki insan gerçekliğinin psikiyatr oluşunuzla bir ilgisi var mı dersiniz? İnsanları böylesine iyi ve derinlikli verebilmenizde herhalde psikiyatr oluşunuz etkilidir. A. Ç.: Aksi söylenemez. Kişi neyse odur, ben neysem oyum. Üstelik, ilk kez roman yazıyorsanız ufkunuz o kadar açık değildir. İlk romanda dünyaya birinci kattan bakıyorsunuz, söz gelimi beşincide beşinci kattan bakıyorsunuz ve taradığınıız alan çok genişlemiş oluyor. İnsan beyninin, beyin hücrelerinin, hücreler arası neredeyse sonsuz sayıdaki bağlantının bir mucizesi bu. Bakın, gene psikiyatri uzmnı olarak konuştum; diyelim fotoğrafçı olsaydım, “işte şimdiki görevim de bir nevi fotoğraf çekmek” demek gibi bir şey bu. Hangi konu üzerinde ve ne kadar çok çalışırsanız, beyninizin ilgili bölgesi hemen yeniden şekilleniyor ve gelişiyor. Roman yazdıkça aynı şey olması gerekiyor ve elbette oluyor. O zaman, ilk romanı yazarken tek şeritli, engebeli bir yolda ilerliyorsunuz, sonra yol ve kalitesi gelişiyor, bir tür otobanda yol almaya başlıyorsunuz, hızlı ve konforlu. Meslek deneyiminiz bunu size sağlıyor. Beyin yapısına dönersek, beyniniz yazma ve kurgulama konusunda kapasitesini iyice artırmış oluyor. Nuri Bilge Ceylan, usta bir fotoğrafçı olmasaydı filmlerinin ne kadarında bu denli başarılı olabilirdi? Roman yazarken de aynı durum söz konusu. Psikiyatr olmak demek insanlarin kendileri hakkında anlattıkları öyküleri dinlemek, o öykülerle haşir neşir olmak demek. Kendi kendimize, kendimiz hakkında anlattığımız öyküler belki de aslında yaşadığımız olaylardan daha enteresan, daha umutlu veya daha acıklı. Psikiyatr olarak kişinin anlattığı bu öyküleri dinledim yillarca. Romanın çok büyük bölümünde birinci tekil şahıs anlatımını seçmemin nedeni bu anlatıların inceliğni yakalamak çabası olabilir. Y. A.: Romanınıza az da olsa otobiyografik olanın yansıdığı duyumsanıyor. Öyle mi? Otobiyografik olanın kullanılması konusunda neler söylemek istersiniz? A. Ç.: Bu soruyu, takdir edersin, ben yanıtlayamam. Ama anlattığım dönem, benim de tanıklık ettiğim dönem. Şunu açıkça söyleyebilirim, fonda anlattığım olaylar, küçük değişiklikler yapmış olsam da bildiğim olaylar, duyduğum olaylar, o zamanki basına yansımış olaylar. Prova metni 12 Mart yaşamış bir dostuma vermiştim; birkaç olayı kendisinin de bildiğini söyledi, hatta olayı yaşayanların isimlerini bile verdi. Kendi yaşadığım olaylar değil, 12 Mart döneminde 2-3 yıllık asistandım, kendime göre bilimle uğraşıyordum o zamanlar. Çocukluk dönemi ile ilgili olaylar, bizim kuşağın yaşadığı tüm olayları kapsıyor sanırım, benim yaşadığım, tanıklık ettiğim veya duyduğum. Mesela o zaman zıbın dediğimiz yakasız, ilkel gömlekler üzerine uyduruk kravat takmak, sık gördüğümüz bir durumdu, yoksulluktan elbette. Orada tanımladığım lise öğrencisinin barınağını hayalimden tasvir etmedim, bir sınıf arkadaşım, bir odalık tavansız, tabansız evine davet etmişti, hatırladığım o odayı tasvir ettim. İsterseniz bütün bunlara anonim olaylar diyebiliriz, Roman bir döneme oturuyorsa bunlar gerekliydi elbette. Y. A.: Romanınızda danışmaya gelmiş, problemli bireyle psikiyatr arasindaki etkileşim ön planda. Seanslarda ortaya çıkan dinamik, kesinlikle tek yönlü değil. Romanın baş kahramanı olan Mazhar, psikiyatrın yaşamı algılayışını değiştiriyor. Niye romanda 12 Mart buhranını böyle bir iki yönlü etkileşim çerçevesi içinde değerlendirdiniz? A. Ç.: Bence burada yine toplum ve bireyin birbirinden soyutlanamaması önemli. Sadece romanın kahramanı Mazhar gibi siyasi hareketlere aktif olarak katılanlar değil, herkes bir şekilde etkiliniyor o devrin ruhundan. Belki biraz da Mazhar’ın yaşadığı duyguların evrenselliğini anlatmak istedim psikiyatrın kurduğu aşırı empatiyi anlatarak. Psikiyatr, Mazhar’ın politik goörüşleriyle pek ilgilenmemesine rağmen onun acı, yas ve öç alma duygusunu anlıyor. Farkli sosyo-ekonomik sınıflara ait olan bireyler arasında kurulabilecek derin bir empatiyi hayal etmek bu nedenle cazip geldi bana. Y. A.: Sevgili Çelikkol, yeni roman vb. çalışma planlarınız neler? Okuyucuya neler iletmek istersiniz. A. Ç.: İyi okumalar diliyorum, umarım beğenilir. Sonrası işte bu koşula bağlı. Bugün roman piyasada. Türkiyemin bir deyişiyle “el içine çıkmak” bu. Berberin dediği söz, “saç önüne dökülünce nasıl olduğunu görürsün”. Heyecanla bekliyorum, şimdiye kadar gören dostlarımdı, şimdi okuyucunun ve beni tanımayan eleştirmenlerin önünde. Yaşam felsefem, kişinin yaşamını mümkün olduğunca heyecanlı hale getirmesi. Bundan büyük heyecan, bundan yüce serüven olabilir mi? Akademik ya da akademik nitelikli popüler kitaplarımın, kitaplaşmış gazete yazılarımın, denemelerimin uzun ömürlü olmadığını bilmek zor değil. Ama roman, elbette beğenilirse kalıcı. En üyük mirasım olur. Roman yazmayı çok sevdim üstelik. El içine çıktım ya, yüz akıyla çıkarsam hemen yenisine başlayacağım, zihnimde hazır üstelik, üstelik daha az acemiyim artık. İlkini yazma sürecinde çok şey öğrendim, öğrenmenin yaşı yok, üstelik sonu da yok. Romanın konusu mu, bırakın o da sürpriz olsun.
Y. A.: Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
|
|