Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

ÜNİVERSİTE KANATLARIMIN ALTINDA

Bir YÖKK Rektörünün Romanı

© Dr. Ahmet Çelikkol 2000

 

Tanıtım amaçlı kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.

 

ISBN

 

Gözden Geçirilmiş

2. Baskı

Cumhuriyet Bulvarı, 181/1

Alsancak İzmir

 

Anı Roman

 

 

 

içindekiler

 

SUNU........................................................................................................... 11

BAŞIMIZA GELEN.................................................................................... 17

ROTASYON İÇİN KURA ÇEKİMİ....................................................... 17

OYAL TUNǒU NASIL ALMADI?....................................................... 22

YAPMA HOCAM DİN KARDEŞİYİZ................................................. 24

BEN OLSAM BİR GÜN BİLE O KLİNİKTE ÇALIŞMAM.................. 26

NURCAN MİSAL’İ NASIL ATTI?........................................................ 26

BENİM ADIM............................................................................................. 29

KÜÇÜK İNSANLAR KİŞİLERLE......................................................... 32

ELEŞTİRİ KOLAY.................................................................................. 33

DEDİKODU GİZLİ YAPILIR................................................................ 34

KÜÇÜK OLAYLAR AMA, OLAY NEREYE VARDI, NE DERECE BAYAĞILAŞTI               35

VATANDAŞIN BİLME HAKKI........................................................... 35

KİŞİYE YETKİ VERİRSENİZ İYİ İNSANSA İYİ OLUR YOKSA DİKTATÖR          36

ADINIZ DAVA MANYAĞINA ÇIKAR............................................... 37

İTİRAZINIZI İŞİNE GELİRSE DİKKATE ALIR, O ZAMAN DA KULLANILMIŞ OLURSUNUZ       38

YURTTAŞLIK BİLİNCİ......................................................................... 39

TİPLEME................................................................................................ 40

YÖKK TEDİRGİNLİĞİ DAVASI............................................................. 43

EN AĞIR DİSİPLİN CEZASI................................................................. 43

ÖĞRENCİLERDE YENİ BİR HASTALIK: YÖKK TEDİRGİNLİĞİ... 44

MUĞBER (GÜCENİK; KIRGIN) DEĞİLİM........................................ 49

YÖNETİCİ DEDİĞİN................................................................................ 51

KİM İKTİDARDAYSA ONDAN YANA.............................................. 51

ATAMALAR, ATAMALAR................................................................ 52

YÜKSEK SAĞLIK KONSEYİ ÜYESİ.................................................... 55

KÜRSÜ BAŞKANININ VİZİTLERİ...................................................... 58

BİR BAŞKA SORUŞTURMA................................................................ 60

KURULUN REDDETTİĞİ RAPORLAR.............................................. 61

BÖL VE YÖNET..................................................................................... 63

GÜÇLER DENGESİNİ GÖZET, KİMSEYİ ÖNE ÇIKARMA............. 64

NE ŞAMIN ŞEKERİ, NE ARABIN YÜZÜ............................................ 64

BİLİM YOLUNDA...................................................................................... 67

NASIL DOÇENT OLDU?....................................................................... 67

PROFESÖRLÜK..................................................................................... 68

NASIL REKTÖR YARDIMCISI OLDU?.............................................. 73

NASIL DÖRT KİTAP YAZARI OLUNUR?......................................... 74

NASIL BİLİMSEL VE MESLEKİ KURULUŞLARA ÜYE OLUNUR? 75

iNTÖRN SINAVI.................................................................................... 76

SEN NEYMİŞSİN BE ABİ...................................................................... 77

AKADEMİK VE İDARİ GÖREVLERİ.................................................. 80

KAHT-I RİCAL...................................................................................... 81

DÜNYA DEVLETİ KURULSA.............................................................. 82

GÖĞSÜ MADALYA DOLU SAVAŞ GÖRMEMİŞ KRAL.................. 84

EDİTOR YAZISINA KENDİ ADI......................................................... 86

ONÜÇ EYLÜL’ÜN İZİNDE....................................................................... 89

KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM............................................... 89

GÜCÜNÜ ÖZÜNDEN ALMAK YA DA.............................................. 91

AĞABEYİN HASTANEDE YARALI.................................................... 91

TAKDiR ANLAYIŞI............................................................................... 93

SEÇİM ALDATMACASI...................................................................... 94

-.................................................................................................................... 97

BİLİM POLİTİKASI.................................................................................. 97

ÜNİVERSİTE REKTÖRÜNÜN GÖREVLERİ...................................... 97

YAZIYI BEKLEMEYE ALDI............................................................... 104

DEMOKRASİ........................................................................................... 107

BİR DEMOKRASİ ÖRNEĞİ................................................................ 107

ADAM KÖPEĞİ ISIRIRSA.................................................................. 109

ASİSTAN SORUMLULUĞU.............................................................. 110

HASTANE, HASTANE............................................................................ 112

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.............................................................. 112

BAŞHEMŞİRE NELER YAPTI?.......................................................... 114

HEMŞİRELER BENİ İLGİLENDİRMEZ............................................ 118

KLİNİKTE HİYERARŞI BOZULDU.................................................. 120

SANA DANIŞMAK ZORUNDA MIYIM?......................................... 121

BİR UZMANLIK SINAVI.................................................................... 123

SOĞUKKENT ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜNÜN TORPİLİ.............. 124

POLİKLİNİKTE İNSAN HAKLARI................................................... 125

ZİHNİYET YANLIŞLIĞI..................................................................... 126

BİRİ YER BİRİ BAKAR, KIYAMET ONDAN KOPAR.................... 128

BİR İNSANI ZORLA AÇ BIRAKABİLİRSİNİZ AMA ZORLA YEDİREMEZSİNİZ              130

YEMEK YİYEN HASTA...................................................................... 131

KÜÇÜK OLAYLAR.................................................................................. 133

ELEŞTİRİ GELİNCE REKTÖRLÜK................................................... 133

KOMŞUKENT’Lİ DEMİRKIRAN..................................................... 133

BİR FUTBOL MAÇI............................................................................ 134

EVİ......................................................................................................... 135

KIZI RAHATSIZ.................................................................................. 136

HERŞEY VATAN İÇİN............................................................................ 139

UYDU KİŞİLİKLER YETİŞTİRMEK: YÖNETİCİ YA DA YÖNETİLEN  139

ÜNİVERSİTE YÜKSELTME VAKFI’NA NASIL HORTUMLANIYOR? 140

ALİ BABANIN ÇİFTLİĞİ.................................................................... 142

NOKTA..................................................................................................... 143

 

 

 


 

 

 

 

SUNU

 

                Edebiyatın en önemli beslenme kaynağı kurgudur. Peki kurgular nasıl oluşur? Başlıca, ürün verecek kişinin yaşam öyküsünden, anılarından, deneylerinden. Onun içindir ki, köyde doğup büyümüş bir kişi, roman yazıyorsa, yazdığı genellikle köy romanı olacaktır. Aynı şekilde, sarayda büyümüş kişi, konusu saraylarda geçen romanlar yazacaktır. Birinciye, yakın günlerde kaybettiğimiz değerli romancımız Fakir Baykurt, ikinciye  mesela Halit Ziya Uşaklıgil örnek verilebilir.

                Bazen, kişinin duyup öğrendikleri de romanlaşmıştır. Mesela, hapishanede başka bir hükümlüden dinlenen anılar romanlaştırabilir. Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanı buna örnek gösterilebilir.

                Düzeltmelerde yardımcı olan edebiyatçı bir dostumun, metni okuduktan sonra söyledikleri ilginçti:

                “Sen pek konuşmuyorsun, meğer sana ne çok çektirmiş.”

                Aslında, kaleme aldıkça aynı şeyleri ben de düşünmedim değil. Onyıllar akıp giderken insan pek farkına varamıyor, ta ki gün gelsin, bunları tek tek yazıya dökmeye kalksın. Ancak, sayfalar ilerledikçe, ülkem için çok üzüldüğümü belirtmeliyim.

                Edebiyatçı dostum, yer yer dozunda mizah ögesi ortaya koyduğumu da belirtti. Ne yazık ki bunu  isteyerek yapmadım; bazı olaylar öyle gelişmişti ki, ister istemez mizah niteliği kazanmıştı; çok üzücü.

Bindokuzyüzaltmışsekiz yılından bu yana üniversitede çalışan bir kişi olarak, görüp yaşadıklarımın, kurguya gerek kalmadan, roman niteliğinde yazıya geçirilebileceğini düşündüm ve elinizdeki kitap ortaya çıktı.

                Peki, ‘Üniversite Kanatlarımın Altında, Bir YÖKK Rektörünün Romanı’, gerçek bir roman oldu mu? Belki. Ancak, bu tür anı ve birikimlerin yazıya dökülmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizin daha iyiye ulaşması için buna gerek vardır.

Yoksa biri ya da birileri, ülkeyi sahipsiz, meydanı boş bulduklarını sanır

 

Dr. Ahmet Çelikkol

 

 

 

 

NOT:

                Kitabın yazımı bittiğinde, ister istemez çevrede duyulmuş; sonunda, kulakları duyarlı olan basın da haberdar olmuştu. 6 Kasım 1999 günü, bir büyük gazetenin Ege bölümünde, ‘Rektör için ağır roman’ başlığı, 8 sütuna manşet olmuştu. Haberin ayrıntısında, anılarımı kitaplaştırdığım, bunun şimdiden konuşulan bir kitap olduğu ve rektörü hedef aldığı belirtiliyor, ancak ‘kahramanım hayali, kimse üstüne alınmasın’ dediğim de kaydediliyordu.

                Haberci, gazetecilik etiğine uygun davranmış, haber konusunu rektöre duyulmuştu. Ertesi gün rektörün cevabı, gene 8 sütuna manşet yayımlandı:

                “Ağır Romana Sitem.”

İşte söyledikleri:

“Çelikkol, daha önce de benimle ilgili bir yazı yazmıştı. Biz onun romanını yazsak… Ama kendi maiyetimizdekileri yazmıyoruz. Uğraşacak alan arıyor.”

“Yıllarca birlikte çalıştığım Çelikkol’un istekleri yerine gelmediği için bu yola başvurmuş olabilir. Yedi yıl beklemiş olması da anlamlıdır.”

“Çıkarları var, zarar görür düşüncesiyle şimdi yazmış. Sürem bitip ceza görmesin diye.”

“Bir de hakaret ettiği başhemşiremi koruyup, özür dilettiğim için yazmış olabilir.”

Bir gün sonra da benim yanıtım yayımlandı:

“Ağır Roman’a söz düellosu: Olay yaratacak kitabını ‘çıkarları var, zarar gelir düşüncesiyle şimdi yazmış’ şeklinde değerlendiren rektöre sert tepki gösteren yazar, ‘aynı zamanda bunca makamda, neden?’ diye sordu.

“Çıkarlarım olduğunu söyleyen, önce kendisi niye rektörlük yanında anabilim dalı başkanlığı, 7 yıl konservatuvar müdürlüğü, aylarca tedviren tıp ve ziraat fakülteleri dekanlığı, üniversite güçlendirme vakfı başkanlığı yaptığını açıklasın.”

“Rektör, kitabı görmeden üzerine alınmış. Yarası olan gocunur.”

“Daha önce bir dergide hakkında yazı yazdım. Bu yazı, fotokopi ile çoğaltılıp elden ele dolaştı.”

“Zarar görürüm düşüncesiyle şimdi yazmışım; yoksa ceza görürmüşüm. Halen rektördür ve güç elindedir. Ayrıca, cezayı rektör değil, hukuk verir. Sayın rektör, kendisini hukukun üstünde mi sanıyor?”

“Bana daha önce çok ağır bir ceza vermeye kalkmış, ancak yüce adalet kendisine gereken yanıtı vermişti.”

“Sözde hakaret ettiğim başhemşiresini koruyup, bana özür dilettiği için yazmış olduğumu söylüyor. Lütfen işi bu kadar ayağa düşürmeyelim. Olayın aslı zaten kitapta ayrıntısıyla yazılı. Benim ironimi (alay etme) özür sanmış. Ülkem, demokrasi ve üniversitem adına çok üzgünüm.”

Zihniyete bakın ki, “maiyetimdekileri yazmıyoruz” diyor. Üniversite öğretim üyesini, meslektaşını, maiyetindeki kişi sanıyor. Tanrım, ne günlere kalmışız. Gene zihniyete bakın ki, “başhemşirem” diyor. Başhemşire, kliniğin başhemşiresidir. Ve de korunması gerekiyorsa, adalet korur. Ayrıca, şimdiye kaç satır yazmış ki, benim romanımı yazabilecek.

Kitabın hazırlandığı basına yansınca, çok sayıda değerli öğretim üyesi, bana belgeler sunmak istediklerini söylediler. Hazırladığım kitap, bir anı-roman niteliğinde olduğu ve sadece kendi anılarımdan hareketle yazıldığı için, -şimdilik- bu belgeleri değerlendirmedim.

 


 

 

 

 

BAŞIMIZA GELEN

 

 

ROTASYON İÇİN KURA ÇEKİMİ

 

 

Görevli memurun çağrısı ile girişte bekleyen Psikiyatri Kürsüsü öğretim üyeleri içeri alındı. Biri profesör ve dördü doçent, gerginlikleri yüzlerinden okunan beş öğretim üyesi odaya girdiklerinde etrafa bakındılar. Yirmi metrekarelik geniş odanın üç tarafı yüksek masalarla çevrilmişti. Ortada kalan daracık bölümde, üç tarafta oturan yöneticileri, kafalarını yukarı kaldırarak ancak görebiliyorlardı. Dar kenardaki yüksek masada rektör ve birinci yardımcısı oturuyordu. Ve başka yüksek yerlere atanmış birkaç öğretim üyesi. Rektör, asil görünümlü, ince, duyarlı bakışlarıyla “benim burada ne işim var” gibisinden boş ve ilgisiz bakışlarla etrafını süzerken, yanındaki birinci yardımcısı, pembe yüzlü, irice yapılı bakışlarını daha da yükseğe kaldırmış, aşağıdaki bunca yıllık çalışma arkadaşlarını, gözlerini aşağı indirerek ancak görebiliyordu. Bugün, bu saatte, Psikiyatri Kürsüsü öğretim üyelerinden birinin, görünüşe göre sürgün niteliğinde, ülkenin en doğusundaki en yeni ve en donanımsız üniversitelerinden birine gönderilmesi için kura çekilecekti.

Yirmi dönümlük, serin gölgeler veren yüksek ağaçların doldurduğu, Viyana imparatorluk sarayı bahçelerini aratmaz güzellikteki geniş bahçeyi, bir bahçıvan ordusunun ancak bakabildiği nadide çiçekler süslüyordu. Yola bakan geniş duvarda, bir sanatçı eliyle örülmüş küçük arnavut kaldırımı taşları üzerinden, metrelerce genişlikteki yapay çağlayan güzel bir uğultu ile yere ulaşıyordu. Önünde siyah zemin üzerinde beyaz harf ve rakamları olan “resmi” plakalı arabaların birinin durup birinin hareket ettiği, yüzelli yıllık, üç katlı, geniş mermer merdivenle çıkılan Batıkent Üniversitesi rektörlük binası, torunları şimdi nerelerdedir bilinmez eski levanten köşklerinden biriydi.

Prof. Nurcan Misal, kürsü başkanı olduğu için kura dışında tutulmuştu ve kabul edilir bir durumdu. Birinci rektör yardımcısı, anlaşılmaz bir şekilde kura dışı tutuluyor, yüksek makamında, kura çekimini yönetenler arasında bulunuyordu. Kurası çekilecekler odaya alındığında, Profesör Oyal Tunç usul hakkında söz istedi. Şu anda birinci rektör yardımcısı olan ve kura çekimini yönetenler arasında oturan Prof. Servet Yalıcı’nın kuraya katılmayışının usulsüzlük olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe kura çekmeyeceklerini belirtti; arkadaşları baş işaretleriyle bu düşünceye katıldıklarını belirttiler. Yüksekte oturanlardan birisi aksini söyledi ve kura torbasını istedi.

“Buyrun, biriniz torbadan bir kağıt çeksin!”

“Hayır, usulsüzlük yapılıyor, biz kura çekmiyoruz”

“Öyleyse biz çektiririz”

Hemen bir memur çağrıldı. Memur, işe yarama duygusunun tatminini belirten bir eda ile gömleğinin manşetini sıvadı; elini torbaya soktu ve bir kağıt çıkardı. Neredeyse açıkça belli olan bir hoşnutluk içinde okudu:

“Profesör. Oyal Tunç!”

Bir sessizlik, ardından hafif bir uğultuyla adaylar dışarı çıkarıldı. Yeni bir askeri darbe yapılmıştı ve 13 Eylül darbecileri tarafından atanmış kişiler iktidardaydı. Bu tür atanmışların önemli çoğunluğu çok iyi niyetli olmakla birlikte, çok az da olsa bir bölümü, nasılsa bir koltuk kapmış, yeteneği tartışmalı kişilerden oluşuyordu. Her hafta bir öğretim üyesi, üniversiteden atılıyor; bir kısmı da yüksek mevkilere çağrılarak emekliğini istemesi emrediliyordu. Her gün, atılma ya da zorla emekli edilme sırasının kimde olduğu fısıldanıyordu.

Hemen dikkati çeken, kura çekiminin uygulanma biçimiydi. Gerçekten kura çekilecekse, kuraya katılan beş kişini adı küçük kağıtlara yazılır ve içlerinden biri rastgele alınırdı. Bugün ise, torbadan bir kağıt alınmıştı. Torbada kaç kağıt bulunduğunu, her kağıtta kimin adı yazılı olduğunu kim bilebilirdi? Herkesin kafasında, tüm kağıtlarda Tunç’un adı yazılı olduğu kuşkusu vardı. Aynı darbeci zihniyet, daha sonra da anayasa oylamasında, evet oylarını beyaz kağıda, hayır oylarını koyu mavi kağıda yazdırmıştı. Oy kullanırken eğer hayır diyecekseniz mavi oy kullanacaktınız ve oyunuzu zarfa koyduğunuzda tercihinizi herkes görecekti. Bir darbeci mantığı.

Bu kura çekme olayının da terör estirme amaçlı olduğu kuşkusu doğmuştu. Tunç, rotasyon için hiçbir yere gitmedi.

Servet Yalıcı, birinci rektör yardımcısı, askeri tıbbiyeden mezun olmuş, nasılsa askeri hekimlik yapmamıştı. Bu konuda; ‘renk körlüğü’ teşhisi ile ‘askerlik yapamaz’ raporu aldığı söylenir. Böyle ise, sürücü ehliyeti de alamaması gerekir; çünkü bu hastalık düzelmez, tedavisi de yoktur. Tıp öğrenciliğini asker üniforması altında yaptığı için, askerliğini de yapmış sayılmıştır.

Ardından Sağlık Bakanlığı’na başvurdu; birçok meslektaşının gıpta ile baktığı, bol maaşlı ve ödenekli BCG kampanyası görevine atandı. O zamanlar tüberküloz oldukça yaygın bir hastalıktı ve aşı kampanyaları önem taşıyordu. 962 yılında Batıkent Üniversitesi Nöroloji kliniğinde ihtisasa başladı. Kadro olmadığı için fahri olarak. Yani maaş almaksızın. Ne gam.. Gene denir ki, Yalıcı, maaşsız olarak ihtisas yaptığı süre içinde Sağlık Bakanlığı BCG kampanyası görevlisi olarak maaşını almaya devam etti. Hem de, asistan 200 lira, evet ikiyüz lira maaş alırken 900 lira maaş alarak. Çünkü BCG kampanyasında çalışmak, yüksek maaşlı ve bol ödenekli bir iştir.

Nöroloji asistanlığı yaparken, bir yıl süreyle psikiyatri kliniğinde çalışma koşulu vardır. O yıllar, Batıkent Üniversitesi Psikiyatri Kürsüsü, Batıkent’e 40 km. uzaklıktaki Komşukent Akıl Hastanesinde ancak yer bulmuştu; Yalıcı da oraya geldi. Tabii ki bu hastanenin bir başhekimi vardı; ciddi, disiplinli, kuralcı. Yalıcı’nın, BCG aşısı kampanyası görevlisi görünüp Sağlık Bakanlığı’ndan dolgun maaş alırken asistanlık yapmasına resmen itiraz etti. Sonuç? Sonuç bilinmiyor.

Nöroloji ihtisası bitince o sırada Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan kürsü başkanı haber gönderdi ve Yalıcı klinikten ayrıldı. Aynı günler, psikiyatri kürsüsü Batıkent’te bir yer bulmuş ve taşınmıştı. Ancak Komşukent’teki 80 psikiyatri yatağının sorumluluğunu sürdürmekteydi. Asistanların burada eğitim görmesinde sayısız yarar vardı. Bu nedenle, psikiyatri kürsüsüne bir uzman alınmasına karar verildi. Bu uzman Komşukent’teki psikiyatri servisinde çalışacak, orada oturacaktı; çünkü Komşukent’teki nöbetçi asistanın gece bir uzman yardımına ihtiyacı olabilirdi. Bu kararı Yalıcı nasıl duyduysa duymuş ve her koşulu kabul etmişti. Sonunda tayin yapıldı; ancak Yalıcı ‘evleniyorum vb’ bahaneleriyle Komşukent’e taşınmasını geciktirdi. Sonra da beli ağrımaya başladı. Bel ağrılarını öne sürüp bir türlü taşınmadı; sonra herkes bu duruma alıştı.

Yıllar geçti, kürsü başkanına gitti:

“Hocam, maaş yetmiyor, eğer doçentlik çalışmasına başlamıştır diye bir yazı yazarsanız maaş artışı beni rahatlatır.”

Bu da oldu. Böylece bilim adamı olma yolundaki ilk adımını atmış oldu. Bir şey daha oldu. Bu yazı yazılmadan önceki yıllarını da doçentlik çalışma süresine eklettirmeyi başardı.

Mehmet Dinçkol, 968’de küsüde asistan olarak göreve başladığında, Yalıcı birkaç yıldır oradaydı. Yalıcı’yı, sessiz, kendi halinde, fakülte içindeki faaliyetlere hiç katılmayan bir uzman olarak tanıdı. Kokaryalı’daki evinin bir odasını muayene için ayırmıştı ve alenen muayenehane sahibi idi; fakat resmen değil. Bugün olsa, böyle bir duruma izin verilemez. Ancak o yıllarda önemsenmiyordu. Sonra evine yakın bir daireyi muayenehane yaptı; muayenehaneciliğe orada devam etti.

O günlerde, nöroloji ve psikiyatri uzmanlık dalları birbirinden tam olarak ayrılmadığı için “sinir ve ruh hastalıkları” uzmanı ünvanını taşıyordu. Yalıcı, kura çekilme günü ellili yaşlarının başlarındaydı. Esasta nöroloji ihtisası yaptığı halde, nedense nöroloji alanında değil, psikiyatri alanında çalışmayı yeğlemiş ve psikiyatri kürsüsüne uzman olarak atanmıştı. O zamanlar, kürsünün Komşukent’teki akıl hastanesinde 80 yataklı bir bölümü bulunuyordu. Yalıcı’nın görevi, Komşukent’teki 80 yataklı psikiyatri servisinin hastalarına bakmaktı. Her gün sabah, kliniğin minibüsüyle Komşukent’e gelir, öğleden sonra dönerdi. Hiçbir kariyer iddiası yoktu. Kadrosu da, kariyer adaylarının atandığı kadro değildi.

Kura çekme olayı sırasında, üniversite 44 yaşındaydı; 13 Eylül darbesi bir yıl önce yapılmıştı.

 

 

OYAL TUNǒU NASIL ALMADI?

 

On yıl sonra ne oldu?

Onüç Eylül darbesinin daha ilk aylarında, birçok öğretim üyesi, üniversitedeki görevinden sorgusuz sualsiz atılmıştı. Ya da, çağrılıp ‘hemen emekliliğini istemesi, yoksa atılacağı’ söylenmişti. O günlerde, bu tür emirlere direnmek çok zor; meydan okumak imkansızdı. Birçoğu işsiz kaldı; zor günler geçirdi.

Sultan Abdülhamit’in bile, muhbir bilgilerine dayanarak cezalandıracağı kişilerin ekmeği ile oynamadığı, uzak bir göreve tayin ettiği bilinir. Tanrım, ne günlere kalmışız!

Yıllar sonra, bu kişilere haksızlık yapıldığını devlet de kabul etti; birçoğu geri döndü. Oyal Tunç, cebren emekli olanlardandı; onun da dönmesi gerekiyordu. Tunç, yıllar önce genç bir uzmanı, çocuk psikiyatristi olmak üzere yanına asistan olarak almıştı. Söylendiğine göre, bu adayı istemiyordu. Aday, hiçbir kariyer iddiası olmadığını, sadece Batıkent’te kalmak zorunda olduğunu söyleyerek tayini başarmıştı. Önce Oyal Tunç darbeciler tarafından klinikten koparıldı; ardından, genç uzmandan biraz kıdemli diğer uzman kardeş fakülteye transfer oldu. Böylece, psikiyatri Kliniği Çocuk Birimi, iddiasız uzmana kaldı.

Devlet, Oyal Tunç’a göreve dönme hakkı vermişti ama küçük bir koşulla. Kurumu, kendisine ihtiyaç duyulduğunu belirtmeliydi. Daha doğrusu, dönecek kişi mesela profesör ise, bir profesöre ihtiyacı olduğunu belirtmeliydi. Ancak bu koşul işletilmiyordu; istisnalar hariç. Tunç bir istisna oldu. Anabilim dalı başkanlığından gelen bir yazı üzerine, yalvar yakar kendisini tayin ettirdiği hocası için, birimin yeni sorumlusu, Anabilim Dalı Başkanlığına bir yazı yazdı;

“Halen bilim dalımızın bir profesöre ihtiyacı yoktur.”

Rektör yardımcılığı yanında Anabilim Dalı başkanı görevini de üstlenen Yalıcı, bu yazıyı, bir önyazı ile rektörlüğe gönderdi ve rektör yardımcısı olarak onayladı. Sözün özü, Tunç dönmedi; kıdem bakımından, kendisini kabul etmeyen yeni birim sorumlusunun anası, Anabilim Dalı başkanının kardeşiydi. Darbeci zihniyet, anaları ve kardeşleri de harcıyordu. Daha önemlisi, Yalıcı, istemediği bir tasarrufu başkasına yaptırıyordu; yoksa çocuk psikiyatrisi sorumlusuna niçin sorsundu?

 

 

ATMA HOCAM DİN KARDEŞİYİZ

 

Kura çekiminden onsekiz yıl sonra, Yalıcı, klinikte katıldığı nadir bilimsel toplantılardan birinde başladı anlatmaya. Hemen tüm hocalar, uzmanlar, asistanlar, hemşirelerin çoğu, daracık toplantı salonuna zor sığışmış, dinliyorlardı.

“..açık söyleyeyim, YÖKK’teki toplantıda, uzmanlık sınavının merkezi sistemle yapılması kararlaştırılıyordu. Ben dedim ki, hayır böyle olmaz. Yeni tıp fakültelerinde kaç hoca var, bir-iki, haydi üç. Onların verdiği eğitimle bizim gibi büyük üniversitelerin verdiği eğitim bir mi? Hele bizim gibi, ülkemizin en büyük üniversitesinin. Herkese aynı sınav olur mu canım, haksızlık olmaz mı?..”

YÖKK, darbe sonrası yeni anayasaya göre oluşmuş ‘Yüksek Öğretim Kanunu Kitabı’nın başharflerinden oluşuyordu. Küçük bir ayrıntı daha. Bu bilimsel bir toplantı; ne yakında klinikten ayrılacak başhemşirenin, ne yeni başhemşire adayının bu toplantılara katılması adetten değildir. Ama bugün başka, ‘rektör beyimiz’ toplantıyı şereflendiriyor. Öyleyse, hem boylarını göstermeleri gerekiyor, hem de kalabalık kalabalıktır, bedenlerinin orada olmasında sonsuz fayda vardır.

Konuşma devam ediyor. YÖKK’teki koca kurul, Yalıcı’nın bu uyarısı ile böyle bir karar almaktan vazgeçtiyse, vay YÖKK’ün haline, vay ülkenin haline.

Ayrıca Yalıcı’nın fikrinin doğruluğunu da tartışmalı. Orada yanıt verecek olsanız, gerekliliği kuşkulu bir tartışmaya gireceksiniz, klinik savaş meydanına dönecek. Her kademeden kişilerin bulunduğu toplantıda, herkesin önünde tartışma açmak şık olmayacak.

Gücü elinde tutan kişiler, merkezi sınav isterler mi? Yoksa nerede güç gösterisinde bulunacaklar? Yakın zamanlarda, devlet hastanelerinde, psikiyatri kliniklerine şef yardımcısı alınacaktı. Bireysel sınavlardan vazgeçilmiş, merkezi sınav yapılmıştı. Sonuçta ne oldu? Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir sınav yapıldı; kimse sonuca itiraz etmedi; bilek güreşinde, bilgisi çok olan kazandı; kazananlar alkışlandı. Sınav eski usulle yapılsaydı ne olurdu? Ne olurdu; yoksa en azından bir oranda, torpili güçlü olan mı kazanırdı? Galiba bu yeni ve adil sistem birtakım odakları memnun etmedi.

Bu bir örnek. Her uygulamanın birtakım kusurları da vardır. Bu nedenle en iyi uygulama bulunamazsa, en az kusurlu yöntem uygulanır. Merkezi sistemle sınav yaparsanız, doğrudur, gelişmiş bir fakültede yetişen adayla, yeni bir fakültede yetişen aday aynı sorularla değerlendirilir ve bir anlamda haksızlık yapılmış olur. Ancak bu haksızlık, matematiksel yöntemle, kolayca çözümlenir. Üniversite giriş sınavlarında yapıldığı gibi, bir katsayı uygulanır. Ancak, merkezi sistemle sınav yapılırsa, mesela, sınavda başarısız olmuş bir aday, güç sahipleri tarafından klinikte nasıl tutulabilir? Güç sahipleri, tuttukları aday başarısız olursa, ne yapabilirler? Nerede kalır yöneticinin forsu? Galiba bu yeni sistem Yalıcıyı memnun etmedi, YÖKK’teki toplantıda yaptığı veciz bir konuşmayla herkesi ikna etti ve engelledi(!)

Hoca bu konuşmayı niye, mesela fakülte genel kurulunda yapmaz ya da yapamaz? Cevap verirler diye mi?

 

 

BEN OLSAM BİR GÜN BİLE O KLİNİKTE ÇALIŞMAM

 

Üniversitedeki olayların az bir bölümünü bilen ve bu duruma isyan eden bir yakını Dinçkol’a:

“Ben olsam o klinikte bir gün bile çalışmam!” diyordu.

Haksız mıydı? Yanıt hemen geldi:

“Üniversite ya da bizim klinik kimsenin özel malı değildir; niçin istifa edecekmişim?”

 

 

NURCAN MİSAL’İ NASIL ATTI?

 

13 Eylül askeri darbesi olduğunda, önceliklerinden birisi üniversiteler olmuştu. Üniversitelerle ilgili tüm yasalar, yönetmelikler,neredeyse tümden yok sayılmıştı. Bu sırada Yalıcı rektör yardımcısıydı.

Darbenin ikinci yılı YÖKK ortaya çıkmış, bu günlerin ilk icraatlarından biri de seçimle gelmiş kürsü başkanlarının atılması olmuştu.

Psikiyatri kürsü başkanı, sarı bir zarfta gelen 2 satırlık yazı ile görevinden alındı. Yerine kim mi kürsü başkanı olarak atandı? Hiçbir kariyerik niteliği olmadığı halde, Nurcan Misal’in elinden tutup doçent yaptığı Servet Yalıcı. Misal, belki yaşının verdiği ataletle, günlerce makamını terkedemedi; başkanlık koltuğuna, eski başkan-yeni atanmış başkan, hangisi önce gelirse oturuyordu. Bazen, makamı ikisi birden paylaştılar. Çok dramatik, konuya insafsızca bakarsak, trajikomik olaylardı; kürsü adeta yas içindeydi. ‘İhtilal, önce evlatlarını yer’ anlamında, Fransız Devrimi için söylenmiş bir söz vardır. Ama bizimkisi devrim değil, alenen, her niteliğiyle darbe idi. Onun için önce evlatlarını değil, babalarını yiyordu. Misal nasıl hazmetti bilinemez ama kürsüde pek çok kişi bu olayı hazmedemedi.

Sonra duyuldu ki, Yalıcı, kendi kendisini kürsü başkanı atayınca, eski, çalışma odasını boşaltmamıştı. Nurcan Misal, kürsü başkanlığı odasını bıraksa, oturacağı koltuk yoktu. İnatlaşma günlerce sürmüş, sonra Misal, Yalıcı’nın eski odasını çilingire açtırarak ancak yerleşebilmişti. Nazik bir kişi olan rektörün de bu atamayı onaylamadığı dilden dile dolaşmıştı. Rektör yardımcısı Yalıcı, rektöre rest çekmiş, ‘ya ben ya o’ demişti.

Belki, Servet Yalıcı’ya sorsanız, ‘ne yapalım, görevini iyi yapamıyordu’ diyecektir. Ama diyemez; çünkü Nurcan Misal, birkaç yıl sonra, gene kendisi tarafından fakülteye dekan olarak atanmıştı. Ve de, Misal’e emekli olurken, senato kararıyla altın “üstün hizmet madalyası” takmıştı; her halde suçluluk duygusundan; bir tür günah çıkarma ya da bir tür ‘timsah gözyaşı’.

Yoksa, ‘Nurcan Misal, kendi isteğiyle görevi bana devretti’ mi diyecektir? Olur ya.

                                                                  **

Dokuzyüzdoksandokuz yılı sonlarına doğru, birinci milenyum eşiğinde, Dinçkol, anı birikimini kaleme almaya karar vermişti. Niçin?


 

 

 

 

BENİM ADIM..

 

 

Benim adım Dinçkol, Mehmet Dinçkol. 968 yılı ortalarından bugüne, Batıkent Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nde çalışıyorum. Bu süre içinde sadece üç ay Kuzeykent’te ve onbeş ay Doğukent’te askerlik görevim sırasında klinikten ayrılmıştım. Demem o ki, hayatımı bu klinikte kazandım; çalıştım; öğrendim, öğrettim. Çoğu iyi günlerim oldu. Asistanlığımın üçüncü yılında 13 Mart darbesini yaşadım.

Asistanlığıma başladığım yıl, şimdi rektör olan Yalıcı, altı yıldır psikiyatri kliniğinde çalışıyordu. 972’de uzman olduğum yıl, Yalıcı da doçent olmuştu. Doçent oluncaya kadar tam on yıl beklemişti. Halbuki olağan süre beş yıl beklemekti. On yıl beklemek ise makul bir süre olamazdı. Çünkü, doçentlik için başvurmak koşula tabi değildi; bir akademik sınavdı ve bilgisine güvenen sınava girerdi. Nasıl doçent olduğuna gelince..

Benim doçent olduğum 977 yılında profesör oldu; belleğimde bu atanmaya dair hiçbir iz yok. Demek ki, profesör olmak için beş yıl beklemiş. Bense 10 yıl bekledim. Profesör olmam ise ayrı bir hikaye.

Dokuzyüzseksen yılında 13 Eylül darbesi geldi. Üniversite hayatımda yaşadığım ikinci ve en büyük darbe. İlki 13 Mart darbesiydi. Bu olayla pek çok şey değişti. İyi kötü yürüyen demokrasi tam kesintiye uğradı. Garip bir oylama ile yeni bir anayasa yürürlüğe girdi. Bu anayasa ile birlikte YÖKK geldi. Geldi de gitmedi; üniversitede, hatta ülkede pek çok şeyi değiştirdi. İşte bu dönemde, sözde, işler iyi yürüsün, demokrasi, hak, hukuk derken işler aksamasın diye, kimi yöneticilere gereksiz ve aşırı yetkiler verildi. Düşünülmedi ki, bir kişiye yetki verilirse, o kişi yetkisini kötüye de kullanabilir. Kompleksli ise bu kompleksini tatmine yönelir, mesela istemediği kişileri ezmeye kalkabilir. Fiyaka düşkünü ise, işleri fiyaka amacıyla yapar. Demokratik kafada değilse, her şeyi toz duman eder. Maddeye düşkünlüğü varsa, maddesel çıkar peşinde koşturabilir. Diğer yöneticilere de seçimle işbaşına gelmek yerine atama yolunu açarsanız, bu zincir daha da güçlenerek devam eder ve yayılır. Kimi zaman söylendiği gibi, işler ya mafya ya çeteler tarafından yönetilir hale gelir.

Sözün özü, 31 yıldır, Yalıcı ile, aynı klinikte çalışmaktayım ve çok şeyler gördüm, tanıklık ettim, yaşadım. Ve şimdilerde bunları yazmayı düşündüm.

Neleri yazacaktım? Otuzu aşkın yıldır aynı kurumda çalışıyorsanız, o kurum hakkında çok şey bilirsiniz. Ancak ben, tüm bildiklerimi değil, sadece tanıklık ettiklerimi yazmayı yeğledim. Tüm bildiklerimi yazsaydım, doğru olduklarından adım kadar emin olsam bile belgelemem gerekirdi; bu kolay bir iş değildi. Bu nedenle sadece tanıklık ettiğim olayları yeğledim. Zaten sadece yaşadığım olayları yeğlemem bile bir döneme tanıklık etmeye yetecekti.

Ben 68 kuşağındanım. Daha doğrusu 68 kuşağının öncüsü kuşaktan. 68 kuşağı, diğer söylemle 47’lidir, 947. Bense 944’lüyüm. Tıp öğreniminin sonlarına geldiğimde, 68 kuşağının ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı. 968’de tıp fakültesini bitirdim ve psikiyatri kliniğinde asistanlığa başladım. Sonra gümbür gümbür 968 olayları. Zaten 2 yıl sonra da 13 Mart darbesine tanıklık ettim. Buradan hareketle söylemem gerekirse, her halde tarihte bir kez görülmüş, bir kez daha görülmesi pek mümkün görünmeyen romantik, ülkücü, özgeci bir kuşağın atmosferini soludum. “Ülkücü” sözcüğünü, ideolojik ya da bir partinin sloganı anlamında kullanmıyorum tabii.

Şimdi tarih oldu ya, kısaca değinmem gerekirse, tıp fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi iken, Batıkent Cumhuriyet Savcılığı, hakkımda birkaç dava birden açmıştı. Bu mahkemelere girip çıktıkça epey hukuk eğitimi aldığımı sanıyorum. Hemen hepsinden beraet etmiştim. Hemen hepsi dememin nedeni, davalardan birinde savunmamı yaparken biraz fazla mı heyecanlandım, gençlik hatta delikanlılık davranışı mı gösterdim, her neyse. Para cezasına çevrilen kısa bir hapis cezası aldım.

Sonraları, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir yurttaş olmaya çalıştım. Biraz mahkemelere ya da hukuk işlerine daha öğrenciliğimde bulaştığımdan her halde, biraz da sanırım 68 kuşağından olmamdan, epey davalara katıldım; hakkımda epey soruşturma açıldı. Çok şükür ki, biraz önce değindiğim bir savunma kazası dışında, tüm bu hukuksal işlerden alnımın akıyla çıktım. Bazı dostlarım, bütün bunların üstüme vazife olmayan işlere karıştığım için başıma geldiğini söyledi. Kim bilebilir? Ben buna vatandaşlık bilinci diyorum.

 

 

KÜÇÜK İNSANLAR KİŞİLERLE..

 

Ünlü bir söz “küçük insanlar kişilerle, ortancalar olaylarla, büyük insanlar da fikirlerle ilgilenir” demiş. Gene de yazdıklarımda, bolca kişi ya da kişilerle ve olaylarla ilgileneceğim. Neden mi? Fikirlere ulaşabilmek için olay ve kişileri irdelemek gerekiyor da ondan. Başka yolu var mı?

Anlatılan olayların birçoğunun önemsiz, küçük olaylar olduğunu göreceksiniz. Ancak unutulmamalı ki büyük şatolar da küçük tuğlalardan örülür. Bana sorarsanız, ayrıca, olaylar ne kadar küçükse anlamı da o kadar büyük oluyor. Bir bakan düşünün. Daha çok fikirlerle uğraşması gerekir. Bakıyorsunuz, fikirlerle değil, olaylarla uğraşıyor. Bir başkası, işi kişilerle uğraşmaya kadar indirmiş. Bir de görüyorsunuz ki bir başka yetkili, yazlık kampın aşçı yamağının tayinine bulaşıyor. Pes dersiniz. Eğer böyle bir durum söz konusu ise, istemeseniz de kişiler ve olaylarla ilgilenmek zorunda kalırsınız, hatta küçük olaylarla.

Biri ya da birileri yazdıklarımın doğru olmadığını iddia edebilir. Anlatılanların bir bölümü, birden çok kişinin yanında yaşanmış olaylardır. Bir bölümü de sadece iki kişi arasında yaşanmıştır. Bu sonuncular için, isteyen kişi istediğine inanmak hakkına sahiptir tabii. Ya da, biri ya da birileri, anlattığım olaylarda, yazdıklarımın tam aksini iddia edebilir; hayır öyle değil böyle oldu diye. Beni, olayları saptırmakla hatta doğrudan iftira etmekle suçlayabilir. Bu da o kişi ya da kişilerin hakkı olmalıdır. Ancak, bu hak kadar, herkesin istediği kişiye inanma hakkı vardır.

 

 

ELEŞTİRİ KOLAY

 

Eleştiri kolaydır. Hele bir çözüm önermiyorsanız. Şark toplumlarında eleştiri bir tür yiğitlik gibi görünür ama aslında değildir. Hele eleştiri, kötü amaçlı olduğunda, küçültücü amaçla yapıldığında. Başka türlü söylenirse, eleştiri ne amaçla yapılmaktadır? Hataları görme ve gösterme ve düzeltme yollarını aramak için mi? Eleştirdiğiniz kişiyi zor duruma düşürmek için mi? Eleştiri bahanesiyle kendinize yer kazanmak için mi? Amaç küçültmek mi, daha iyiyi teşvik mi?

Ünlü bir sözle söylemek gerekirse, “bir çözüm getirmediğiniz ya da önermediğiniz sürece, siz de eleştirdiğiniz durumun bir parçası olursunuz.” Burada bir paradoks mu var; her koşulda eleştiriden sakınacak mıyız? Hayır, amacımızdan, doğru ve haklılığımızdan eminsek eleştireceğiz. Varsa, çözüm önerilerini ortaya koyacağız. Kendimiz çözüm üretemiyorsak, başkaları üretir.

Öyleyse, eleştirinin haklılığı, bir çıkar uğruna yapılmaması ve doğruyu arama amaçlı olmasından kaynaklanır; yoksa toplum durağanlaşır.

 

 

 

 

 

DEDİKODU GİZLİ YAPILIR

 

Şimdi denilebilir ki, bütün bunlar dedikodudur. Hayır, hayır. Dedikodu gizli yapılır. Bir kişiyi bir köşeye çekersiniz, “benden duymuş olma, fiskos, fiskos..” İşte dedikodu budur. Dedikodu, yapana sorumluluk yüklemez. Eğer söylenenler açıkça söyleniyorsa, söyleyen kişinin adı belliyse bu dedikodu olamaz. Çünkü bu durum, yazara ya da mesela bir konferansta konuşmacıya sorumluluk yükler.

Ne var ki, şarklı olma zihniyeti, çoğu zaman işine gelmeyen durumları dedikodu deyip geçiştirmeye çalışır. Birisi bir iddiada bulunur; “falan müdür hırsızlık yaptı” diye. Muhatap kişi cevap verir: “Bütün bunlar dedikodu.” Bunu yaparken, niçin gerçek olmayıp da dedikodu olduğu konusuna açıklama getirmez ya da getiremez.

Doğaldır ki, suçlamada bulunan kişi, suçlamalarını belgelendirmek zorundadır. Ama elinde, açıkça belge niteliğinde olmasa bile, en azından ithamda bulunulan kişinin açıklama getirmesi gereken bir durum varsa, o kişi bu ithamı dedikodudur deyip geçiştiremez. Bizim gibi, şarklılıktan kurtulamamış ülkelerde ise böyle oluyor.

 

 

KÜÇÜK OLAYLAR AMA, OLAY NEREYE VARDI, NE DERECE BAYAĞILAŞTI

 

Bir de, anlattığım olayların, küçük ya da önemsiz olduğu düşünülebilir. Hayır bu bir olasılık değil, öyledir; anlattıklarım küçük ve önemsiz olaylardır. Bence bu durum anlatılanları daha önemli duruma getiriyor. Küçük olaylar böyleyse varın büyük olayları da siz düşünün.

Küçük dereler, birleşir; büyük ırmak olurlar.

 

 

VATANDAŞIN BİLME HAKKI

 

Sonuçta, Batıkent Üniversitesi, devlet üniversitesidir. Masrafları devletçe karşılanır. Devletin parası yurttaşındır; ondan kesilen vergilerdir; onun alın teridir. Öyleyse, yurttaşın bunları bilmeye hakkı vardır. Benim, bu olayları kaleme almam da demokratik hakkımdır; ayrıca ben bunu vatandaşlık görevim bilirim. Beğenmeyen okumaz. İşine gelmeyen, kendi anılarını yazar.

 

 

 

 

KİŞİYE YETKİ VERİRSENİZ İYİ İNSANSA İYİ OLUR YOKSA DİKTATÖR

 

Eflatun böyle bir söz söylemiş, yaklaşık 2400 yıl önce. Bugün daha çok doğru olmayı hakediyor bu söz. Aslına bakarsanız, sorumlu kişiye yetki de verilmelidir. Ama denetimli bir yetki. Hukuk denetimli, idari denetimli. Yönetmeliklerle, yasalarla sınırlandırılmış ve denetlenen bir yetki. Aslında bir de etik sınırlamalar var. Hiçbir kitapta yazılı değildir ama herkes uyar ve uymak zorundadır. Ancak şimdilerde, ben vazgeçtim etik kurallara uymayı, yönetmelik hatta yasa bile dikkate alınmayabiliyor. Bir de yurttaşın şikayet mercii yoksa ya da şikayet mercii kös dinliyorsa gerisini siz düşünün.

Her devlet görevlisinin ya da devlet görevlilerine işi düşmüş her yurttaşın, bu konuya dair ilginç, aklına gelince başını ağrıtan anıları vardır. Memur sizi bekletir, çünkü telefonla konuşmaktadır. Kiminle mi, mesela sevgilisiyle. Ne mi konuşuyor, geyik muhabbeti. Gene de bu kişiye en azından bağırıp çağırabilirsiniz, iki laf söyleyebilirsiniz. Eğer kişi, aşırı devlet yetkisi ile donatılmışsa, hakkındaki hukuksal denetim zayıfsa, hele bir de bu kişi o mevkiye liyakatiyle değil başka bir özelliğiyle getirilmişse, ayıkla pirincin taşını.

Bunları söylerken tabii ki amacım devleti yıpratmak değil. Düzeni eleştirmek. Devlet işleyişinin gördüğüm eksikliklerini ortaya çıkarmak. Yetki vereceksiniz, sorumluluk büyüdükçe bu yetki de artacak. Ama hukuk denetiminde; yoksa verdiğiniz yetki “kral yetkisi” durumuna gelir; yurttaş ezilir; haksızlığa uğrar.

 

 

ADINIZ DAVA MANYAĞINA ÇIKAR

 

Devir öyle bir devir oldu ki, yurttaşlık bilinciniz abartılı derecede yerinde olsa bile çok fazla bir şey yapamıyorsunuz. Diyelim yanı başınızda, yasa - yönetmelik dinlemeyen, her nasılsa kendisine verilen haksız yetkileri haksızca kullanan birisi var. Bir haksızlık ya da yanlışlığına itiraz ediyorsunuz. Sonuç sıfır. Şikayet ediyorsunuz, dilekçeniz sümen altında kalıyor. Hadi bir de yargıya gidiyorsunuz diyelim, hatta yargıda haklılığınız kanıtlanıyor. Sonra ne yapacaksınız? İtiraz edilmesi, şikayet edilmesi, yargıya gidilmesi gerekli o kadar çok uygulama var ki. Hepsiyle baş edemezsiniz.

Ayrıca, birçok durumlarda, şikayetiniz, daha ilk başvuru yerinde tıkanır kalır. Diyelim, poliklinikte bir uzman var. Bu uzman muayene için gelen kişilere iyi davranmıyor. Baştan savma muayene ediyor. Başvuran kişi bu duruma itiraz edecek olursa, “burada vakit ayıramam, muayenehaneme gel orada ilgilenirim” diyor. Bu davranışa muhatap olan kişi, dışarı çıkıyor, soluğu kürsü başkanının odasında alıyor. Kürsü başkanı şikayeti dinliyor ama sonra kös dinliyor. Vatandaş ne yapabilir? Mahkemeye gitse tanığı yok; zaten önce şikayet ettiği kurumdan, şikayetçi olduğu kişi hakkında “lüzumu muhakeme” kararı çıkması lazım. Eğer kurum, iyi bir denetim mekanizması içinde değilse, bağır bağırabildiğin kadar. Hatta sonunda suçlu bile çıkabilirsin.

Bir de karalama kampanyasına girişirler. Hem de en saçma şekilde. Mesela, ‘aa o kişi mi, çok sinirlidir’ derler. Ya da benzer bir şey. Sizin eleştirinizi geçersiz göstermeye çalışırlar. Acemice bir mantık oyunu. Nedense söylediklerinize, yazdıklarınıza cevap vermezler ya da veremedikleri için bu yola başvururlar. O da olmazsa, devletin verdiği güçle sizi ezmeye çalışırlar.

 

 

İTİRAZINIZI İŞİNE GELİRSE DİKKATE ALIR, O ZAMAN DA KULLANILMIŞ OLURSUNUZ

 

Klinikte, bir çalışma arkadaşımız, önemli bir tatsızlığa yol açmıştı. Kıdemli bir arkadaşımız da bu durumdan şikayetçi olduğunu, resmen kürsü başkanlığına bildirdi. Şikayet edilen kişi, kürsü başkanınca tutulduğu için, şikayet dikkate alınmadı sümen altında bırakıldı. Buraya kadar önemli değil; hatta şikayet konusunu zaman aşımına bırakmak, ortalığın yatışmasını beklemek, sonra anlaşmazlığı sulh yoluyla çözmek olumlu bir yaklaşım. Sonra ne oldu dersiniz?

Gene bir kişinin başka kişiden bir şikayeti, sohbet sırasında kürsü başkanına aktarılıyor. Biraz yakınma, biraz sohbet. Kürsü başkanı hemen atılıyor:

“Hemen şikayet et, gerekeni yapayım!”

Satır arasında, “sen şikayet et, ben cezasını vereyim” demek istiyor. Yani aklınca sizi kullanacak. Şikayetçi olduğunuz kişiye, bir nedenle kızgın, kinli,. Kendisi bir şey yapamıyor ya da yapmak istemiyor. Sizin şikayetinize gelince bunu fırsat sayıp istediğini yapacak. Siz de onun kinine alet olacaksız.

Bir yöneticilik taktiği.

 

 

YURTTAŞLIK BİLİNCİ

 

Toplumumuzda, en azından bazılarınca, yurttaşlık bilincine sahip olan, bu bilinçle davranan kişiler kınanır. O kişinin sorun çıkardığından ya da kendisinin sorunlu bir kişi olduğu yayılır hemen. Tekere çomak sokuyor diye kınarlar. Bir atalar sözü, bu zihniyeti çok güzel dile getirir:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

Yurttaşlık bilinci ise, kınanmayı, düşman kazanmayı göze alıp toplumsal görevi yerine getirmeyi gerektirir. O zaman sizi mahkemeye verebilirler, disiplin soruşturması açabilirler, çalışmalarınıza engel koyabilirler. Bunları göze almazsanız, ne sizin, ne toplumun bir yere varması iyice zorlaşır.

Doğu toplumlarındaki en önemli eksikliklerden birisi, toplum üyelerinde yurttaşlık bilincinin yeterli olmayışıdır. Ülkemizin en baş amaçlarından biri ise batı toplumu üyesi olmaktır. Öyleyse her toplum üyesi görevini yapmalıdır. Paşa, bu düşüncesini askerce ifade etmiştir:

“Bu toplumda yurttaş, düzenbaz kişilerden daha cesur olmadıkça, bu toplum bir yere varamaz.”; ya da bu anlamda bir söz.

 

 

TİPLEME

 

Toplumlarda birtakım tiplemeler vardır. Bir kısmı evrensel, bir kısmı bir ülkeye özgü. Shakespeare’in Othello’su, Molyer’in ‘Cimri’si, evrensel kişiliklere örnek verilebilir. Bir karakteri, bir kişiliği temsil ederler. Hasan bey için “Molyer’in Cimri’si gibidir” dersek başka bir söz söylememize gerek kalmaz.

Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza’sı, Aziz Nesin’in Zübük’ü, bize özgü kişiliklerdir. Bekçi Murtaza, profesyonel deformasyon için şahane bir örnektir. Murtaza varsa yoksa bekçidir, görevini en layıkiyle yapayım derken mesleği uğruna sapıtmaya başlar. Mahallenin maskarası olur.

Zübük de, politika içinde bir kişiliktir. Politika için yapmayacağı dalavere, düzenbazlık yoktur. Kendini de satar, seni de satar. Bunu politik amaçla fakat kendi menfaati için yapar.

Başka tiplemeler? Özellikle şark ülkelerine özgü bir tip. Gücünü başka odaklardan alan, bu gücü kullanarak tırmanan, tırmanırken gene başka odakların gücüyle haksızlık yapan, kendi gibileriyle bir zincir kurup bu zincir dışındakileri dışlayan, gücü yeterse ezen bir tip. Alın elinden dayandığı gücü, ya da devlet gücünü, ya da görevinin verdiği gücü, bakarsınız hiçbir şey kalmamış. Ümit Yaşar’ın sadrazam öyküsü gibi. Sadrazamı hamama götürmüşler, yıkamışlar yıkamışlar, sonunda bir şey kalmamış.

Ülkemiz batıya yönelmiştir; ama şark alışkanlıklarından henüz kurtulamamıştır. Bu tipler, maalesef çok sayıda ortaya çıkmaktadır.

Burada bir tipleme çizdiğime inanıyorum ya da çizmeye çalıştığıma. Bir prototip, türünün ilk örneği değil tabii. Pek çok örnekten biri. Ama çok özel koşullarda, çok özelleşmiş bir tip. Gücünü kendinden, özünden almıyor. Gücünü dayandığı odaklardan alıyor. Onun için “eyyamcı”. Bugün güç Hasan’daysa Hasan’dan yana. Diğer gün güç Korkut’taysa, Korkut’tan yana. Her devrin adamı; hangi parti iktidardaysa o partinin davulunu çalar. Zübükten farkı mı? Bu kişi yöneticidir, devlet görevlisidir. Doğrudan partili değildir; siyaset yapmaz, yönetir. Ama siyasetçilerle içiçedir.

 


 

 

 

 

YÖKK TEDİRGİNLİĞİ DAVASI

 

 

 

EN AĞIR DİSİPLİN CEZASI

 

 

Doküzyüzseksendört yılı sonlarında, 13 Eylül darbesi yapılalı 4 yıl olmuştu. Bu dört yıllık dönemde, darbeciler, astığı astık, kestiği kestik, istediğini yapmıştı. 982’de de, antidemokratik bir oylama ile, üstelik darbe döneminde yaptıkları konusunda yargılama yasağı, bu dönemde çıkarılan kanunlar konusunda, anayasa aykırılık iddia edilemez maddesi gibi ek maddeler taşıyan Anayasa, renkli oy pusulasını gösteren yarı saydam zarflar kullanılarak kabul edilmişti. Yeni Anayasanın getirdiği birçok yenilikten birisi de, ayrıca kanunlaştırılan YÖKK yasası idi. YÖKKün tartışması hukukçulara bırakılmalı. Ancak şu kadarını söylemeli. YÖKK epey baş ağrıttı..

 

 

 

 

 

 

ÖĞRENCİLERDE YENİ BİR HASTALIK: YÖKK TEDİRGİNLİĞİ

 

Dinçkol, üniversite öğrencilerinin ruhsal sorunları konusunda gözlemlerini sormaya gelen Cumhur Gazetesi muhabirine bilimsel değerlendirmelerini açıklamakta sakınca görmedi. Bu söyleşi, 11 Ekim 984 tarihli gazetede ‘Öğrencilerde yeni bir hastalık: YÖKK tedirginliği’ başlığı ile yayımlandı. Haber şöyleydi:

Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Dinçkol, Yeni Sınav Yönetmeliği’nin öğrencileri büyük bir güvensizlik ortamına ittiğini belirterek, “öğrencilerde YÖKK tedirginliği var. Gerçekten, ruhsal rahatsızlığı olan ve öğrenimine rapor alarak bir yıl ara vermek isteyen öğrencilerin sayısı son iki yıldır birkaç kat arttı” dedi. Okuldan atılma korkusunun “Demokles’in kılıcı” gibi öğrencilerin başının üzerinde sallandığını savunan Doç. Dr. Mehmet Dinçkol, bu duruma “YÖKK tedirginliği” adını verdiklerini söyledi.

“Rahatsızım, derslerime devam edecek halim yok” diyerek öğrenimlerine ara vermek isteyenlerin sayısında büyük artış görüldüğünü ve bu öğrencilerin gerçekten ruhsal rahatsızlıkları bulunduğunu vurgulayan Dinçkol, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yeni sınav yönetmeliği, öğrencileri büyük bir güvensizlik ortamına itti. Her an okuldan atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Bu endişelerin yarattığı gelecek konusunda güvensizlik duyma, ders çalışamama, sıkıntı gibi rahatsızlıklarda psikiyatri bölümüne başvuran öğrenci sayısı son iki yılda birkaç kat arttı. Sigara içen öğrenci sayısı da fazlalaştı. Sigara içme, bir sıkıntı belirtisidir.

Maddi Sıkıntı:

Öğrencilerin öğrenimlerine ara vererek bir yılı yaşayamadıklarını öne süren Doç. Dinçkol, “streslerin bir kaynağı da parasızlık. Öğrenciler büyük maddi sıkıntı içindeler ve toplumun yaşadığı bu sorunun dik alasını yaşıyorlar. Bunun üstüne bir de harç bindi” biçiminde konuştu. Doç. Dr. Mehmet Dinçkol, şunları söyledi:

“Öğrencilerin seçtikleri meslek konusunda sıkıntıya düşmelerinin nedeni, bu sistemde meslek seçiminde bir boşluğun olmasıdır. Öğrenci, birinci tercihini yaparken bile gönlünden geçeni değil, kazanabileceği yeri seçer. Çoğu kez, bedensel rahatsızlıklarının, ruhsal sıkıntılarından kaynaklandığını bilmez ve kabul etmek istemez. Öğrencilerin ruhsal sıkıntılarından doğan en önemli rahatsızlıkları mide ağrıları, barsak sistemi ile ilgili şikayetler ve mide ülseridir.”

Doç. Dinçkol, “YÖKK tedirginliği”nin öğrencilerde yorgunluk, genel uyumsuzluk, insanlardan uzaklaşma gibi bozukluklar yarattığını belirterek, “Bu gençler, tedirgin öğrencilerin eğitimden alabilecekleri ile yetinecekler” dedi.

Gazetenin, söyleşinin önemini vurgulamak için koyduğu çarpıcı başlık, ortalığı iyice karıştırdı. “YÖKK tedirginliği” ne demek oluyordu? Hemen disiplin soruşturması açıldı. Rektörlük, Dinçkol’dan, yedi gün içinde savunmasını vermesini istedi. Dinçkol’un yanıtları açık ve kesindi:

“Gazeteye yaptığım açıklama mesleğimle ilgilidir ve bilimseldir. Kişinin yaşamı boyunca karşılaşacağı her türlü güçlükler, stres (zorlanma) kaynağı olmakta ve ruh sağlığını bozabilmektedir. Bu yazıda, öğrencilerimizin karşılaşabilecekleri güçlükler, stres kaynakları ve ruhsal sağlıklarını tehdit eden sorunlar ele alınarak bilimsel yöntemle açıklanmıştır. Açıklamalarım, Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak her gün karşılaştığım, araştırılabilir, kanıtlanabilir bilimsel gerçeklerdir...”

Soruşturmacı, Dinçkol’un tatlılar tatlısı hocası, Dinçkol’un bu sözlerini tutanağa, bozuk daktilosuyla kendi eliyle yazıyordu. Ya konuyu iyice gizli hale getirmek istediğinden ya da öğrencisinin ifadesini alışının sekreter tarafından görülmesini istemediğinden. İfade bitince, bir iki satır daha yazmaya devam etti. Sonra Dinçkol’dan imzalamasını istedi. Dinçkol, daktilo edilen ifadeyi okudu. Kendi sözleri için sorun yoktu. Ama ya şu eklenen iki cümle:

“.. Her ne kadar bu beyanatı verdiysem de yaptığımın hata olduğunu anlamış bulunuyorum ve bir daha böyle bir şey yapmayacağımı garanti ediyorum.”

Bu cümleyi görünce okumayı bıraktı:

“Hocam, ben bu zaptı imzalayamam, son cümleleri söylemedim.”

“Ama böyle imzalarsan daha iyi olacağını düşündüm.”

“Hayır.”

Bu cümlenin üzeri, daktilo ile çizildi ve öyle imzalandı. Soruşturmacı, birkaç gün sonra telefon etti:

“Mehmetcim, senin ifadenin altında iki cümleyi çizmiştik ya, bu çiziği kabul etmiyorlar, gel yeniden imzala.”

Disiplin soruşturması görüşmesinde, bu iki cümle silmenin, baskı ve caydırma niteliğinde olduğu farkedilmişti anlaşılan. Cezacılar, hukuksal açık vermiyordu.

Anayasa’nın 130. Maddesine göre, üniversitelerde uygulanacak “... disiplin ve ceza işler ...”nin yasa ile düzenlenmesi gerekiyordu. Ancak Yüksek Öğretim Kanunu Kitabı’nda belki bir unutkanlık sonucunda, disiplin suçlarının ve uygulanacak yaptırımların neler olduğu belirtilmemiştir. Bu nedenle, disiplin işlemleri yönetmelikle yönetiliyor. Disiplin kurulu olarak toplanan Üniversite Senatosu, 8 Ocak 985 günlü oturumunda, Dinçkol’un durumunu görüştü. “Cumhur Gazetesi’ne vermiş olduğu beyanatın bilimsel bir mahiyette olmadığı ve Yüksek Öğretim Kurumları, Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliğinin 9/g maddesinde belirtilen suç mahiyetinde bulunduğu anlaşıldığından, kendisine üç yıl kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının verilmesi, ancak adı geçenin halen 1. Derecenin 4. Kademesinden maaş alması nedeniyle, aynı yönetmeliğin 13. Maddesi uyarınca bürüt aylığının ¼ oranında aylıktan kesme cezası ile tecziyesi ...” kararlaştırıldı.

Disiplin yönetmeliğinin 9/g maddesi, öğretim elemanlarının “bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde, basına, haber ajanslarına bilgi ve demeç ..” verilmesini yasaklıyordu. Üniversitelerle ilgili her şeyin toz-pembe gösterilmek istendiği o günlerde, Dinçkol’un öğrenci sorunları ile ilgili gerçekçi açıklamaları, bu madde kapsamında, gizli tutulması gereken “resmi konular” olarak değerlendirilmişti. Üstelik yönetmeliğin öngördüğü en ağır ceza verilmişti. Uygulanan cezanın bir ağırı “görevine son verme” idi.

Disiplin kurulunda, gayet tabi Servet Yalıcı baş roldeydi. Başka psikiyatri uzmanı var mıydı? Pek olası değil. O halde, Dinçkol’un bilimsel olduğunu savunduğu görüşlerin bilimsel olmadığını kabul ederek ağır bir ceza uygulamak için psikiyatri uzmanı olmak gerekiyordu.

Neyse, bu olayda da, “bilimselliğin” ölçüsünü belirlemek, yargı organına düşmüştü. Batıkent İdare Mahkemesi’nin 25.12.985 günlü kararında, “Davacının gazetede yayımlanan görüş ve açıklamaları, öğrencilerin çeşitli sorunlarının kendi uzmanlık dalı olan psikiyatri bilimi yönünden açıklaması olup, resmi konuda bilgi ve demeç verme niteliğinde değildir.”

Yargılamanın başlayacağı günlerde bir şey daha oldu. Öğrencilerin gerçekten kötü olan durumları, Hürriyet Gazetesinde sür manşet olarak 8 sütundan verilmişti: “YÖKK uygulamaları öğrencileri hasta ediyor”. Bu gazete de dava dosyasına girdi. Rektörlük avukatı da savunmada önemli bir şey söylemedi. Bu cezanın haklılığına kendisi de inanmadığından mı, yoksa bu cezanın hukuk yönünden savunulacak bir yanını göremediğinden mi, kim bilebilir?

Verilen disiplin cezası yargı kararı ile iptal edilmişti. Ancak, üniversitelerin “YÖKK Tedirginliği” denilen yeni hastalıktan kurtulması bu kadar kolay olabilecek miydi?

 

 

MUĞBER (GÜCENİK; KIRGIN) DEĞİLİM

 

Mahkeme, cezasını iptal edince, Dinçkol, işi barışla noktalamak istedi. Hem kürsü başkanı hem rektör yardımcısı Yalıcı’yı klinikteki başkanlık odasında yakaladı:

“Mahkeme bitti, bana verilen ceza kaldırıldı. Bu konuda kimseye muğber değilim. Verilen ceza, üç yıl süreyle terfi ve her türlü özlük hakkının dondurulmasıydı ama, maaş kıdeminde en yüksek derecede olmam nedeniyle terfiimi durduramadığınız için maaşımdan kesmiştiniz; şimdi kestiğiniz parayı iade edin, bu konuyu kapatalım.”

Yalıcı cevap verdi:

“Biz o kararı temyiz edeceğiz.”

“Benim size getirdiğim, yüksek mahkeme kararıdır. Yüksek mahkeme kararının temyizi icrayı etkilemez. Siz kestiğiniz maaşı iade edin, temyizi kazanırsanız tekrar kesersiniz.”

Aman Tanrım, 13 Eylül darbesi nasıl bir zihniyet üretiyordu!.

 


 

 

 

 

YÖNETİCİ DEDİĞİN..

 

 

KİM İKTİDARDAYSA ONDAN YANA

 

 

Dinçkol, kürsü ile ilgili bir konuyu görüşmek üzere, Yalıcı’nın yanına çıktı. ’Çıktı’ sözcüğüne dikkat edilmelidir. Çünkü artık Yalıcı’nın yanına ‘gidilmez’, ‘çıkılır’ olmuştu. Yalıcı, her zamanki gibi, konuyu değiştirdi:

“Dün sayın cumhurbaşkanı ile yemek yiyorduk; tam ülkeyi kalkındıracak insan, öyle güzel planları var ki..”

Kısa bir süre sonra cumhurbaşkanı için eleştiriler artınca ağız değiştirmişti:

“Memet görsen, cumhurbaşkanı’nın öyle bir yemek yiyişi var ki, nasıl şişmanlamış..”

Yeni cumhurbaşkanı göreve başlayınca ağız değiştirdi:

“Bak Memet, müthiş bir cumhurbaşkanı..”

Önce Çobanköycüydü; parti mensupları, hasta ziyareti için hastaneye ziyarete geldiğinde, pervane olurdu. 13 Eylülle darbeci oldu. Ardından Büyükvatan’ın borusunu çalmaya başladı. Küreselleşme vb.. Sonra tekrar Çobanköycü. Yoğun olarak tarikatçi olduğu da söylenir. Bu konu gazetelerde de haber olmuştu. Diğer söylenti, son seçimlerde milletvekili olmak istediği; sonra da gelsin Sağlık Bakanlığı. Söylenti o derece yoğun ki, ilk başvurduğu parti olmaz deyince başka partiye, sonra başka partiye başvurmuş; üçüncü parti de hayır deyince bırakmış.

 

 

ATAMALAR, ATAMALAR

 

Uzun yıllardır doçent kadrosunda bekleyen öğretim üyesiyle görüşürken, söz döndü dolaştı profesörlük konusuna geldi. Öğretim üyesinin, artık doçent kadrosunda şu kadar yıl beklemekten şikayetçi olmamasını farkeden Dinçkol nabız yokladı ve çalışma arkadaşının profesörlük kadrosuna atandığını öğrendi:

“Bu ne gizlilik, bu iş düğün bayramla olmaz mı? Bir kutlamamızı bile esirgiyorsunuz bizden. Haberimiz olmazsa nasıl tebrik ederiz?”

“Yok öyle değil, zaten bu durum önemli sayılmaz.”

Merak etti, araştırdı. Bir Anabilim Dalı’na profesörlük ataması çok önemli bir olaydır. Belki nasılsa sadece kendisinin haberi olmamıştır. Sonra öğrendi ki hemen kimsenin haberi yok.

Bu tür uygulamaların sonucu acıydı. Personel alımı, hemşire tayini, bir asistan uzman olunca klinikte kalıp kalmayacağı, kalacaksa hangi kadronun verileceği.. Hepsi, Anabilim Dalı başkanının iki dudağının arasında. Anabilim Dalı başkanının aynı zamanda rektör oluşu konuyu iyice karıştırıyor. Sonuç tek cümlecik: Bu klinikte Yalıcı vardır, o kadar.

Dinçkol, Yalıcı’ya:

 “Bakın size bir olay anlatayım. Enbüyükkent Üniversitesinde bir olay yaşandı. Devlet hastanesinde çalışan bir doçent, nasılsa kürsü başkanıyla anlaşıyor. Kürsüler genellikle başka kurumlardan öğretim üyesi almak istemezler. Her halde sıkı bir kulis. Konu akademik kurula geliyor, tartışılıyor, oylanıyor. Çoğunluk, yeni profesör atamasına evet diyor. Hayır oylarından biri öne çıkıyor: ‘Profesör ataması çok önemli bir olaydır. Oy çoğunluğu işi çözmez. Böyle bir karar bir konsessüs sağlanmış olmalıdır. En azından yüzde yüze yakın bir çoğunlukla. Bu nedenle..’ diye sözünü sürdürüyor ve bu atamadan vazgeçiliyor. Siz ise..”

Birkaç gün sonra Yalıcı ile görüşüyordu:

“Bir arkadaşımız profesör kadrosuna atanmış. Genç bir arkadaş da yardımcı doçent kadrosuna. Sonuca itirazım yok ama bu atamaların bu biçimde, adeta gizlilik içinde yapılması uygun görünmüyor. Öncelikle, bir haksızlık yapıldığı görünümü ortaya çıkıyor; öyle olmasa da. Sonuç değişmeyecek de olsa kadro açıldığı açıkça ilan edilmeli, olursa başka başvurular da değerlendirilmeliydi. Ayrıca, bu atamadan birçok öğretim üyesinin haberi yok. Bu gizdi sanki..”

Bu son sözlere kadar sinirini belli etmemeye çalışan Yalıcı, sinirli bir bir biçimde sözünü kesti:

“Sana danışmak zorunda mıyım?”

“Bugün yürürlükteki yasalara göre bana danışmak zorunda değilsiniz; ama danışmazsanız, bu klinik işte bugünkü hale gelir.”

“Memet, bana yöneticilik öğretme!”

“Yöneticiliğin ne olduğunu ben de bilirim; böyle bir yöneticilik hangi kitapta yazıyor?”

Bu konuşma kesildi. Aslında, Dinçkol, son cümlesini de söylememişti; sadece dilinin ucuna gelmişti.

Yalıcı geldiğinde, sürekli telefon çalar ve rektörlük işi ile ilgili konuşmaları sürdürürdü. Telefon konuşması bittiğinde, ortam biraz yumuşamıştı. Zaten Yalıcı, gerek ikili konuşmalarda gerek toplantılarda olsun, konuşma, istemediği bir konuya gelirse, hemen rektörlükle ilgili konuları anlatmaya, başlardı. Ya “şunları şunları yaptım” diye anlatır ya da işlerinin yoğunluğundan yakınırdı.

Konuşma 10 dakikayı bulduğunda, en az beş telefon konuşması bağlanmıştı. Konuşmaların hemen hepsi, falan torpilli kişinin bir hastasının falan kliniğe yatırılmasıydı ve Yalıcı kendisinden istenenlerin derhal yerine getirildiğini saygıyla muhatabına anlatıyordu.

Yalıcı, yüzüne yorgun bir eda vererek:

“Görüyon mu Memet, ben günde 14 saat böyle çalışıyorum.”

Dinçkol, kafasından geçenleri, dilinin ucuna gelenleri söylemedi:

“Sizin bu yaptığınız rektörlük değil, bir tür hosteslik..”

Yalıcı, bir savunma kanalı bulduğunu sanarak kafasını dikleştirdi:

“Hiç mi kliniğe faydam olmadı Memet”

“Kliniğe rektör olarak sağladığınız kadrolar için müteşekkirim; ancak bunun dışında kliniğe hiç faydanız olmadı. Zararınız oldu; kliniğin daha iyi düzeye gelmesini engellediniz. Kimsenin öne çıkmasına izin vermediniz; imkan tanımadınız.”

Yalıcı her halde tartışmayı sürdürmeyi gereksiz buldu, önündeki resmi evrakı okur gibi yaptı.

“Görüşme bitti” demek istiyordu.

Sonra Dinçkol, son cümlelerini düşündü. Yalıcı’ya kürsüye hiç faydası olmadığını söylerken, kliniğe sağladığı kadrolar nedeniyle müteşekkir olduğunu da söylemişti. İşte gene tuzağa düşmüştü. Yalıcı, her zamanki gibi, görevi gereği yapması gereken şeyleri yaptığında bile, bir lütuf gibi sunmayı çok iyi bilirdi; pek çok kişi bu tuzağa düşmüştü.

 

 

YÜKSEK SAĞLIK KONSEYİ ÜYESİ

 

Ülkedeki yargı sistemine göre, sağlıkla ilgili bir durum dava konusu olduğunda, hakim ya da hakimler kurulu, konunun uzmanlarından oluşan bilirkişiye başvurur. Bilirkişi genellikle, Devlet Hastaneleri ya da Üniversite klinikleri olur. Önemli konular ya da tartışmalı konular en son merci olarak Yüksek Sağlık Konseyi’ne götürülür.

Sezaryen ameliyatı geçiren bir hastada, ameliyat sonrası kasılmalar ortaya çıkmış. Aile, hastasını, Batıkent’in, kuruluş sırasına göre ikinci Tıp Fakültesine götürmüş; orada bir gün gözlem altında tutulmuş; kasılmaların psikolojik olduğu söylenerek sabahleyin taburcu edilmiş. Aile aynı gün öğleden önce hastasını iki intaniyeciye götürmüş; onlar da psikolojik olduğunu söylemişler. Bu arada intaniye uzmanlarından biri hastayı çene cerrahına götürmüş. Sonra bir dahiliyeciye. Hepsi aynı kanıda.

Öğleden sonra hasta, Dinçkol’un muayenehanesine getirildi. Önceki doktorların hastalığı ruhsal nitelikte görmesine rağmen, muayene sonucu aileye açıklama yaptı:

“Önceki meslektaşlarım, olayı ruhsal olarak görmüşler ama bana öyle görünmüyor. Öyleyse bir elektroensefalografi (EEG) çektirelim.”

Günlerden Cumartesi, aylardan yaz olduğu için EEG çektirilemedi. EEG çekilip kesin teşhis konuluncaya kadar, bir ilaç yazıldı ve takip önerildi. Hasta ertesi gün ağırlaştı; tetanoz teşhisi konuldu ve kaybedildi. Durum yargıya intikal etmişti. Dinçkol da savcı tarafından davalılar arasına sokulmuştu

Yargılama sürüyordu; Dinçkol, duruşmadan vareste tutulmasını istemişti. Klinik dış kapısı önünde karşılaştılar.

“Memet, senin bir davan varmış, ben Yüksek Sağlık Konseyi üyesiyim. Bir şekilde konu bana intikal etti. Nasıl olsa bu konu bizim önümüze gelecek. Konuyu bana bir anlat.”

Dinçkol durumu anlattı. Ailenin kendisinden davacı olmadığını, Tabipler odasının da hakkında soruşturma bile açmadığını söyledi. Yalıcı:

“Keşke hastaya ilaç vermeseydin.”

“Niçin” diye yanıtladı Dinçkol, “siz bir hastada beyin tümörü olduğundan şüphe etseniz, beyin filmi çekilinceye kadar bir ağrı giderici veremez misiniz? EEG istedim..”

Yalıcı, söyleyeceğini satır aralarına sıkıştırıyordu; her zamanki gibi:

“Bak, geleceğin benim elimde, ona göre..”

Dinçkol, duruşmalardan vareste tutulmasını istemişti.; davada avukatla da temsil edilmiyordu. O an için davanın seyri hakkında bilgisi yoktu. Bu konuşma üzerine, yargılanan meslektaşlarına sordu. Dava dosyası, Yüksek Sağlık Konseyi’ne gönderilmişti. Yalıcı ise, konunun bir şekilde kendisine intikal ettiğini söylüyor; dava dosyası önüne gelmemiş gibi konuşuyordu.

Yüksek sağlık Şurası üyelerinin nasıl oluştuğunu bilmiyordu Dinçkol. Bildiği sadece, bu kurul üyelerinin aynı uzmanlık dalından kişiler olmadığıydı. Eğer bu konu bu kuruma giderse, mesela konu psikiyatrik ise nasıl karar oluşturacağı düşünülmeliydi. Diğer düşündüğü de Yalıcı’nın nasıl bu kurul üyesi olduğuydu. Öyle ya, onlarca kitapta, yüzlerce makalede adı vardı; hiçbirinde bir kelimelik katkısının olmamasının ne önemi var.

 

 

KÜRSÜ BAŞKANININ VİZİTLERİ

 

Yalıcı, darbeyle kürsü başkanı olunca, işler hepten karışmıştı. Buna ‘hey şey durdu’ demek daha doğru olur. Demokrasilerde, bir kurumun yönetiminde hiyerarşik bir düzen içinde birçok kişilerin sorumluluğu ve o ölçüde yetkisi vardır. Yalıcı gelince, tek lider, tek sorumlu, “el kadir” herşeye kadir. O sıralarda klinikte beş bölüme ayrılmış, yüzün üstünde yatak vardı. Her bölümden bir öğretim üyesi sorumluydu.

Kürsü başkanı olur olmaz, haftada bir iki kez, her servisi dolaşmaya başladı. Yanına, polis koruması, bazen hastane müdürü, hastane başhekimi, hastane başhemşiresi, servisi bir baştan bir başa dolaşıyor; tüm hastaları görüyor, sorumlulardan bilgi alıyor, genellikle tartışmaya gerek bile görmeksizin müdahale ediyordu.

“Şu ilacı kesin, şu ilacı verin; taburcu edin, etmeyin; şu raporu verin..”

Bu davranış tıp etiğine uygun değildir. A servisinden, B öğretim üyesi sorumluysa, sorumluluk o kişide ve ekibindedir. Veli’nin kürsü başkanı olması, Veli’nin diğer öğretim üyelerinin hekimlik uygulamasında amiri olma hakkını vermez. Veli, kürsü başkanı sıfatiyle, B öğretim üyesinin verdiği ilaca müdahale edemez. Peki, kürsü başkanı şöyle bir servisi dolaşamaz mı? Dolaşır tabii, ama ardında ordu gibi bir grupla değil. Nezaket dolaşması yapar; servisi teftiş eder; hastalara hal hatır sorar. Ama uygulamaya müdahale edemez. İlla edecekse, ya da aklına yatmayan, uygun görmediği bir durum varsa, bir toplantı yapılır; A hastası hakkında yapılmasını istediği uygulamayı önerir, tartışılır, karara bağlanır. Yoksa, tedavi grubunun haftalarca izlediği bir hasta hakkında, şöyle bir dolaşma ile fikir yürütmek etik olmadığı yanında, hastaya yarardan çok zarar verebilir. Zaten, ilaç değiştirmelerinden bazıları uygulanmaz, fakat Yalıcı bunu bilmezdi. Hatırlatmaya gerek yok ki bu vizitler, 13 Eylülün ilk yıllarında oluyordu ya da olabiliyordu.

O sıralar, Dinçkol da bir servisten sorumluydu. Yalıcı, ardında bir kısmı intörn tıp öğrencilerinden oluşan kalabalık ordusuyla vizite geldiğinde, tavır koydu; bu vizitlere katılmadı. Rektör  başkan ya da rektör yardımcısı başkan, bu tavrını gördükten sonra, onun servisine geldiğinde, Dinçkol’u görmezlikten geldi; Bulunduğu kapının önünden geçerken başını diğer yöne çevirdi. Ne diyelim? Böyle bir klinik yönetimi olur mu? Vizit bittiğinde, Dinçkol, eğer Yalıcı, bir talimat verdiyse nihayet bir düşüncedir diyerek tartıya koydu, uygun gelmediyse uygulamadı.

Çok zaman geçmeden de bu servis sorumluğundan alındı; kendisine etkinliği çok daha az olan bir servis sorumluluğu verildi; halbuki, mesleki kıdem açısından, Yalıcı’ya en yakın kişiydi.

 

 

 

 

 

BİR BAŞKA SORUŞTURMA

 

Dinçkol bir hata işlemiş, yaklaşık on günde bir gelen iki saatlik dersini unutmuştu. Bu kusurun mazereti olamazdı. Gerçi mazeret aranırsa bulunurdu fakat sorumluluğu ortadan kalkmazdı. Mesela, ders programı bana sorumlu arkadaş tarafından hatırlatılmadı denebilirdi. Neyse olan olmuştu. Buraya kadar olağan dışı bir durum da yok. Aksiliğe bakın ki, aynı zamanda, başka bir öğretim üyesi de aynı hatayı işlemişti ve tabii aynı yazı o kişiye de gelmişti. Bu da olağan; ama bundan sonrası değil.

“Mehmet Bey, bu yazı sana gelmiş; Servet bey, bu yazının bana usulen yazıldığını söyledi, anlarsınız ya bu yazı aslında size yazılmış.”

Satır arası da değil ya, “bu soruşturma sonunda bana bir şey olmayacak, hedef sizsiniz, başınızın çaresine bakın ya da sonucuna katlanın” demek istiyordu.

Demek ki, patron size kızıyorsa, bir kusur işlemişseniz, hakkınızda hemen soruşturma açılır. Hayır patron size kızmıyorsa, canım ne önemi var, olur böyle şeyler.

 

 

KURULUN REDDETTİĞİ RAPORLAR

 

Kliniğin bir sağlık kurulu vardır. Üç üyeden biri, değişmez bir şekilde kürsü başkanıdır. İki üye de sıra ile değişir. Dinlenme raporları, rahatsızlığa bağlı emeklilik raporları vb bu kurulda karara bağlanır. Yalıcı, bu konsey toplantılarına katılmaz ya da katılamaz. Alınan kararları imzalar. Yalıcı arada konseye, bir isteğini belirtir. Aliye adlı kişiye üç ay rapor verelim gibi. Diğer üyeler bu fikre katılmazsa, Yalıcı alınganlık gösterir:

“Ben sizin kararlarınızı görmeden imzalıyorum, itimat ediyorum.”

O sizin kararlarınızı, hakkında rapor düzenlenen kişiyi görmeden imzaladığına göre, siz niye aynı şeyi yapmazsınız? Şöyle mi demek istiyor:

“Siz benim istediğim imzaları atın, ben de sizin. Yeter ki birbirimize taş koymayalım.”

Başka bir nokta daha var. İki kişilik kurul, bir konuda rapor vermek istemezse, ya da iki üye anlaşamazsa gene sorun yok; evrak ortadan kaybolur, başka imzalarla tamamlanır. Aliye’yi mahkemeye veriyorsunuz. Hangi olayın, hangi mahkemeye gideceği, hangi hakimin bulunacağı kurallarla belirlenmiştir. Buna tabii hakim ilkesi denir. Aliye’nin davası istediğimiz gibi gitmezse, o mahkemeyi ve tabii hakimi bırakacağız ve istediğimiz hakime başvuracağız; istediğimiz kararı aldıracağız. “Hadi canım sende..”

Bir keresinde, bir konunun, önemi nedeniyle kliniğin tüm öğretim üyelerinin katılacağı toplantıda görüşülmesi kararlaştırılmıştı. Klinik toplandı, durumu tartıştı; sonra hakkında karar verilecek kişi getirildi. Yalıcı, kişiye dinlenme raporu verileceğine dair hiçbir karar alınmadığı halde kişiye yöneldi:

“Hasan, sana üç ay da rapor vereceğiz, bu sürede kendini toplarsın.” Yalıcı konuşmaya devam edecekti; Orada sözü kesildi:

“Hocam, bu konuyu aramızda görüşelim.”

Yalıcı anlamadı ya anlamazlıktan geldi; oralı bile olmadı. Demek istiyordu ki, “ben bildiğimi okurum.” Dinçkol, hastanın yanında tartışmayı daha ileri götüremezdi; kişi dışarı çıkarılınca tekrar söz aldı:

“Bu kişi hakkında, kurumu bizden tedavi istemiyor; bu nedenle de gözlem için bir ay yatırıldığı halde ilaç verilmemiş. Doğrusu da bu. Kişi, bir iş arkadaşını beylik tabancasını çıkararak silahla tehdit etmiş; bizden sadece ‘silahlı koruma görevi yapıp yapamayacağı’ soruluyor. Ayrıca, kişiye üç ay rapor verilecekse bile, önce konsey üyeleri karar verir; sonra durum kişiye bildirilir.”

Rektör bey gene ve her zamanki gibi duymazlıktan geldi; asistan başını öne eğdi. Bu sahneye tanık olmak hoş değildi. Dinçkol da bu konuşmayı beğenmemişti. Yani, kürsü başkanı böyle davranmamalı, kendisi de böyle konuşmak zorunda kalmamalıydı.

Rapor imzaya geldi; üç aylık bölümü imzalamadı. Ne olduğunu da öğrenemedi; öğrenmek isterse yeni bir meydan savaşını göze almalıydı.

 

 

BÖL VE YÖNET

 

Doğaldır ki, her toplulukta fikir ayrılıkları olur. Bu ayrılık, ya demokrasiyi hazmederek aşılır ya da bölünme kişilerarası ilişkileri bozacak dereceye ulaşır. Yöneticinin yapması gereken, bu tür fikir ayrılıklarına demokratik çözüm üretmektir ve bunların yolu vardır. Kötü yönetici ise, ünlü şark kurnazlığına başvurur; ‘böl ve yönet’. Yalıcı, nedense ikinci yolu seçer. Sizinle sohbet sırasında, size hak verir, daha doğrusu hak verirmiş gibi yapar. Gözlerinizin içine baka baka diğer kişileri eleştirir. Ardından, diğer grupla aynı şeyi yapar. Bu defa aleyhinde konuştuğu kişi siz olursunuz. Başka zaman da ‘tavşana kaç, tazıya tut ‘davranışı gösterir; sizi birbirinize düşürür.

Özel toplantılarda size ve tabii herkese mavi boncuk dağıtır, sizi oyalar. Bu davranışların oyalama olduğunu farkettiğinizde iş işten geçmiştir; ‘atı alan Üsküdara’ varmıştır bile.

Eğer siz bir noktada eleştiri getirecek olursanız sizi dikkatle dinler; bir süre geçince oturduğunuz sandalyenin bir ayağının sessiz sedasız altınızdan alındığını görürsünüz.

 

 

GÜÇLER DENGESİNİ GÖZET, KİMSEYİ ÖNE ÇIKARMA

 

Şark usulü yöneticiliğin diğer ilkesi(!), kimsenin öne çıkmasına izin vermemektir. Birisi, çalışkanlığı, girişkenliği, karizması ile bir şekilde öne çıktıysa, yönetici buna katlanamaz. Ne yapar eder bunu önler, en azından önlemeye çalışır. Bunun yanında, diğer kişi ya da kişilere suni fırsatlar yaratır, böylece bir güçler dengesi kurmuş olur. Hak hukuk kalmamış ne gam. Gerçi bu uygulamanın da foyası çıkar, olsun, en azından çıkıncaya kadar.

Batıkent’de önemli bir toplantı yapılır. Anabilim dalı başkanısınız diye, bu toplantıya sizin başkanlık etmeniz önerilir. Ya vaktiniz yoktur ya da başka nedenle o toplantıya başkanlık etmek istemezsiniz. O zaman sizden bir isim önermenizi isterler. Hayır bunu da yapmazsınız; görünüşteki mazeretiniz kimseden yana olmamak, gerçek gerekçeniz ise kimsenin öne çıkmasına izin vermemektir. Bunun sonucu, sizin kürsünüz bir adım geride kalacaktır; aman canım ne gam siz başkansınız ya; bu yeter.

 

 

NE ŞAMIN ŞEKERİ, NE ARABIN YÜZÜ

 

Dinçkol, ne zaman,bir şey istese, Yalıcı’nın cevabı hiç değişmez.

“Memet bu zor bir iş, zaten kadro da yok, ama bir bakayım, bir düşüneyim, sen bir hafta sonra gene gel.”

Kendini nasıl naza çeker. Bu ‘yalvarmanız’ yetmemiştir, tatmin olmamıştır. Bu merasime birkaç kez katlanırsınız. Üstelik, kliniğin daha iyi duruma gelmesi için katlanıyorsunuz bu davranışlara.

Ya da, kendisinden, zaten hakkınız olan bir şeyi istersiniz. Gene yokuşa sürer. Özün özü, Yalıcı, hakkınız olan bir uygulama yaparken bile burnunuzdan getirir. Kendisine bir türlü minnet duygusuna kapılmanızı ister gibidir. Hatta bazen bu zokayı yediğiniz olur, bunca yıllık deneyiminiz olsa bile. Çoğu kişi de bu zokayı zaten yemiştir.

Ya da sonunda dayanamazsınız:

“Ne şamın şekeri, ne arabın yüzü.”

Klinik için de hiçbir şey istemezsiniz. Olan kliniğe olur. Bugünlerde, bir uzmanı poliklinikten aldı ya, şimdi her halde bekliyordur, ‘Dinçkol gelsin, yalvar yakar olsun, yeni uzman istesin’ diye. Belki öyle değildir, klinik umurunda mı? Dinçkol’u cezalandırdı, değerli bir uzmanı başka yerde görevlendirdi ya. Hem de lütfedip haber bile vermeden. Ya polikliniğin insanlara verdiği hizmet?

 


 

 

 

 

BİLİM YOLUNDA

 

 

 

NASIL DOÇENT OLDU?

 

 

Doçentlik, öncelikle kariyer ünvanıdır. Kendinize güveniyorsanız, başvurursunuz. 970’lerin başında, klinikte üç aday doçentlik için başvurmuştu. İkisi asistan kadrosundaydı. Mutlak bir hak oluşturmamakla birlikte, kariyer adayı idiler. Üçüncü başvurucu Yalıcı, uzman kadrosundaydı. Daha açık ifadeyle, kürsüye kariyer için alınmamış, hastane hizmeti için alınmıştı. Buraya hemen bir nokta konmalıdır:

Yakınlarda, klinikte bir uzman, yardımcı doçent  kadrosuna atanmıştı. Başka başlık altında değinildiği gibi, kadro ilanı duyurulmamıştı. Öğretim üyelerinin çoğunun haberi olmamıştı. Halbuki bu kadroya başvurabilecek başka adaylar da vardı ve hakçası bu kişilere karşı haksızlık ediliyordu. Yardımcı doçent olan aday liyakatsiz miydi, hayır. Ama uygulama adaletsizdi. Dinçkol, bu konuyu Yalıcı’ya açtı; açıkça söyledi. Yalıcı’nın yanıtı ilginçti:

“Memet, senin bahsettiğin kişi, kariyer kadrosunda değil ki ona haksızlık etmiş olayım.”

Yalıcı, 970’lerin başında, kendisine tanınan hakkı şimdi başkasına tanımıyordu. 27 yılda daha gerilere mi gitmiştik?

Neyse üç aday doçentlik için başvurdu. Birincisi yabancı dil sınavında elendi. İkincisinin tezi yeterli görülmedi. Yalıcı, dört basamaklı sınavı su gibi geçti ve doçent oldu. Yabancı dili, elenen adamdan daha mı iyiydi? Bu konu burada kesilmelidir, yoksa bundan sonra anlatılacaklar dedikodu olur aslında ise ayıp olur.

Yalıcı, doçentlik tezi hazırlamıştı ama nasıl? O güne kadar kendi başına hiç çalışma yapmamış, hiç bilimsel yazı yazmamış kişi, nasıl olur da ‘şah’ der, çok ağırlıklı olması gereken doçentlik tezini hazırlayabilirdi? Hangi birikimiyle?

 

 

PROFESÖRLÜK

 

Dinçkol, 977 yılında doçent olmuştu. O zamanlar Yalıcı piyasaya çıkmamıştı. 980’de 13 Eylül darbesi geldi; Yalıcı’nın yıldızı iyice parlamaya başladı. 982’de YÖKK yürürlüğe girdi; Yalıcı rektör yardımcısı oldu; aynı günlerde kendini Psikiyatri Anabilim dalı başkanlığına atadı. 984’de Dinçkol’a 3 yıl terfiyi durdurma cezası verildi. Bölge idare mahkemesi kararıyla cezası kaldırılmasaydı, 3 yıl süreyle profesör olamazdı. Profesörlük bir kadro ünvanı olduğu için, mevcut duruma göre profesör olması olanaksızdı; çünkü kadro yoktu. 988’de, beklemeli doçentlere, bir kezlik profesör olma hakkı verildi.

Herkes gibi, Dinçkol da başvurdu. Daha jüri toplanmadan, Yalıcı, Dinçkol’a tebliğ etti:

“Senin yayınların yetersiz; profesör olamazsın.”

“Öyleyse, ben yeni yasaya göre başvurayım.”

Yeni yasa ile başvurulursa, adayın doçent olduktan sonraki yayınları değil, tüm yayınları dikkate alınacaktı. Burada ek bir şart vardı. En az iki yayın, yabancı dilde yayımlanmış olmalıydı.

“Yabancı yayınım da var, şu kadar yayınım ‘Exerpta Medica’da yayımlandı. Uluslarası kongre kitabında yayımlanmış yayınım da var.”

“Hayır, eski yasaya göre gireceksin.”

“Benim, doçentliğe başvurduktan sonra, doçentlik sınavına kadar geçen sürede yayımlanmış birkaç makalem var, onları niye saymıyorsunuz?”

“Onlarda doçent değil, uzman görünüyorsun.”

“Ama ben onları doçentliğe başvurumda yayınlarım arasında göstermedim. Çünkü doçentlik için başvurmuştum fakat doçent değildim. Sizin düşündüğünüz gibiyse, bu yayınlarım yok mu sayılacak?”

Ne yapsanız nafile tabii.

Önemsiz bir ayrıntı daha. Bu görüşmeler Yalıcı’nın Anabilim Dalı başkanlık odasında yapılıyor. Dinçkol ayakta, lütfedip otur demiyor. O sıralar, 20 yıldır aynı klinikte birlikte çalışıyorlar. Sonuçta ikisi de hekim, meslektaş. Her ikisi de tıp fakültesi öğrencilerine ders veriyorlar, öğrenci sınavı yapıyorlar, uzmanlık sınavı yapıyorlar, birlikte mahkemede bilirkişi oluyorlar. Diyelim profesörlük kadrosu açılmadı; ne değişir? Sonuçta 15 dakikalık görüşmede, ayakta sürdü.

Ayakta tutulma sırasında Dinçkol’un aklı eskilere gitti. Fakülte üçüncü sınıftayken, savcılık, hakkında soruşturma açmıştı. Savcı, ifadesini alırken oturmasına izin vermiyordu. Savcı birinci sorusunu sözlü olarak sordu.

“Cevabım zapta geçecek mi?

“Tabi geçecek, biz burada oyun mu oynuyoruz sanıyorsun.”

“Öyleyse soru da zapta geçsin, soru açıkça yazılmazsa cevap anlamını kaybedebilir.”

Savcı lahavle çekip soruyu yazdırdı.

“Sayın Savcı, ayakta duruyorum, heyecanım nedeniyle ifade veremiyorum, ayaklarım titriyor.”

Savcı istemeden:

“Peki otur öyleyse; şimdi de soruma cevap ver.”

”Cevap verdim efendim, ayakta olmam nedeniyle ifade veremiyorum, cevabım budur, zapta geçsin.”

Savcı iyice öfkelendi. Ama bu sözü de zapta geçirdi. Dinçkol’un amacı, ifadenin nasıl bir ortamda alındığını kayda geçirmekti. O zaman 21-22 yaşındaydı. Yalıcı’nın lütfedip otur demediği zaman 10 yıllık doçentti. Beş yıllık profesör olabilirdi. Eski heyecanı mı kalmamıştı; yıllar onu yormuş muydu? Ya da devir mi çok değişmişti. Herhalde üçüncüsü. Ülke, 13 Mart ve 13 Eylül darbeleriyle demokrasi yolunda kan kaybetmişti.

Nereden nereye. Yıl 965. Üç polis öğrenci yurduna gelmiş, orada kalan Dinçkol’a savcılıktan istendiğini söylemişlerdi. Birlikte hemen savcılığa gideceklerdi. Polislerden biri, çok nazik bir şekilde:

“Bizim birimiz resmi elbiseli değil. O arkadaş gibi seninle birlikte yürüsün, biz iki resmi elbiseli on metre önünden ve arkadan yürüyelim.”

Öyle yaptılar. Dinçkol, sivil polis memuru ile savcılığa yürüdü. Önde ve arkada, iki resmi giysili polis memuru.

Akşam olmuştu; Dinçkol’u karakola götürdüler. Geceyi ‘resmen’ nezarette geçirecek, sabah savcılığa götürülecekti. Başkomiser, o zaman Batıkent Tıp Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi olan Dinçkol’u nezarette sabahlatmak yerine, makamında misafir etti. Sohbet ettiler. Sonra polis memurları aralarında fısıldaştılar. Yarım saat sonra ne oldu dersiniz? Komşu köfteciden bir tepsi içinde üç kişilik köfte. Başkomiser, nöbetçi polis memuru ve Dinçkol için. Polislerin sınırlı bütçelerinden, resmen nezarette bulunan sanığa ikram. Sonrası daha da ilginç. Başkomiser, Dinçkol’a:

“Mehmet, sen burada yorulma, sabaha çok vakit var; biz sana güveniyoruz, şimdi yurduna git. Sabah gel, savcılığa gidersin.”

Dinçkol çok duygulanmıştı ve bu olayı hiç unutmadı; her yeri geldiğinde olanca duygusallığıyla bu güzel jesti anlattı.

Üniversitenin de öğrencinin de saygınlığı yerindeydi. Dinçkol, onyıllarca bu güzel polis memurlarıyla her karşılaştığında karşılıklı saygı ve nezaketleri hiç değişmedi. Onyıllar sonra bile, ortak bir tanıdığa rastladıklarında birbirlerine selam söylüyorlardı. İşte böyle, nereden nereye.

Dinçkol tekrar söze başladı:

“Ben sizin nasıl doçent, profesör olduğunuzu biliyorum.”

“O zaman şartlar değişikti.”

Evet o zaman şartlar değişikti, 13 Eylül darbesinin getirdiği YÖKK yoktu, rektörlere kral yetkisi verilmiyordu. Kürsü içinde de kararlar, kürsü başkanının iki dudağı arasından çıkmıyordu; kararlar kürsü kurulunda veriliyordu.

Dinçkol, o sırada 10 yıllık doçentti. Fakülte kütüphanesi yetersiz olduğu için, Milli Kütüphaneye gitti; bibliyografta kitaplarından kendi yayınlarını araştırdı; bir makale buldu.

“Hayır bu makaleyi koyamazsın, literatürü yok.”

Sonuçta makale sayısı, Yalıcı’nın istediği sayıya ulaştı. Bu defa kürsü başkanı yeni koşulunu ortaya koydu:

“Profesörlük takdim tezinin materyeli, hastaneden alınmamış. Başka bir takdim tezi daha hazırlayacaksın; konusu da şu olacak.”

Yeni bir dikte ettirme daha.

Aynı şeyler, diğer bir başvurucuya da uygulandı. O da yeni yayınlar hazırladı; yeniden profesörlük takdim tezi yazdı. Psikiyatri kliniği epey reklam oldu. Bir çalışma arkadaşı Dinçkol’a takılıyordu.

“Sonuçta, Aydın’ın da başını yaktın, Aydın hoca da senin yüzünden az daha profesör olamıyordu.”

Bu takılma gerçeğe parmak basmak mıydı bilinmez; ama en azından gerçeklik payı vardı. Ya da, bu arkadaş böyle düşünüyordu.  Yalıcı, Dinçkol’u istemediği için ya da istese bile eziyet etmek amacıyla engel çıkarıyordu; aynı engeli Aydın’a da koymak zorunda kalmıştı. Kim bilir, bu davranış belki kendini tatmin etme yöntemidir, psikolojik tatmin.

Konunun diğer acıklı yanı şuydu. Aynı kürsüden iki adayın önüne çıkarılan bu engel, iki adayın ayıbından ileri geliyorsa, bu ayıp en başta 10 yıldır Anabilim Dalı başkanı olan Yalıcı’ya aitti.

 

 

NASIL REKTÖR YARDIMCISI OLDU?

 

Darbe geldiğinde, Yalıcı’nın, belli bir akımın önde gelen kişileri olmaktan başka özelliği yoktu. Kimisi, ‘yeminliler grubu’nun lideri olduğunu söylerdi.

Darbe, rektörünü seçmişti. Aristokratik görünümlü, çelebi yapılı, nazik, hoşsohbet, saygın. Kimsenin itirazı olmadı. Rektör atamasının ertesi günü, belki aynı gün, Yalıcı’nın  rektör yardımcısı olduğu duyuldu. Bu işte bir gariplik olduğu yayıldı. Rektör ve yardımcısı aynı kulvarın adamı değildi. Taban tabana zıt. Acaba, Yalıcı’nın acele rektör yardımcılığına atanması, yüksek tepelerden esen sert rüzgarlarla mı ilgiliydi?. Sonra, Yalıcı’nın fiilen rektörlük yaptığı söylenmeye başladı. Doğrusu, böyle olduğunu iddia etmek, rektöre haksızlık olurdu; ancak Yalıcı’nın bunu yapmaya çalıştığı da tartışma götürmezdi. Dahası, Yalıcı, aynı anlarda başka görevler de alıyordu.

Dahası da var. Rektör yardımcısı iken, nedense bazı imzalar, rektör izinli ya da Kent dışı görevde olmadığı zaman bile, bazı evraklar nasılsa yardımcısı tarafından imzalanır. Bunlar da nedense, kişilerin özlük hakları ile ilgilidir.

 

 

NASIL DÖRT KİTAP YAZARI OLUNUR?

 

Yalıcı’nın, psikiyatrik, bilimsel nitelikte bir satır bile yazı neredeyse görülmemiştir. Bir uzmanlık tezi, bir doçentlik tezi, en sonunda bir profesörlük tezi hazırlamıştır mutlaka. Bu tezler bazen “imece” tarzında hazırlanır. Ama Yalıcı’nın birçok kitapta yazar olarak adını görebilirsiniz.

Bir uzman, aylarca çalıştı; büyük çaplı bir kitap yazdı. Dosyayı koltuğunun altına koyup huzura vardı. Takdir beklentisi içinde Yalıcı’ya sundu.

“Ama sen bu kitabı bastıramazsın. Matbaada sıra senin kitaba ancak üç yılda gelir. O zaman da senin kitabın eskimiş olur. Ayrıca, kitabın yayın kurulunun da onayından geçmesi gerekiyor. Bu da çok zaman alır.”

Genç kitap yazarı, satır altlarını okumada yeterliydi.:

“Hocam, kitapta sizin adınız da olacağına göre, herhalde matbaada fazla beklemez.”

Aslına bakarsanız, zaman zaman, makalelere kürsü başkanının ya da saygı duyulan hocanın adı eklenebilir. Ama bunu gelenek haline getirmek “şık” olamaz. Hele, aba altından sopa göstererek makaleye adını ekletmek olmaz. Hele hele söz konusu olan kitapsa hiç olmaz.

Üniversite internet adresinde, 4 kitabı olduğu yazılmış Dinçkol bu resmi biyografiyi gördüğünde kıs kıs gülmeye başladı. 300 sayfalık kitapta, bari bir sayfalık önsöz yazmış olsaydı.

 

 

NASIL BİLİMSEL VE MESLEKİ KURULUŞLARA ÜYE OLUNUR?

 

Akademik hayatta, bir kişiden söz edilirken, genellikle CV’sinden (Curriculum Vitae, latince bir deyim, bilimsel özgeçmişi anlamında) söz edilir. “Si Vi”si şöyledir diye. Kişinin kısaca yaşamı, yerine getirdiği görevler, varsa aldığı ödüller, kitapları, araştırmaları, yayınları, bilimsel toplantılarda yaptığı konuşmalar, verdiği konferanslar ve en sonunda, üyesi olduğu dernekler yazılır.

Batılı olmaya çalışan, batıyı amaçlamış bir ülke olarak, bu standardı kabul etmek ve kullanmak zorundayız. Ancak, bazı ince noktaları görmezlikten geliriz.

Yalıcı’nın CV’sinde, Ulusal Nöropsikiyatri Derneği ve Uluslararası Psikiyatri Birliği üyesi olduğu kayıtlıdır. Buna iki yönden itiraz edilebilir.

Birincisi, batı standardında bir dernek üyeliğinden söz ediliyorsa, bu, koşullu üye kabul eden bir dernektir. Bilimsel alanda çalışmalarınızla dikkati çekeceksiniz, bir grup üye, çalışmalarınızı dikkate alıp sizi de dernek üyeliğine teklif edecek, dernek yönetimi, kılı kırk yararak sizin üyeliğinizi tartışacak ve üye kabul edecek. Belki önce geçici üye olarak kabul edecek, bir tür üye adayı gibi, sonra tam üye yapacak. Tabii böyle bir derneğe üye iseniz, CV’nizde de belirtirsiniz. Ya bizde? Üyelik, yılda bir verilecek küçük bir aidata bağlıdır, çoğu zaman onu da vermeseniz olur. Bu durumda, ülkemizde, bir dernek üyeliği, çoğu zaman bir anlam ifade etmez.

İkincisi, Uluslararası Psikiyatri Birliği diye bir dernek, en azından pek çok kimse tarafından bilinmemektedir. Eğer Ulusal Nöropsikiyatri Derneği kastediliyorsa, o da yanlış yazılmıştır; ülkemizde “Ulusal” ön adlı dernek var mıdır?

Resmi yaşamöyküsünde, ayrıca iki dil bildiği de yazılmış(!).

 

 

iNTÖRN SINAVI

 

Fakültede, son sınıf öğrencileri, intörn hekim ünvanı taşır. Psikiyatri kliniğine de gelirler, bir tür hekim kimliğiyle 45 gün çalışırlar. Yönetmeliğe göre, bu sürenin bitiminde sınav yapılmaz, bir değerlendirme yapılır. Böyle ama, burada uygulama başka türlüdür. Öğrencilere, kürsü başkanı tarafından gün verilir; hepsine birden, aynı saatte, değerlendirme için. Onlarca intörn kapıda saatlerce bekleşirler, Yalıcı ya gelir ya gelmez, ancak hiçbir zaman verdiği saatte gelmez. Yalıcı’nın hiç gelmediği de olur. O zaman intörnlere başka bir gün randevu verilir. Yalıcı sonunda gelir; grup grup öğrencileri içeri alır. Her grup görüşmesinde birkaç telefon bağlanır. Öğrenciler perişan olur; bulunmaları gereken başka kliniklerde de bulunamazlar.

Bütün bunlar niçin yapılır. Değerlendirmeyi diğer öğretim üyeleri yapamaz mı. Yapar tabii de, Yalıcı buna izin vermez. Yoksa, garibim intörn hekimlere kim hava atacak? Kim, psikiyatri benden sorulur diye şişinecek!!

İntörnler de bu durumu bilir. Bir serviste intörnlük yaparlarken, sonuçta yapılacak olan sınav ya da değerlendirmede, diğer öğretim üyelerinin, Yalıcı’nın tutumu nedeniyle söz sahibi olmadığını bilir ama gene saygılı davranırlar.

 

 

SEN NEYMİŞSİN BE ABİ

 

Onüç Eylül darbesiyle rektör yardımcılığı görevi yanında, Psikiyatri Anabilim Dalı başkanlığını da sürdürdü. 982’den bu yana, YÖKK yürürlüğe girince. Önce, rektör yardımcısı sıfatı ile kendi kendini atadı ya da atattırdı. Sonra kürsü başkanlığı için seçim koşulu getirince seçim yapıldı. Atama konusunda söylenecek bir şey yok, konu son derece açık, ancak seçim konusu ise oldukça uzun.

Rektör Yardımcılığı veya rektörlük + Anabilim Dalı başkanlığı. Sonra bir görev daha. Konservatuvar müdürlüğü, hem de çok uzun süre.

Rektör Yalıcı, başkanı olduğu psikiyatri kliniğine, genellikle öğle üzeri gelir. Şöförü, korumaları, bazen başka görevlilerle. Rektörün kliniğe gelişi, bazen, part time çalışan Dinçkol’un klinikte ayrıldığı dakikalara denk gelir. Bazen selamlaşırlar. O sırada Yalıcı’yı bekleyen kalabalıkça bir grup vardır. Muayene olacak olanlar, ricada bulunacak olanlar. Büyük bölümü, Yalıcı’nın kürsü başkanlığı için değil, rektörlük görevi nedeniyle kendisini görmek isteyen kişilerdir. Sözün kısası, Yalıcı, klinikte olduğu zamanların büyük bölümünü de rektörlük işleriyle geçirir.

Yalıcı’nın resmi biyografisini incelerseniz, 1984 - 1993 yılları arasında tam sekiz yıl Batıkent Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı’nın müdürlüğü yaptığını görürsünüz. Bu müdürlüğe ‘tedviren’ sözcüğü eklidir. Sözlük, Arapça kökenli bu sözcüğü, “yönetmekle görevli olarak” diye tanımlıyor. Niye acaba? Öyle görünüyor ki, Yalıcı, kendisini bu göreve atarken veya atattırırken, açıkça olmazlığı görülmüş ve bu yol bulunmuştur. 8 yıl uzun bir zaman, geçici bir görev sayılamaz. O halde, bu ilgi neden? Musiki ilgisinden mi? Müdür olacak kapasitede başka adam yok mu? Kendisinin müzik konusunda, yedi notayı sayacak kadar bilgisi var mı? Çok incelenmesi gereken bir konu. Kişinin bir konuda bir isteği varsa, bunun, maddi ya da manevi bir nedeni olmalıdır ve vardır.

Yalıcı’nın müzikle ilgisi var mı? Biraz var; işte bir anekdot.

Daha yeni rektör yardımcısı olduğu yıllarda, Yalıcı aşka geldi, anlatıyordu:

“Memet, hani şu şarkıcı var ya, bayağı iyi söylüyor.”

Sözünü ettiği şarkıcı, ülkede adını duyurduktan sonra, Batıkent’te, önde gelen bir gazinoda çalıp söylüyordu, tek tabanca dediklerinden. Anlaşılan Yalıcı, rektör yardımcısı olunca, bu tür yerlere gidip gelmeye başlamıştı ve onu anlatmaya çalışıyordu.

Bir ara, nasıl olduysa, Tıp Fakültesi dekanlığı boş kalmıştı. Yalıcı, bir süre, dekanlık görevini de ‘tedviren’ üzerine aldı. Tedviren sözcüğünün ‘yönetmekle görevli olarak’ anlamına geldiğini bir kez daha hatırlatalım. Rektör beyimiz, aynı zamanda Anabilim Dalı başkanı oluyor, nöroloji Anabilim Dalı Başkanı oluyor, Vakıf başkanı oluyor fakat iş Konservatuvar müdürlüğü ya da Tıp Fakültesi dekanlığı olunca, tedviren oluyor. Her halde yasal zorunluluktan. Mesela, bir kişi diyelim diploma yetersizliğinden A kurumuna müdür olamıyor, birileri ise bu atamayı mutlaka yapmak istiyor. Yolu var mıdır? Bulunur, kişiyi vekaleten atarsın, olur biter, vekaleten, asaleten, tedviren.. Nedense bu kelimeler herkes tarafından kolay anlaşılmaz.

Rektör, Konservatuvar müdürü, tedviren dekan, Psikiyatri Anabilim Dalı başkanı, üç yıl Nöroloji Anabilin Dalı başkanı.. Analar neler doğuruyor. Ya da sanki Batıkent Üniversitesinde adam kıtlığı var. Atalar, bir koltuğa iki karpuz demişler. Yalıcı’nın koltuğunda kaç karpuz var?

Bir önemli görev daha. Batıkent Üniversitesi Yükseltme Vakfı başkanı, kuruluşundan bu yana.

Bir de yüksek adli şura üyeliği var. En iyisi, Yalıcı beyin koltuğu altındaki karpuzları Batıkent Üniversitesi internet adresinden izleyelim. Ne de olsa, bu bir tür resmi biyografidir:

Prof. Dr. Servet Yalıcı, idari görev olarak sırasıyla Tıp Fakültesi Dekan Yardımcılığı, Tıp Fakültesi Dekanlığı, 8 yıl tedviren Devlet Musikisi Konservatuvarı Müdürlüğü, 3 yıl Nöroloji Anabilim Dalı Başkanlığı yapmış ve 982-992 yılları arasında da Rektör Yardımcısı olarak görevlendirilmiştir. Halen ilk olarak 1982 yılında seçildiği (bu doğru değil, darbe yönetimince atandığı) Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığını yürütmekte olup, ayrıca Batıkent Üniversitesi Yükseltme Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı, Batıkent Üniversitesi Yardım Derneği 2. Başkanlığı,Batıkent Üniversitesi Spor Kulübü Onur Başkanlığı ve Ulusal Nöropsikiyatri Derneği Üyeliği görevlerini; son üç yıldır da Sağlık Bakanlığına bağlı Yüksek Sağlık Konseyi Üyeliği yapmaktadır.

Resmi biyografide bir şey unutulmuş. Üç ay kadar, gene ‘tedviren’ Ziraat Fakültesi dekanlığı. Artık bu konu uzatılmamalı. Resmi biyografiye göz atmaya devam:

 

 

AKADEMİK VE İDARİ GÖREVLERİ

 

992 - Rektör, Batıkent Üniversitesi

992 - Başkan, Batıkent Üniversitesi Yükseltme Vakfı

986 - 2. Başkan, Batıkent Üniversitesi Yardım Derneği

984 -986 Anabilim Dalı Başkanı, Batıkent Üniversitesi, Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı

984 - 993 Müdür, Batıkent Üniversitesi, Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı

982 - 992 Rektör Yardımcısı, Batıkent Üniversitesi

982 - Anabilim Dalı Başkanı, Batıkent Üniversitesi, Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı

980 - 981 Dekan, Batıkent Üniversitesi, Tıp Fakültesi

978 - 980 Dekan Yardımcısı, Batıkent Üniversitesi, Tıp Fakültesi

972 - 977 Doçent, Batıkent Üniversitesi, Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı

962 - 972 Uzman, Batıkent Üniversitesi, Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı

Resmi biyografiyi mercek altında tutmaya devam edersek:

984-99 yılları arasındaki, 16 yıldır Yalıcı rektör yardımcısı veya rektördür. Aynı zamanda Psikiyatri Anabilim Dalı başkanıdır. Bu 16 yılın üç yılında da, aynı zamanda Nöroloji Anabilim Dalı başkanıdır. Yedi yıl da Konservatuvar müdürü. Neden böyle yapıyor? Kendini kanıtlamak için mi? Kızdığı kişilere koltuk vermemek için mi? Ruhsal tatmin için mi? Her neyse, aslında bu konuyu bilmek yeterli, kafa yormak gereksiz.

 

 

KAHT-I RİCAL

 

Yeni kuşak, bu deyimi pek bilmez. Devlet adamı yokluğu anlamına gelir. Diyelim padişah, başvezir atayacak. Uygun kimse bulamaz; buldukları yetersiz çıkar. Sanki Batıkent Üniversitesi de böyle bir durumla karşı karşıyadır.

Sözün özü, 999 yılı itibariyle Yalıcı 68 yaşındadır. Bu anda, rektör+Psikiyatri Anabilim Dalı başkanı+Batıkent Üniversitesi Yükseltme vakfı başkanı+Yüksek Sağlık Konseyi üyeliği yapmaktadır. Buna bir de, şu anda sürmeyen 3 yıl Nöroloji Anabilim Dalı başkanlığı, gene ayrıca 8 yıl tedviren Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı müdürlüğü görevlerini ekleyiniz. Kısa süre de Tıp Fakültesi (tedviren) dekanlığı. Eğer Yalıcı süpermen değilse, bunda bir yanlışlık vardır, acaba nerede?

 

 

DÜNYA DEVLETİ KURULSA..

 

Dokuzyüzaltmışlı yılların sonlarında ve 70’li yılların başlarında, bilimsel yayın yapmak hayli zordu. Çalışma yapsanız veya bir yazı hazırlasanız, yayımlanacak dergiyi kolay bulamazdınız. Yabancı dergilerde yayın yapmak hepten zordu; bu dergileri görmeniz bile çoğu zaman mümkün değildi. Bu ortamda, Yalıcı, bir yabancı yayın sahibi olmuştu; nasıl mı? Patoloji (hastalıklı organizmanın dokularını inceleyen tıp dalı) alanında çalışma yapan bir yabancı uzman, Komşukent Akıl Hastanesi’ndeki kronik şizofren hastaların ölümlerinde beyin dokusunun mikroskopik ve makroskopik incelemesini yapmış ve yayımlamıştı; tabii Komşukent müdavimi olarak Yalıcı’nın adı da yazarlara eklenmişti ve o yıllar bu çok önemli bir olaydı.

Yalıcı’nın iddiasız bir uzman olduğu 970’li yılların başlarında, Yalıcı’nın klinik içindeki tüm iddiasızlığına karşın birçok konuda öne çıkması dikkatten kaçmıyordu. Resmen olmasa da alenen muayenehane çalıştıran, kliniğin hiçbir bilimsel faaliyetine uzaktan yakından katılmayan, her gün Komşukent’e gidip gelen Yalıcı, nasıl oluyor da birçok konuda öne çıkabiliyordu. Yüksek karizmasından mı, kimsenin bilemediği ya da çok iyi bildiği bazı güçler tarafından kollanmasından mı? Dinçkol, ikinci ihtimali düşünürdü. Olaylar o raddeye vardı ki, bir çalışma arkadaşı bu konuyu gündeme getirince Dinçkol düşüncesini açıkladı:

“Olacak şey değil ya, eğer bir dünya devleti kurulursa ve Yalıcı bu dünya devletinin başkanı olursa şaşırmam.” Bu düşüncesi değişmiş değil, ne var ki artık buna zaman kalmadı.

Yalıcı’nın da o günlerde, samimi grupta dile getirilen bir lakabı vardı; çoğu kişinin olduğu gibi. “Beleş Servet”.Kendisinden genç fakat yakın kıdemdeki çalışma arkadaşı:

“Abi bu kalemi kimden aldın?”

Söylemeye gerek yok, altın kalem tabii söz konusu olan. Diğer lakabı “Kont Servet”. Yoruma göre, sürekli beli ağrıdığından hafif arkaya eğik ve göbeği önde yürürdü. Kimine göre ise bu yürüyüşü, belindeki ağrıdan değil, zihnindeki kasıntıdan ileri geliyordu.

İş arkadaşlığı yakınlığı ile söylenmiş şakalar ya da takılmalar, 13 Mart darbesinin hemen sonrasında Servet Yapılı’nın güç kazanması sonucu, bir öğretim üyesinin klinikten zorunlu ayrılmasıyla noktalandı.

 

 

GÖĞSÜ MADALYA DOLU SAVAŞ GÖRMEMİŞ KRAL

 

Yalıcı, 962’de uzman, 972’de doçent, 977’de profesör oldu. Tarihlemeye devam edilirse, 980’de 13 Eylül darbesi, 982’de Anayasanın kabulü ve YÖKK’ün oluşumu karşımıza çıkar. Bu tarihleri dikkate alıp, Yalıcı’nın yayınları analiz edilirse, açıklanamaz bir durum ortaya çıkar. Üniversitenin rektörle ilgili internet sayfasında, resmi nitelikli biyografiye göre, 972’de üç yayını görülür. 972, doçent olduğu yıldır ve 10 yıldır bu kürsüde çalışmaktadır. Şimdi bunlara göz atalım:

Yayınlardan ikisi, o sıralar yeni sayılabilecek bir ilaçla ilgilidir ve Batıkent Devlet Hastanesi Dergisi’nde yayımlanmıştır. Bunlar üç-beş sayfalık yazılardır ve Yalıcı’nın tüm biyografisindeki tek imzalı yayın sadece bu ikisidir. Başka tek imzalı yayını yoktur. Bu iki makale de, doçentlik tezinden çıkarılmıştır. Bu tezi de kendisinin yazmadığı, başkaları tarafından hazırlandığı söylense de bu nihayet dedikodudur ve üzerinde durulmamalıdır. Diğer bir nokta da yayınlandığı dergi. Tabi ki her tıp dergisi bir emek ürünüdür ve değerlidir. Ancak, adı geçen dergi, adından da anlaşıldığı gibi Devlet Hastanesi Dergisidir; Türkiye çapında dağıtımı zordur. Özelleşmiş bir dergi de değildir.

972 tarihli üçüncü yayın bir vaka takdimidir ve Dinçkol tarafından yazılmıştır. Nasılsa, Yalıcı’nın adı da eklenmiştir. Muhtemeldir ki vaka hastaneye Yalıcı tarafından yatırılmış olduğu için adı eklenmiştir.

974 ve 975 tarihli iki yayını daha görünmektedir. Bir de gene 975 tarihli profesörlük takdim tezi. Pardon, Yalıcı’nın tek imzalı üçüncü yayını da budur.

Şimdi gelelim, Yalıcı’nın, YÖKK uygulaması ile birlikte kürsü başkanlığına atandıktan sonraki yayınlarına:

982-990 arasında 31 yayın görünmektedir. Yalıcı bunların hiçbirinde tek isim değildir; hemen hepsinde ilk isim de değildir. 986-991 tarihleri arasında da 16 yabancı yayın vardır. Gene hiçbirinde Yalıcı tek isim değildir; ilk isim de değildir.

Demek ki, Yalıcı, bir doçentlik tezi ile bundan çıkan 2 makale ve bir profesörlük tezi dışında, kendi başına hiçbir yayına imza atmamıştır.

Kürsü başkanı oluncaya kadar, tezler dışında üç yayını daha vardır ve bunlar sadece Yalıcı’nın da adı bulunan yayınlardır.

982’de kürsü başkanlığına atandıktan sonra, Yalıcı’nın yayınlarında patlama görülür. Ne yazık ki hiçbirinde tek isim değildir; birinci isim de değildir.

Dinçkol’un bir çalışma arkadaşına sordu:

“Senin Barselona’daki kongreye götürdüğün bildiride Yalıcı’nın de adı var?”

“Ne yapalım, başka türlü Barselona’ya gidip sunamazdık ki, izin, yolluk, yevmiye..”

İşte böyle.

Bu konuda daha fazla şey söylenmemelidir; yorum yapılmasına ihtiyaç olmayacak kadar açıktır.

Yalıcı ile, 968 yazından beri aynı klinikte çalışan Dinçkol, epey kafa yordu fakat bir türlü hatırlayamadı: Yalıcı, bu süre içinde ne bir konferans vermiş, konuşmacı olarak ne bir seminere katılmıştır. Protokol niteliğinde, bir kongreye şöyle bir uğrama dışında bir kongreye katıldığı da görülmemiştir. Bu satırları daha fazla uzatmamak gerekiyor. Eskilerde, bazen hiç savaşa katılmamış ama göğsü madalyalarla dolu generaller vardır ya da benzer masallar..

Daha yetmişli yıllara varmadan, Dinçkol’un asistanlığında, sonra uzman asistanlığında nasıl olurdu? Bir çalışma yapılır ya da bir makale hazırlanır. İşin sonuna doğru, o zamanki kürsü başkanı Nurcan Misal’in evinde toplanılır, sabahlara kadar çalışılırdı. Yazı böylece son haline gelir ve yayımlanırdı. Bu çalışma toplantılarında, başkanın bütün ekipçe abla diye hitap edilen sevgili eşinin güzel yemeklerini o kadro hala unutmamıştır. Dahası, sabaha karşı, o zamanlar kimsenin otomobili olmadığından, toplu taşıma araçları da bulunmadığından, Misal, bütün kadroyu evine bırakırdı.

 

 

EDİTOR YAZISINA KENDİ ADI

 

Dokuzyüzdoksanlı yılların ortalarında, Dinçkol, genç çalışma arkadaşlarını akademik nitelikte bir dergi çıkarmaya teşvik etti. Planlar yapıldı. Böyle büyük maliyetli ve zor bir iş, kürsü başkanının katılımı olmaksızın yapılamazdı. Hep birlikte kürsü başkanına anlatıldı. Yalıcı bu atılımı teşvik etti. Dergi, koşullar gereği, kurulacak bir dernek adına çıkarılacaktı. Yalıcı, derginin sahibi olacaktı. Dinçkol, ilk sayı için uzunca bir editör yazısı yazdı. Yazı, derginin yayın kurulu üyelerince okundu; konsensüs sağlanamayan birkaç paragraf yazıdan çıkarıldı; Sonra yazı derginin sahibi olan Yalıcı’ya gösterildi. Yalıcı yazıyı okudu;

“Memet, bu yazıya benim adımı da koy.”

Dinçkol itiraz etmedi; önemli bir şey de değildi; üç sayfalık bir yazı. Ama doğrusu, eğer kendi adının da bulunmasını istiyorsa, kendi görüşlerini de ekleyip yazıyı yeniden biçimlendirmeliydi. Bu küçük olay, zihinlerde, aynı nitelikli fakat büyük çaplı anıları canlandırıyordu.

 


 

 

 

 

ONÜÇ EYLÜL’ÜN İZİNDE

 

 

 

KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM

 

 

13 Eylül darbesinin ardından Yalıcı kürsü başkanlığına atandı. Hiçbir kariyer iddiası olmayan, hemen hiç bilimsel yayını bulunmayan, hemen hiçbir bilimsel faaliyete katılmayan Yalıcı, önceki kürsü başkanı Nurcan Misal’in gereksiz kayırması ve kollaması ile üç adayın arasından sıyrılarak doçent olmuştu. Ya da Misal, “yürü ya Yalıcı” demişti. Aynı şekilde, üç aday arasından sıyrılarak doçent kadrosuna geçmişti.

Misal, kadroya geçme ile ilgili fakülte kurulu toplantısına çok dokunaklı bir konuşma yapar:

“Üç adayım da birbirinden değerlidir. Hepsi kadroya geçmeye layıktır. Ama sadece bir kadro var. Yalıcı, diğerlerinden bir yıl önce doçent olduğu halde, nezaket göstermiş, diğer iki aday doçent olmadan kadro için başvurmamıştır. Hüngür, hüngür..” Ve Yalıcı kadroya atanır.

Onüç Eylül darbesiyle Yalıcı’nın yıldızı parlar. Artık Yalıcı, hem rektör yardımcısı, hem kürsü başkanıdır. Kürsüye şöyle bir uğrar. Bu günlerden birinde, Misal ve Dinçkol sağlık kurulu üyeliği yapıyordu. O günler, Başkentteki darbeciler, “asmayalım da besleyelim mi?” mantığıyla çalışırken, üniversitede de bu hafta kim atılacak ya da kim emekli olmaya mecbur edilecek fırtınası esiyordu. Sağlık kurulunun değişmez üyesi ve kuşkusuz başkanı Yalıcı, sağlık kurulu toplantılarına gelmiyor ama nefesini hissettiriyordu. Arada sekreter, biraz utana sıkıla “rektör –ya da yardımcısı- beyin bir vakası var; Hüsamettin Yıldız hakkında; üç ay rapor verilmesini öneriyor..”

Misal’in açık teni ani kızarıyor; infilak edecek bomba gibi. Dinçkol, iki elini saz çalar gibi yaparak Misal’e bakıyor ve mırıldanıyor:

“Kendim ettim kendim buldum!”

Misal, Dinçkol’un hocasıydı; kendisini psikiyatri kliniğine davet eden kişiydi. Dinçkol, ona saygısızlık etmeyi hiçbir zaman düşünmedi ve düşünmez. Ancak o günler, darbe terörünün estiği günlerdi; sinirler gergindi. En gergin zaman ve durumlarda, mizaha sığınmanın anlaşılmaz bir tarafı yoktu. Ve, Yalıcı’ya bu yolu açan da Nurcan Misal’di. Dinçkol, arada bunu düşünür, Misal’in böyle davranmasında, çok yüksek tepelerden esen rüzgarların etkisi olduğunu düşünmeden edemezdi; eğer Nurcan Misal’i, hocasını iyi tanıyorsa. Neden mi?

 

 

 

 

 

GÜCÜNÜ ÖZÜNDEN ALMAK YA DA..

 

Kişioğlu, gücünü özünden alır, almalıdır. Bazıları, gücünü, dayısından, babasının mesleğinden, parasından alır. Bazıları mevkiinden. Bazıları devletin kendisine verdiği görevden, bazıları doğrudan devletten.

Demokrasi varsa, kimse devletten ya da devletin verdiği görevden güç alamaz. Demokrasi azaldıkça, durum değişir. Bazıları vardır, üzerindeki zırhı alırsan, özünden bir şey kalmaz.

Yalıcı, klinik başkanı olarak, hiçbir zaman gücünü özünden almadı; rektörlüğünden aldı. Onüç Eylül önünü açmadan önceki bilimsel yaşamına bakılırsa bu kolayca görülür. Bazen bu da yetmedi, gücünü başka odaklardan almaya çalıştı; ya da böyle bir görünüm vermeye çalıştı.

 

 

AĞABEYİN HASTANEDE YARALI

 

13 Eylül öncesi, terör iyice artmıştı. Psikiyatri kliniği, tıp fakültesi hastanesinin alt katındaki morga yakındı. Her sabah hastaneye geldiğinizde, öldürülmüş bir öğrencinin yasını tutan, bir ideolojik gruba ya da fraksiyona mensup yüzlerce öğrenciyi görürdünüz. Gerçekten acıklı sahnelerdi. Arada, özellikle ölümü önemli ses getirecek aydın öğretim üyeleri öldürülüyordu. İşte, olayların hangi boyuta vardığını anlatan bir örnek.

13 Eylül 980’in hemen öncelerinde, Dinçkol’un ev telefonu çaldı.

“Ben Doktor Hüseyin, Hocam devlet hastanesi acilinden arıyorum. Ağabeyiniz, trafik kazası geçirmiş, burada, merak etmeyin ağır yaralı değil, ama hemen gelin.”

“Nerede kaza geçirmiş?”

“Narlıçay’da, yani Batıkent’te.”

Dinçkol düşündü, bir ağabeyi vardı, Batıkent’te oturmuyordu. Gelmiş olsa haberi olurdu. Yoksa bu bir tuzak olmasın? Gecenin bu saatinde, sokak önünde pusu kur; gece yarısı “ağabeyin hastanede” diye aşağı çağır. Yoksa bu düşünce, gereksiz bir vehim miydi? Neyse, Dinçkol, Devlet Hastanesine telefon etti, acil servise bağlandı; durum tekrar konuştu, teyidini alınca hızla hastaneye ulaştı.

13 Eylül böyle bir ortamda geldi. Ama ya sonra yaptıkları. Türkiye, kurtarıcıdan kurtulma sancısı yaşadı. Bu defa kurtarıcı öyle davranmıştı ki, baskı ortamında, saydam zarflar kullanarak bir anayasa oylatıp kabul ettirmişti. Üstelik, darbe gününden yeni anayasa düzenine geçinceye kadar yaptıkları işler konusunda yargıya gidilemez hükmünü geçici anayasa maddesi haline getirmişti. Üstüne üstlük, “o sırada çıkarılan kanunlar da, anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaz, bu gerekçeyle Anayasa Mahkemesine gidilemez” hükmü getirilmişti ve gene YÖKK bu anayasanın ürünüydü. Sonuçta, Yalıcı ve onun gibiler de YÖKK’ün ürünüydü. Ne hazin bir zincir.

 

 

TAKDiR ANLAYIŞI

 

Tartışamazsınız, buna meydan vermez ya, bir yolunu bulur bir uygulamasını eleştirirsiniz, hemen “takdir hakkını kullandığını” söyler. Kendi düşüncesine göre, yasa ve yönetmelikler ona sonsuz takdir hakkı vermiştir ve bu hakkı sonuna kadar kullanır. Diyelim, bir konuda size haksızlık edildi, tabii takdir hakkı kullanılarak. Siz de yargıya başvurdunuz. Mahkemede, rektörlük avukatı da müvekkilini böyle savunur:

“İdarenin takdiri bu yöndedir sayın yargıcım.”

Avukat parası rektörlük bütçesinden, yani devletten, yani toplanan vergilerden, yani vatandaşın cebinden. Siz ise hakkınızı aramak için yargıya gittiğinizde, avukat parasını cebinizden ödersiniz. Davayı kazanır bir de tazminat hak ederseniz, rektörlük gönülsüz de olsa bunu size öder, Kuşkusuz devlet kesesinden.

Yargının, ‘idarenin takdir hakkı’ konusuna yanıtı kısa ve kesindir:

‘İdareye tanınan takdir hakkı, İdare Hukuku İlkelerine göre kesin ve mutlak olmayıp, hizmet gerekleri ve kamu yararı ile sınırlıdır. Aksine bir düşünce, 1982 anayasasının 2. maddesinde yer alan ‘hukuk devleti’ ilkesi ile bağdaşmaz.’

 

 

SEÇİM ALDATMACASI

 

Yasaya göre, rektör seçimi, üniversitedeki tüm öğretim üyelerinin oy kullandığı seçimle olur. En çok oyu olan altı rektör adayından biri, rektör atanır. Başka deyişle yarı seçim, yarı atama. “En çok oy alan altı aday”, atamayı yapacak yetkili kurum ve kişiye epey imkan tanımaktadır. Niçin, en çok oy alan aday değil ya da niçin, bir aday salt çoğunluğu alamadığı takdirde ikinci tur oylama yapılmaz. Görülüyor ki, oy kullananların iradesi biraz dikkate alınır; niçin tam alınmaz?

13 Eylül öncesi, kürsü başkanları fakülte kurulunda seçilirdi. Fakültenin tüm öğretim üyelerinin katıldığı kurul. Şimdi ise, Anabilim Dalı başkanı, Anabilim Dalı öğretim üyelerince seçiliyor. 13 Eylül anayasacıları neden bu değişikliğe gerek görmüştür? Gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor ki üniversite içi demokrasiyi mümkün olduğunda engellemek için. Bir düşünün. Fakülte kurulunda yapılacak seçimde elde edilecek sonuçla kürsü içi seçimde elde edilecek sonuç tamamiyle farklıdır. Öyle örnekler var ki, üç kişilik kürsü örneği. Bu üç kişi içlerinden birini başkan seçecek. Böyle durumlarda, oy dengesi hemen değişiveriyor. Başkan olacak ya da başkan seçilmiş kişi de bu küçük grup içindeki dengeleri gözetmek zorunda. Bu uygulama, kürsü içi dengeleri sık sık olumsuz anlamda değiştirmiş, birçok gerginliklere neden olmuştur.

Daha önemlisi, seçilen kişiye aşırı yetkiler tanınmış olması. Başkan rahatlıkla, 32 yıl birlikte çalıştığı çalışma arkadaşına, “sana danışmak zorunda mıyım?” diyebilir. Gerdan kıvırdığı oylamadan sonra, Anabilim dalında, istediğini yapabilir. Doğaldır ki bu, yasaların tanıdığı yetkiyi illa kullanmak isteyen kişiler için gerekli. Yoksa, çok demokrat yöneticiler de var.

Rektör, diyebilir ki, ‘bakınız, ikinci kez oylama yapıldı, gene seçildim.’ Öyledir de, o ana kadar kendisince atanmış yüzlerce kişinin oyu var. Eğer rektör değişirse, bu kişiler, yeni rektör gelirse işlerinden ayrılmak zorunda kalacak. Öyleyse, atanmış oy sahiplerinin oyu otomatikman kendisine. Bütün bu haksız avantajlı durumuna rağmen oy çoğunluğunu alamamıştır.

 


 

-

 

 

BİLİM POLİTİKASI

 

 

 

ÜNİVERSİTE REKTÖRÜNÜN GÖREVLERİ

 

Rektör, üniversitenin en tepe yöneticisidir. Doğaldır ki atanma biçimi, görev ve yetkileri ve de sorumlulukları yasalarla belirlenmiştir. Eylemleri yasa denetimindedir. Rektörlük, bilim ve toplum açısından saygın bir kurumdur, bu saygınlığın herkesçe korunması, bu makamın yıpratılmaması gerekir; böyle bir yazıya başlarken, yazar da bu saygınlığı göz önünde tutmalıdır. Gene doğaldır ki, bu duyarlılık bu yüce makamı dolduran kişiler için de gereklidir.

Batıkent Üniversitesi, kuruluş yılı itibariyle ülkemizin üçüncü üniversitesidir; fakülteleri, yüksek okulları, enstitüleri ile ülkemizin en büyük üniversitelerinden biridir. Bu üniversitenin başı da, bu büyüklükle onur kazanmış aynı zamanda bu büyüklükle orantılı sorumluluklar yüklenmiştir.

Yönetim kademeleri açısından, rektöre bağlı çok sayıda dekan görev başındadır. Tıp fakültelerinde, dekana bağlı Bölüm Başkanlıkları bulunur. Anabilim Dalları, Bölüm Başkanlıklarına bağlıdır.

Şimdi, 31 yıllık tüm meslek yaşamımı harcadığım Psikiyatri Anabilin Dalı’ndaki uygulamalara geliyorum: 13 Eylülle, seçimle gelmiş Anabilim Dalı Başkanı görevden alındı ve şimdiki başkan atandı. Yeni başkan, aynı zamanda rektör yardımcısı; sonra rektör oldu. Tam 19 yıl. Üstüme vazife olmasa da yazmam gerekirse, bir süre ek olarak Nöroloji Anabilim Dalı başkanlığı da yaptı. Hatta kısa bir süre için de “tedviren ” dekanlık görevini üzerine aldı.

Konuyu önce yönetim mantığı açısından irdelememiz gerekir. Aynı zamanda hem rektör, hem Anabilim Dalı Başkanı olmanın yönetimsel şemasına göz atalım:

          REKTÖR

 

 

 

 


 

Dekan

 

 

 


 

                                                                      Bölüm Başkan

 

 

 


 

Anabilim Dalı Başkanı (REKTÖR)

 

Diyelim ki, Çubuk Barajında çalışan bölüm şefi, gün geldi, başbakan oldu. Kendisine bağlı onlarca bakanlık var. Her bakana bağlı birçok genel müdürlük var. Her genel müdürlüğe bağlı müdürlükler var. Başbakan diyor ki, “ben aynı zamanda Çubuk Barajı Müdürlüğü görevini de sürdüreceğim”. Böyle şey görülmüş müdür? Bu, yönetim mantığı açısından konunun irdelenmesi. İşte mantıksız şeması:

 

                                                                   BAŞBAKAN

 


 

                                                                               Bakan

 

 


 

                                                               Barajlar Genel Müdürü

 

 


 

           Çubuk Barajı Müdürü (BAŞBAKAN)

 

Şimdi de konuya hukuk mantığı açısından bakalım. Anabilim dalında görevlisiniz; diyelim ki başkanı şikayet etmek istiyorsunuz. Başkanınız aynı zamanda üniversitenizin rektörü. Bu iş nereye varabilir? Rektörün tayin ettiği dekan, Anabilin Dalı Başkanlarıyla toplantı yapsa, Psikiyatri Anabilin Dalı başkanına (aynı zamanda rektör), hiyerarşik yaklaşımı nasıl olabilir?

Gene hukuksal küçük bir ayrıntı. Anabilim dalı başkanının, tam gün çalışması gerekir. Sözgelimi, part time çalışan bir kişiyseniz ve eğer kürsü başkanı olmak isterseniz, part time çalışma hakkınız korunmakla birlikte, tam gün mesaisi yapmak zorundasınız. Büyük bir üniversitenin rektörü iseniz; başkanı olduğunuz Anabilim Dalı’na sadece şöyle bir uğrarsınız. Öyleyse bu durum, Anabilim başkanının tam gün çalışması ilkesiyle uyuşmamaktadır. Yoksa, Anabilim Dalı başkanı aynı zamanda rektörse, yasa ve/veya yöneltmelikler rafa mı kaldırılıyor?

Başka bir ayrıntı daha. 67 yaşına ulaşan devlet görevlisi, yaş sınırı nedeniyle emekli olur. Eğer bu yaşa geldiğinizde rektörseniz, zorunlu emekli olma süreniz, rektörlük döneminiz sona erinceye kadar uzamış olur. Doğaldır ki, demokratik olmasa da, değişmediği sürece yasanın dediği olur. Yasanın ya da yönetmeliğin dediği olur da, “şık” olur mu, tartışılmalıdır. En azından, bu hakkı, rektörlük görevi dışında kullanmanın şık olmadığını düşünüyorum.

Başkan seçimle gelir ama, kimse alınmasın, bazı gariplikler de olmuştur. 13 Eylül uygulamalarının hafiflediği yıllardaki ilk Psikiyatri Anabilim Dalı başkanı seçimine kısaca değinmek istiyorum. Bir sabah kliniğe gelirsiniz; bir telefon duyurusu alırsınız, “dekanlığa buyurun; yarım saat içinde Anabilin Dalı başkanını seçeceksiniz” diye. Toplanırsınız, bakarsınız bazı öğretim üyeleri hazır değil; dersiniz ki “bu seçimi erteleyelim; tam kadro burada değiliz”. Seçimi yapmakla sorumlu Bölüm başkanı size der ki: “Hayır; Anabilim Dalı Başkanlığı bir gün bile boş kalamaz”. Bölüm başkanı, akademik hiyerarşi gereği dekana, dekan da rektöre bağlıdır. Her ikisi de rektör tarafından doğrudan atanmış kişilerdir. Cevap verirsiniz: “Savaş halinde miyiz, yangından mal mı kaçırıyoruz; ayrıca şimdiki başkan yeni seçime kadar görevini sürdürür nihayet birkaç gün”. Gene, “olmaz” yanıtını alırsınız. İtiraz sözlerinin sahibi bu satırların yazarıdır. Başka benzer itirazlar da olur. Bir dayatma daha; “boş” oy kullanamayacağınıza dair. Bu seçim böyle biter. Üniversite rektörü, Anabilin Dalı başkanı seçilir. Zaten, 13 Eylül gelir gelmez Psikiyatri Anabilin Dalı’na başkan atanmıştır; yaklaşık 19 yıl önce. O zamandan beri, önce rektör yardımcılığı artı Psikiyatri Anabilim Dalı başkanlığı, sonra  2 dönemdir rektörlük artı Psikiyatri Anabilim Dalı başkanlığı yapmaktadır. Üstüme vazife olmasa da yazmam gerekirse, bir süre ek olarak Nöroloji Anabilim Dalı başkanlığı da yapmıştır. Kısa bir süre için de “tedviren” dekanlık görevini üzerine almıştır. Neredeyse çeyrek yüzyıl.

Üç yıl sonra, başka bir öğretim üyesi meslektaşınızla, Batılent dışında bir bilimsel kongreye, tabii ki resmen izinli olarak, katılırsınız. Pazartesi günü göreve döndüğünüzde, öğrenirsiniz ki cuma günü kürsü başkanı seçilmiş, üniversite rektörü gene Anabilim Dalı başkanı olmuştur. Görüldüğü gibi uygulamalarda biçimsel bir kusurluluk görünmemektedir. Ancak, o sırada birkaç günlüğüne Batılent dışına çıkmış olan iki öğretim üyesinin seçme ve seçilme hakkı nerede kalmıştır? Sonuç değişir miydi; o başka konudur. Seçim tarihi niçin önceden duyurulmamıştır; aynen birincideki gibi? Buraya kadar sorunun hukuksal yönü. Belki yasa ya da yönetmeliklere aykırı bir durum yoktur; ama “şık” bir durum olmadığı da ortadadır. Burada, bu uygulamaların 13 Eylül düzenlemeleri yasa ve yönetmeliklerle yapıldığı da hatırlatılmalıdır. Bir yıl kadar önceki son Anabilim Dalı başkanlığı seçiminde, yönetmelik ya da yasa mı değişti bilmiyorum; boş oylar dikkate alınmamış ya da bu konuda dayatmaya gidilmemiştir. Bu son seçimin, rektör (aynı zamanda Anabilim Dalı başkanı) başkanlığında yapıldığını belirtmeyi de gerekli görüyorum. Gene de, “ne yapalım, sonuçta seçimle gelmiş, demokrasinin gereği budur” denecekse, demokrasiyi anlamamışız demektir

Eğer koskoca bir rektör Anabilim Dalı Başkanlığı seçimine girer ve kaybederse bu onun için en yakın çalışma arkadaşlarının Anabilim Dalı Başkanlığına bile layık görmedikleri bir adam olarak rektörlük yapıyor olması anlamına gelirdi ki, bu da bir çeşit güven oylamasında kaybetmesi demektir. Bu duruma düşen bir rektörün de istifası beklenir.

Bütün bunların yasa ve/veya yönetmeliklere uygun olduğu söylenecekse bu da tartışılmalıdır. Hukuk yolu budur; demokrasi budur. Bunu yaparken de, safsatalara sapılmamalıdır. “Rektör, aynı zamanda Anabilin Dalı başkanı olamaz” diye bir yasa yok mantığı gibi. Böyle bir gerekçeye dayanmak, “hakkın suistimali (kötüye kullanımı)” anlamına gelir. Çubuk Barajı Müdürü seçiminde, başbakan da aday olsa ve de seçilse, bu ne kadar demokratik olur?

Yıllar önce, bir gazeteye (Cumhur Gazetesi) verdiğim bir demeç yüzünden, üniversite yönetmeliğinin 10 maddelik cezasından, en ağırının bir altı olan 9. madde ile cezalandırılmıştım. O zaman 13 Eylül’ün fiilen etkin dönemiydi; yönetim aynı yönetimdi. Bölge İdare Mahkemesi kararıyla aklanmıştım. Kişisel endişelerle değil fakat demokratikleşme ve şeffaflaşma özlemiyle diyorum ki bu yazı konusu umarım gene mahkemede bitmez. Yoksa ülkem adına çok üzülürüm.

Ülkemiz, demokratikleşme özlemindedir. Demokratikleşmemin önemli koşulu tartışabilme ve şeffaflaşmadır. Üniversiteler, bu konunun öncülüğünü yapmalıdır. Bu inançla, konuyu, kamuoyu önünde ilgili kurum ya da kurumların dikkatine sunuyorum. Konunun, ilgililerce, kişilik sorunu yapılmamasını, kişi ya da kişiliklerin değil, hukukun ön planda tutulmasını diliyorum.

                                  ***

İşte konunun anlamsızlığını ortaya koyan bir anekdot:

Yıllar öncesi, Yalıcı tarafından bölüm başkanlığına atanmış yaşlı, saygıdeğer bir hoca, psikiyatri kürsüsünde rektöre takılıyordu:

“Bak Servet, bölüm başkanı olarak emrindeyim, çünkü rektörsün. Ama bu toplantıda sen Anabilim Dalı başkanısın ve sen benim emrimdesin!”

Komedi işte.

                                  ***

Bir komedi daha. Kürsü başkanı seçiminde, seçim sorumlusu ortaya sordu:

“Aday olan var mı?”

Kimseden ses seda yok. Kimse aday olmadığı gibi kimseyi de aday göstermiyor. Nasıl bir demokrasi ise.. Sonra, yalıcı, utanır sıkılır gibi bir durumda, sessizce, adeta fısıldar gibi söylendi:

“Ben adayım.”

Gene bir sessizlik ve seçim, pardon oylama yapıldı.

Birkaç gün sonra, yapıcı, kendisine yakın gördüğü bir öğretim üyesine serzenişte bulunuyordu:

“Hepinize aşk olsun, hiçbiriniz beni aday göstermedi.”

 

 

YAZIYI BEKLEMEYE ALDI

 

Dinçkol bu yazıyı hazırladı ve yayım için göndermedi. Biraz düşünmek, arkadaşlarının ya da bazı taraflı kişilerin görüşlerini almak istiyordu. Yazıyı okuduktan sonra değişik fikirler geldi:

“Abi bu yazı yayımlanınca yer yerinden oynar.”

“Yok hiçbir şey olmaz, Servet bey pişkindir, haberi olmamış gibi yapar.”

“Aman Abi, sakın, bu adam çok habistir; çok da güçlüdür, çok arkalı; seni burada yaşatmaz. Hatta elinden gelirse, Türkiyede bile yaşatmaz.”

“Servet belki sana bir şey yapamaz ama, yanında kim varsa harcar.”

Dinçkol’un bu görüşlerin tümüne yanıtı basitti:

“Böyle bir yazıyı yazan kişi, elbette ki sonuçlarını da göze almıştır. Ama benim kanım odur ki, bu adam kağıttan kaplan, hiçbir şey yapamayacak, bekleyelim göreceğiz.”

Yazı o günlerde Cumhur Gazetesi Bilim – Teknik ekinde yayımlandı. Üniversite içinde, birkaç atanmış görevli, yazının fotokopilerini çektirdi, galiba resmi işleme soktu. Bir de yazı, Servet Beyden kazık yemiş kişiler tarafından, fotokopi ile çoğaltıldı, duymayanlara duyuruldu.

Yalıcı, hayatında görmediği tepkiyi, hem de basın yoluyla almıştı; Dinçkol’la karşılaşmamaya çalıştı. Karşılaştıklarında görmezlikten geldi. Kader onları, bir uzmanlık sınavında jüri üyesi olarak yanyana oturttuğunda, aralarında boş bir sandalye vardı. Biri jüri başkanı, diğeri, başkandan sonra kliniğin en kıdemlisi.

Ve bir şey daha oldu. Polikliniğin çok değerli uzmanı, gerçi kendi isteğiyle başka bir göreve verildi. Dinçkol, poliklinik sorumlusuydu, ancak bu görev değişikliğini, görevi değişen uzmandan öğrendi. İşte Yalıcı’ya “bana yöneticilik öğretme” dedirten yöneticilik anlayışı. Sonrası felaket. Poliklinik kan kaybetti. Ne yazık ki, atlar tepişince ezilen karıncalar oluyor. Poliklinik işleyişi yavaşladı;hastalara verilen sağlık hizmeti niteliği düştü. Kanaat odur ki, Yalıcı, Dinçkol’un kendisine gelmesini, polikliniğe görevli takviyesi için yalvar yakar olmasını bekliyordu. Böyle bir görüşme olmadı.

Küçük bir ayrıntı daha. Bazı kişilerin kulağına fısıldadılar:

“Dinçkol hocanın yanında fazla görünme, iyi hocadır, seni de severiz ama kötü şeyler olabilir.”

 

 


 

 

 

 

 

DEMOKRASİ

 

 

 

BİR DEMOKRASİ ÖRNEĞİ

 

 

Dokuzyüzdoksandokuz yılı başlarında, psikiyatri kliniğinde, kürsü kurulu toplantısı. Toplantıya kliniğin öğretim üyeleri katılıyor. Yardımcı doçent, doçent ve profesörler. Gündemdeki sorunlar tartışılıyor. Aslında, bu toplantıda alınan kararların çok önemi yok. Hukuk deyimiyle”istişari” nitelikte. Başka deyişle, kürsü başkanı, isterse bu kurulu toplar, konuşulanları dinler. Aklına yatarsa uygular. Kararlar bağlayıcı değildir, danışma niteliğindedir.

Söz döndü dolaştı, klinikteki hasta yatağı sayısına geldi.

“Kliniğin 140 yatak sayısı, bilimsel olarak yanlış; artık çağdaş psikiyatride, bu sayının çeyreği kadar olan sayılar üzerinde duruluyor.”

“İkincisi, asistan sayımız az, çok yoruluyorlar ve akademik çalışmaya, teorik öğrenmeye, başka bilimsel aktivitelere katılmaya zaman bulamıyorlar.” Konuşmacı, yüzünü Servet Beye çevirerek devam etti.

“Geçen gün siz söylediniz; Devlet Hastanesindeki uzmanlık sınavı çok başarılı geçmiş, aday göz doyurmuş. Tabii öyle olur. Devlet hastanesi yatak sayısı, bizim altıda birimiz, asistan sayısı ise yarımız kadar. Bizdeki durum da dikkate alınırsa, adil bir durum değil. Bu demektir ki, bizim asistanlarımız, devlettekilerden üç kat fazla yoruluyorlar.” Yalıcı, burada dayanamadı:

“Memet söyle, hangi asistan şikayetçi.”

“Siz beni jurnalci mi sandınız?”

Diğer üyeler de benzer şeyler söylediler. Ama Yalıcı oralı değil. Orada burada, “balkanların en büyük hastanesi benimki” diye caka satacak. Çalışanlar eziliyormuş kimin umurunda. Dinçkol nihayet dayanamadı:

“Abi, bir kere olsun demokratik davranın, bir oylama yapın, yatak sayısının azaltılması konusunda..”

Oylama yapılmadı tabii. Büyük şef duymazlıktan geldi, oralı olmadı. Yatak sayısı da azalmadı. Aradan 6 ay geçmedi; kurul gene toplandı. Yalıcı, başka gerekçelerle, yatak sayısını yarıya indireceğini söylemiş.

 

 

 

 

 

 

 

ADAM KÖPEĞİ ISIRIRSA

 

Medya için söylenmiş bir söz. ‘Köpek adamı ısırırsa haber değildir. Fakat adam köpeği ısırırsa haber olur’.

Batıkent’te bulunan İkici Üniversite rektörü, dekanları doğrudan atama yetkisine sahip olduğu halde, bu hakkı kullanmaz, seçim yapar, en çok oy alan kişiyi dekan olmaya yöneltirdi. Yalıcı ise, böyle bir durumu rüyasında bile görmemiştir. Kendisine verilen yetkiyi sonuna kadar kullanır. Günün birinde nasıl olduysa, İkinci Üniversite rektörü, Tıp Fakültesi dekanının tekrar dekan olmasını istemedi. Seçime başvurursa, bu kişi tekrar seçilebilirdi. Bu nedenle rektör, Tıp Fakültesi dekanı için seçim yapmayacağını, atamaya başvuracağını açıkladı. Eski mesai arkadaşı olması nedeniyle Dinçkol, Batıkent’in ikinci üniversitesi rektörünü sağlam bir kişilik, bir cumhuriyet aydını olarak tanır; öyledir. Dekan da öğrencisidir; aynı niteliklere sahiptir. Nasıl olduysa, aralarında yönetimle ilgili anlaşmazlık çıkmış olmalıdır.

Asıl mesele sonra başladı. Batıkent Tabipler odası ile birlikte, yazılı ve görsel basın, konuyu parmağına doladı, günlerce haber yaptı. Adeta kıyameti kopardı. Nasıl olur da rektör, dekanlık için seçim yapmazdı? Bu da olağan sayılmalıdır. Fakat düşününüz ki, Batıkent Üniversitesi rektörü 982 yılından bu yana, tam 15 yıldır; rektör yardımcısı ya da rektör olarak, seçimi aklına bile getirmemiştir. Basın da 15 yıldır bu konuyu haber yapmayı aklına bile getirmemiştir. Ama düşünülürse, basına da hak vermek gerekir. 15 yılda, Batıkent Üniversitesinde 20 fakülte varsa ve bir dönem dekanlık süresi üç yıl sürüyorsa, 15 / 3 x 20 = 100 kere bu konunun haber olması gerekirdi ki bu da maddeten imkansızdır. Bir haber 15 yılda 100 kez yinelemeli. Gazeteden okuyacak olsanız gözünüz dayanmaz, zaten gazete sayfaları yetmez; televizyon derseniz artık kimse. izlemez. Bu konunun ülkede bu kadar çok haber olması her halde çok masraflı olurdu; enflasyon daha da yükselirdi.

 

 

ASİSTAN SORUMLULUĞU

 

Asistanlık çileli bir dönemdir. Uzman olabilmek için 4-5 yılınızı harcarsınız, çok çalışırsınız. Hasta takip edersiniz Akademik çalışmalara katılırsınız. Araştırma yaparsınız, sonunda ağır çalışma temposu içinde tez hazırlarsınız. Nöbet tutarsınız. Diyelim çarşamba günü sabah mesaiye başladınız, nöbetçiyseniz görev devam eder. Sabaha kadar ayaktasınız. Sabah olur, günlerden perşembe, çalışmaya devam. Ara vermeksizin 32 saat. Genç olmasanız dayanılacak tempo değildir.

Tıp Fakültesi asistanının ağır sorumlulukları vardır. En başta hasta sorumluluğu. Özellikle nöbetlerde, sorumluluğu yükleyebileceğiniz “bir büyüğünüz” de yoktur.

Bir kişiye sorumluluk veriyorsanız, yetki de vermeniz gerekir. Yetki olmadan sorumluluk olmaz. Asistan, yetkili kişi sayılmaz. Ancak, klinikte olumsuz bir durum geliştiğinde, hemen bir “günah keçisi” aranır. Sözgelimi, nöbette başvuran bir hasta, başvuru sonrası intihar etti. Hemen asistan sorguya çekilir. Bu hasta intiharından üç saat önce senin nöbetinde hastaneye başvurmuş. Neden yatırmadın?

Hastanede boş yatak var mıdır? Yoksa “yaratsaydın” denir. Asistanın nöbette hasta yatırmaya yetkisi var mıdır? O da kuşkulu.

Ama günah keçisi bulunmuştur. Asistan! Resmi soruşturmada, asistan aklansa bile, o artık günah keçisidir.

 


 

 

 

 

HASTANE, HASTANE

 

 

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI

 

Hizmet açısından, bir kliğinin vitrini polikliniklerdir. Psikiyatri hizmeti arayan, muayene olmak isteyen kişilerin başvurabileceği en önemli birimdir. Ülkede, hiçbir sosyal güvencesi olmayan kişilerin, psikiyatrik tedaviye ihtiyacı olduğunda başvurabileceği yerlerin başında gelir. Ya devlet hastanelerinin poliklinikleri ya da Sigortalar Kurumu poliklinikleri bu amaca hizmet eder. Bunun dışında, kişilerin başvurabileceği özel muayenehaneler ya da özel hastane poliklinikleri kalmaktadır. Eğer kişi, bir sağlık güvencesine sahipse, ya sigortalıdır ya da emekli sandığına bağlıdır. Sigortalı ise sigorta polikliniklerine başvurur. Emekli Sandığına bağlıysa, Devlet Hastaneleri polikliniklerine sevk edilir. Her iki durumda da, eğer başvurulan kurumlar, hastayı, üniversite polikliniklerine sevk edebilir. Bu kişiler tabii ki özel muayenehanelere de başvurabilir; bu takdirde, kendisine yazılan reçeteyi, kendi resmi başvuru polikliniklerinden birinde tekrar yazdırmazsa, reçete bedelini kendi cebinden ödemek zorundadır; bu da genellikle pahalıdır. Ortalama bir deyişle aylık reçete bedeli, asgari ücretin yarısı ile tamamı arasındadır. Muayene ücreti de pahalıdır. Ayrıca özel polikliniklerde, eğer hastanın ihtiyacı varsa dinlenme raporu yazılamaz. Bu nedenle kişi, resmi kuruma başvurmak zorundadır.

Bütün bu nedenlerle, poliklinikler, muayene olmak isteyen hastalarla dolup taşar. Nedense, ve ne yazık ki, ülkedeki hemen tüm hastane poliklinikleri ya bodrum katlarına ya da derme çatma yapılmış, dar, havasız, basık, güneşsiz bölümlerde hizmet verir. Kimse alınmasın ama, burada hasta bakan hekimlerimiz de bu hizmeti bir sürgün yeri olarak görür. Batıkent Üniversitesi Psikiyatri Kliniği için söylemek gerekirse, poliklinik, akademik nitelikte olmayan, denetimsiz bir hizmet verir. Poliklinikler, adeta kurumun üvey evladıdır. Halbuki, tedavi için buraya başvuran hastaların sayısı çok fazladır. Bu açıdan bir hesap yapılırsa, diyelim 50 yataklı bir psikiyatri hastanesi, tüm yatakları sürekli dolu olsa bile, her hastanın ortalama 1,5 ay yattığını düşünürsek, 1,5 ayda 50 hastaya, bir yılda 400 hastaya hizmet verebilir. Halbuki polikliniklerde bu hasta sayısına birkaç günde ulaşılır. Ve eğer poliklinik hizmeti iyi sürdürülürse, hastaların yatırılarak tedavi ihtiyaçları da önemli oranda ortadan kalkar. Az sayıda yatak sayısı ve kaliteli poliklinik hizmeti. Koruyucu hekimlik ve halk sağlığı anlayışı, çağdaş hekimlik bunu gerektiriri; fakat ne var ki, ülkede genellikle bunun aksi geçerlidir; pek çok kurum, yatak sayısı ile öğünür; polikliniğe önem vermez. Yalıcı da yeri geldikçe, 150 yatağı ile, Batıkent Üniversitesi psikiyatri kliniğinin, ülkenin en büyük psikiyatri kliniği olduğunu söyler. Bunun yanlışlığını söylediğinizde de duymazlıktan gelir.

İşte bu nedenlerle, Dinçkol, 5 yıl kadar önce, poliklinik süpervizörlüğüne gönüllü olmuştu. İlk defa poliklinik, bir öğretim üyesinin denetim ve sorumluluğunda çalışacaktı. Kim hangi hastalara bakıyor; günde ortalama kaç hastaya hizmet veriyor; hangi durumlarda dinlenme raporu veriliyor; hizmetin kalitesi ve akademik niteliği.. Amaç, bir üniversite polikliniğini, o kuruma yaraşır, akademik bir nitelik kazandırmaktı ve bu konuda önemli adımlar atılmıştı.

Polikliniğin çözüm isteyen sorunları vardı. Bunun yanısıra, Yalıcı’nın poliklinikle ilgili uygulamalarından kaynaklanan sorunları görüşmek üzere, Dinçkol, daha önce de yaptığı gibi, Yalıcı ile rektörlük makamında görüşmekten başka çare bulamamıştı. Her zaman yaptığı gibi randevu istedi. Klinikte, böyle bir görüşmeye imkan olmuyordu. Yalıcı, sekreteri ile yanıt verdi:

“Telefon etsin, görüşelim.”

Bekleyelim bakalım.

 

 

BAŞHEMŞİRE NELER YAPTI?

 

‘Bir kişiyi cezalandırmak isterseniz, layık olmadığı bir göreve getiriniz, üstünden kalkamayacağı sorumluluklar veriniz’ demiş bir Çin Atalar sözü. Psikiyatri başhemşiresi, güven veren, munis görünümü altında, bu atalar sözünün inanılmaz bir örneğini oluşturuyordu. Bu işin insanı değildi. Göreve başlar başlamaz, herkese mavi boncuk dağıtmaya başladı. Hiyerarşide kendinden önde gelenlere abartılı saygılı davranıyordu. Kürsü başkanına ise bu abartılı saygı, dayanılmaz boyuttaydı. Kürsü başkanı, aynı zamanda rektör, öğle üzeri kliniğe şöyle bir uğramak için geldiğinde, başhemşire, nasılsa önceden haber alır, rektörü karşılamak için kliniğin dışına çıkar, onlarca merdiven basamağını uçar gibi inerdi. O gün de aynı şeyi yaptı. Rektörün çantasını elinden aldı. İç odaya kadar, başkan rektöre sürtünürcesine yakın yürüdü. Bir emri olup olmadığını; soyulmuş portakal isteyip istemediğini sordu; bu hizmeti hep yapardı; ne de olsa büyüğü idi. Bir de bu davranışlarından kişisel çıkarı olmasa..

Aynı saatlerde, kendisinden hayli kıdemli birkaç hemşire, Dinçkol’a dertleniyordu. Söze başladılar, biri sözünü bitirince diğeri alıyordu: İşte söylenenlerden sadece bir bölümü:

“.. beni klinikten attırdıktan sonra, şimdi Melda’yı tehdit ediyor. “Bak, güvendiğin ablanın başına neler geldi; sen de mi aynı şey başına gelsin istiyorsun!”

“Seni de rektör beye şikayet ederim; başına gelecekleri düşün..”

Başka hemşire, ağlamaklı:

“Başhemşireye, nöbetlerde bazı kişileri kayırıyorsun dedim, ‘onlar benim arkadaşlarım, istediğim gibi davranırım’ diye cevap verdi. Sonra da sopanın ucunu gösterdi, ayni sözleri söyledi.”

“Beni klinikten açıklarını yakaladım diye attırdı.”

Dinçkol:

“Nasıl yapar bunları, hangi güçle?”

“Hocam siz uykuda mısınız, tabii ki gücünü kürsü başkanından alıyor; onun adamı; nasıl yağlıyor görmüyor musunuz?”

Diğeri aldı sözü:

“Hastane başhemşiresini de rektöre şikayet etmiş.”

Sözün kısası, bu başhemşire, rektörün jurnalcisi ve de yağcısı.

Bir yıl önce, klinikten ilk hemşireyi kovduracağı söyleniyordu. Böyle bir durum, hiç güzel değildi; kötü bir tohum ekiliyordu. Dinçkol, o ana kadar içyüzünü bilmediği başhemşirenin ayağına gitti; hal hatırdan sonra konuya girdi.

Başhemşirenin yanıtı net ve kesindi:

“Bana saygısızlık etti hocam, cezasını çekecek.”

“Kızım senin bir görevliyi işten atma yetkin yok; bu nihayet hastane başhemşiresinin görevidir. Hastane başhemşiresi isterse seni görevden alır; ama sen bu hemşireyi görevden alamazsın.”

“Ben rektör beyle konuştum”.

Nedense, kürsü başkanından söz ederken, hep “rektör bey” diyordu. Halbuki, klinikte olsa olsa başkan bey idi. Aslında böyle söylemek de uygun değil. Servet Bey dersin, o kadar.

Dinçkol, “durum anlaşıldı” diye düşündü kapıya yöneldi. Sonra seslendi:

 “Kızım yöneticinin görevi, kendine saygısızlık ediliyorsa yapılacağı iş o kişiyi işten atmak değildir; yöneticilik sanatı buna meydan vermemektir; kaç kişiyi işinden attırırsın. Ayrıca bu işin sonrası da var. Bugün güvendiğin dağlara yarın kar yağar.”

Yanıt gene net ve kesindi:

“Hayır hocam, bir şey yapamam.”

Aylar geçti, Dinçkol, kendisine bu sözleri hatırlattığında inkar etti. Bu işlerin kendisiyle ilgili olmadığını söyledi. O zaman aldığı yanıt şu oldu:

“Öyleyse sen burada başhemşire misin, bostan korkuluğu mu, süs kedisi mi?

Başka bir keresinde, başhemşire, Dinçkol’a şöyle diyordu.

“Hocam sizi dolduruşa getirmişler.”

En iyisi bu konuşmanın arkasını yazmamak. Kızınız yaşındaki kişiye eleştiri getiriyorsunuz, o kendisini böyle savunuyor. Özürü kabahatinden çok büyük. Dahası var. Bu başhemşire, kendisinin amiri, elinden tutup buralara getiren hastane başhemşiresini de rektör beye şikayet etmiş. Aklınca, dolduruluşa getirilen sadece Dinçkol mu?

Başhemşire konusunun bu şekilde ayrıntılı anlatılmasının nedeni var tabi. Yönetimin nasıl bir zincir oluşturduğunu vurgulamak.

Dinçkol, yanına, ne olur ne olmaz düşüncesiyle, güvendiği bir görevliyi yanına aldı; hışımla başhemşirenin odasına girdi; ağır sözler söyledi. Söyledikleri için, ilk bakışta haklı sayılmazdı; en azından bu kadar ağır konuşmaması gerekirdi. Ne var ki, başhemşirenin anlayacağı başka dil de yoktu. Onun anlayacağı dille konuşmak zorunda kalmıştı. Bu tartışma sonrası başhemşirenin mağdurları, adeta bayram yaptılar. Aklı başında birkaç kişi, başhemşireyi bir köşeye çekip, artık bu kürsüden ayrılması gerektiğini fısıldadı. Öyle veya böyle, olanlar herkesin dilindeydi.

Aradan iki ay ya geçti, ya geçmedi. Başhemşire eşyalarını topluyor. Nereye mi? Bir tür terfi ile, başka bir göreve. Tabii hemen bir sınav açıldı, aday da hemen kazan(dırıl)dı. Yalıcı demek istiyor ki:

“Bir adamımın üstüne fazla giderseniz, onu bir şekilde barındırmazsanız, ben onu işten almış görünürüm fakat terfi ettiririm.”

 

 

HEMŞİRELER BENİ İLGİLENDİRMEZ

 

Dinçkol’la başhemşire arasındaki tartışmadan yarım saat sonra, yemekhanede, sekreter, öğretim üyelerinden birinin kulağına birşeyler fısıldadı. Öğretim üyesi, derhal, anında yemeği bıraktı, dışarı çıktı. İki dakika sonra aynı çağrı Dinçkol’a geldi. Üç yıllık başhemşire için, önce çok sevdiği, şairliği nedeniyle “üstadım” dediği öğretim üyesi huzura çağrılmıştı. Ardından, Yalıcı ile 32 yıldır aynı klinikte çalışan, Yalıcı’dan sonra kliniğin en kıdemlisi. Dinçkol huzura çağrılıyordu; aslına bu görüşmeyi bekliyordu ve istiyordu. Yalıcı hemen söze girdi; belli etmemeye çalıştığı sinirliliği ortadaydı:

“Başhemşireye hakaret etmişsin, kız ağlıyor.”

“Hakaret etmedim, ‘çanakyalayıcısı’ dedim.”

“Bu hakarettir.”

“Ama söylediğim doğrudur.”

“Bu kız bir öğretim üyesinin eşidir.”

“Öğretim üyesi eşi olması, o kişiye özel bir durum sağlamaz.”

Yalıcı, üstüne basa basa, satır arasında “seni köşeye sıkıştırdım, ona göre” demek istercesine:

“Kıza hakaret etmişsin.”

Dinçkol yanıt verdi:

“Peki , sözümü geri alıyorum, ‘çanta taşıyıcısı’ diye düzelteceğim. Kendisinden özür dileyeceğim, ‘çanak yalayıcı sözümü geri alıyorum, çanta taşıyıcısısın’ diyeceğim.”

Başhemşire, “rektör beyini”, kliniğe her gelişinde, dış kapı merdivenlerinin en dış ucunda karşılar, genellikle hemen çantasını alır, birlikte doğru Yalıcı’nın odasına. Her halde kliniğin yüksek işlerini görüşürler, sonra başhemşire dışarı çıkar, bir tabak elma, portakal soyar, Yalıcı’ya götürür. Kışın, paltosunu çıkarmayı ve de giydirmeyi ihmal etmez.

Yalıcı hızını alamamıştı:

“Biraz önce, Harun’u çağırdım, sordum, başhemşireden bir şikayeti yok.”

Aklınca, Dinçkol’u köşeye sıkıştıracak, geriletecekti.

“Onun olmayabilir, benim var. Hemşireler arasında ayrım ve kayırma yapıyor. Büyük bir huzursuzluğa neden oldu, hemşirelerin yarısını hasta etti, onların yarısını da ben tedavi ediyorum.”

“Memet, hemşirelerin şikayeti beni ilgilendirmez, ben öğretim üyelerinin şikayeti var mı ona bakarım.”

“Hemşirelerin durumu sizi ilgilendirmeyebilir. Ama beni ilgilendiriyor, çünkü ben bir insanım.”

Tartışma uzadı. Baktı ki Dinçkol geri adım atmıyor, biraz yumuşadı:

“Memet, herkes hata yapar, sen de çok hata yapıyorsun.”

“Ama ben, rektör değilim, kürsü başkanı da değilim, varsa benim hatam kendime.”

Baktı olmuyor, bu kez sertleşmeyi denedi:

“Memet bana yöneticilik öğretme.”

Öyle ya, 17 yıldır üniversitenin başında, kliniğin başında, herkes kendine selam duruyor.

 

 

KLİNİKTE HİYERARŞİ BOZULDU

 

Bir görüşme sırasında Dinçkol konuyu buraya getirdi:

“Klinikte oluşturduğunuz ortam, sizi tek söz sahibi haline getirdi. Sekreteriniz bana telefon ediyor, “hocam bir imzanız var, gelin imzalayın” diye.

“Canım haddini bildirseydin.”

“Önemli olan o değil, sekreterinizin bu zihniyette oluşu. Burada sadece siz varsınız, sizin dışınızda herkes, sanki böcek. Klinik bundan zarar görüyor.”

Sonra devam etti:

 “Klinikte hiyerarşi bozuldu, her kademeye, kendinizden başka söz sahibi olmadığı izlenimi veriyorsunuz. Bu klinikte, profesör atarken bile kimseye haber vermiyorsunuz, gizlilik içinde yapıyorsunuz. Klinikte, bir profesör, bir yardımcı doçent ataması yapıldığında, bayram yapılır. Bizde nedense gizli yapılıyor. Bu gizlilik, konuyu, şaibeli hale getiriyor. Sanki bir siz varsınız. Profesör ataması yaparken, yardımcı doçent ataması yaparken.”

Yalıcı’nın demokrasi anlayışı buydu. yetki tümden kendinde. Sonra devam etti:

“Bu bozulma yüzünden, klinik dışarıdan da eleştiri alıyor. Siz rektör olduğunuz için bu bilgiler size pek ulaşmıyor. Dışarıda klinik iyi temsil edilemiyor çünkü başkanı ortada görünmüyor. Camiamızdan pek çok kişi, kürsü başkanının kim olduğunu bile bilmiyor.”

Dinçkol, sözü, rektör olması nedeniyle, kliniğe uğrayamadığını, klinik işlerinin aksadığını tekrar anlattı. Benzer sözleri birkaç kez söylemişti, hem de klinik toplantısında. Kürsü başkanı klinikte bulunmayınca, bütünlüğü, bazen sekreteri, bazen başhemşire sağlamaya kalkıyordu. Yalıcı, önemli bir koz yakaladığını sandı, sert bir ifade ile söylendi:

“Memet, sen günde kaç saat hastanede bulunuyorsun?”

“Size ispiyonlarınız yanlış haber vermiş, ben mesaime dikkat ediyorum, bu konuda kliniğin en dikkatlilerindenim.”

Zaten Dinçkol biliyordu ki mesaisine zamanında gelip gitmeye dikkat etmese, hakkında hemen bir soruşturma açabilirlerdi.

 

Dinçkol, poliklinik sorumlusuydu. Poliklinikle ilgili, Yalıcı tarafından yazılmış resmi bir yanıt yazısını nasılsa görmüştü. Sözü buraya getirdi:

“Poliklinikle ilgili, mahkemeye bir yazı yazdığınızı gördüm. Poliklinik sorumlusu benim. Bu yazıda, en azından benim parafım olması gerekirdi. Siz konuyu yanlış bilebilirsiniz.”

Yalıcı’nın kızgınlığı iyice arttı, en söylenmeyecek sözü söyledi:

 

 

SANA DANIŞMAK ZORUNDA MIYIM?

 

 “Memet, sana danışmak zorunda mıyım?”

Dinçkol, tartışmanın bu boyuta gelmesi nedeniyle gergin yanıtladı:

 “Tabii bana danışmak zorunda değilsiniz, kanunlar size bu yetkiyi veriyor. Ama, işleri güzellikle yönetmezseniz, şimdi olan olur, klinikte huzursuzluk çıkar, klinik çözülür.”

Sonra ekledi:

“Son sözünüzü söylemiş oldunuz; konuşacak bir şey kalmadı. Artık bundan sonra sizinle başka platformlarda tartışacağız.”

Rektör bey gergince başını kaldırdı:

“Ne yapacaksın?”

“Yapınca görürsünüz.”

 

 

BİR UZMANLIK SINAVI

 

Dinçkol, konuyu son uzmanlık sınavına getirdi. Klinik mensuplarına açık bölümde sorular sorulup adayın yanıtları dinlendikten sonra, jürinin değerlendirmesini yapabilmesi için konuk dinleyiciler ve aday dışarı çıktı.

Yalıcı hemen bir sağındaki jüri üyesine döndü:

“Sınav nasıldı?”

“Çok iyiydi!”

“Öyleyse çağır, kendisine bildirelim.”

Bu davranışı ile, Yalıcı, ‘jet rektör’ ünvanını hakedebilirdi. Açıkça, iş oldu bittiye getiriliyordu. Jüri beş kişiden oluşuyordu ve üçünün görüşü bile sorulmamıştı. Belli ki, Yalıcı, bir yerlerden torpil yemişti, kıramayacağı kişiler araya girmişti ve uzmanlık sonrası, bu kişiyi kliniğe alacaktı; onun için sınavının iyi geçmiş olması gerekiyordu.

Bir saniye geçse, geç kalınmış olacaktı. Aday içeri alınacak, üç jüri üyesini dikkate almadan, Yalıcı adaya başarılı bir sınav verdiğini tebliğ edecekti. Dinçkol, cümlelerini toparlayamadan atıldı:

“Bir dakika, burada biz de juri üyesiyiz. Bizim de sözümüz var.”

Sonuçta tekrar oturuldu. Yalıcı solunda oturan Dinçkol’a sordu. Dinçkol, bırakılacak düzeyde olmamakla birlikte, başarılı bir sınav olmadığını belirtti. Aldığı notlara bakarak, hangi sorulara hangi düzeyde yanıt alındığını anlattı. Sonra devam etti:

“Benim sorum, öğrenci sorusu düzeyindeydi, sıfır cevap verdi.”

Ardından dördüncü jüri üyesi, biraz yumuşak biçimde, en genç olan beşinci jüri üyesi de, yanıtlarının tek tek ayrıntısına girerek en sert biçimde olumsuz fikrini söyledi. Sınavı olumlu bulduğunu söyleyen jüri üyesi tekrar söze girdi:

“İşte bunun için sınavlar tek kişi tarafından değil, bir jüri tarafından yapılıyor.”

………………………………………………..

………………………………………………..

……..Bu beş satır, yazarın sansürüdür…..

………………………………………………...

………………………………………………...

 

 

SOĞUKKENT ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜNÜN TORPİLİ

 

Ne olmuştu da, bu aday birdenbire değer kazanmıştı. Uzmanlık jürisinde, üç jüri üyesinin fikrini bile almayı unutup, Yalıcı’ya “çok iyi sınavdı, çok iyi sınavdı” dedirtecek güç neydi? Sonra anlaşıldı. Bir büyük yerden torpil yemişti Yalıcı. Bu aday kariyer yapacak kapasitede mi, liyakatı var mı, kişiliği hazımlı mı? Efendim ne önemi var, torpil yapıldı işte; yarın da sen başkası için torpil yaparsın. Şimdi bu torpili yerine getirmezsen senin halin nice olur?

Çelebi, bizde böyle olur üniversite. Kariyer adaylarının bir kısmı böyle seçilir işte.

Sonra ne oldu? Büyük bir meydan savaşı. Haftalarca, birçok kişi, kliniğe, meydan savaşına gelir gibi geldi; neyse güç bela klinik kurtuldu. Ama her zaman böyle kurtulunmuyor. Birkaç yıl önce de böyle bir durum olmuştu da, o kişi az kalsın şefini istifa ettiriyordu. Neyse, şans yardım etti de, üniversite gene kurtuldu.

 

 

POLİKLİNİKTE İNSAN HAKLARI

 

Pek çok hastane polikliniklerinde olduğu gibi, Batıkent Üniversitesi Hastanesi poliklinikleri, tavandan pencereli, havasız, içiçe, çok az güneş ışığı alan dar odalardan oluşur. Buradaki dar alanın aksine, her gün yüzlerce vatandaş bu polikliniklere başvurur, saatlerce bekleşir. Bu kalabalık, sonuçta etrafa ağır bir ter ve günlük kokusu oluşturur. Hastalar açısından bakıldığında, üzücü bir durum. Ama hiç olmazsa, her gün burada bulunmamakla teselli bulabilirler. Ya burada ömürlerini geçiren hekimler, hemşireler, diğer sağlık personeli? Onların hiçbir teselli kaynakları olamaz.

Dinçkol, bu sorunlardan yakınan çalışma arkadaşlarına, yarı şaka, yarı ciddi:

“İnsan Hakları ilgililerini buraya çağıracağım, durumu göstereceğim, burada insan çalıştırmak insan haklarına aykırı” diye konuşmaya başladı.

“Hocam üzülmeyin, yakında poliklinikler yeni binasına taşınıyor.”

Gerçekten, yaklaşık on yıldır inşaatı süren yeni poliklinik binası bitmek üzereydi ama bir türlü bitmiyordu. Sonra bir haber duyuldu. O bina, poliklinik olarak kullanılmayacaktı. Planı, projesi, poliklinik amaçlı hazırlanmıştı. Ne gam, iç düzenlemeyi yıkar yeniden yaptırırsın. Öyle ya, bu ülkede müteahhitlere de iş alanı açmak gerekir değil mi? Varsın, poliklinikler havasız odalarda çalışmaya devam etsin.

Polikliniklerin böyle havasız, güneşsiz alanlarda olması bu yoksul ülkenin kaderi değildi.

Kısa bir not. Bu konunun rektör beyle ilgisi var mı? Ya da hastane idaresi yok mu? Belki zor inanırsınız, Batıkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, tıp fakültesine değil, rektörlüğe bağlıdır. Onun için de adı ‘Batıkent Üniversitesi Hastanesi’dir.

 

 

ZİHNİYET YANLIŞLIĞI

 

Bin yılına birkaç ay kala, tıp fakültesinde işler karıştı. Anabilim Dalı başkanlarının katıldığı toplantılar yapıldı ve hastane yönetiminin işi bırakması gerektiği belirtilerek kibarca istifaları istendi. Hastane yönetiminde, hastane başhekimi ve iki yardımcısı ile dekan ve iki yardımcısı görevliydi. Hastane müdürü ve dekan, doğrudan ya da dolaylı, rektör tarafından atanmıştı. Hastane başhekimi ve dekan, mutlaka saygıdeğer insanlardı ancak üniversite düzeni ve rektör Yalıcı’nın yerli yersiz her şeye müdahalesi onları boğmuştu. Sonra aynı yönetici kadro, tüm hastane personeli, ardından hastane öğretim kadrosuyla toplantı yaptı. Yönetim, bu toplantılarda kendini savunup muhalefeti ikna edeceğini sanıyordu ama tam tersi oldu. Açık ve net aynı zamanda sert bir biçimde istifaya zorlandılar. Yönetici kadronun istifasının beklendiği gün rektör onlarla görüştü. Sonra dekan ve hastane başhekimi, yönetim kadrosuyla bir toplantı yaptı, istifadan vazgeçtiler. Dekan’ın söylediği, hukuk açısından yürekler acısıydı ama bir zihniyeti ortaya koyuyordu:

“... ben seçimle gelmedim, rektörün ataması ile dekan oldum. Bu durumda, hastane öğretim kadrosu beni istemiyor diye istifa edemem. Eğer rektör bey istifa et derse ederim. Rektör bey istifamı kabul etmedi...”

Yanlışlar çok, hukuk yanlışları, mantık yanlışları.

Rektör tarafından tayin edilme, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Sonuçta, fakülte, rektör beyin şahsi malı değildir; devlete aittir. Maaşını rektör bey cebinden ödememektedir; devlet ödemektedir. O halde kamunun, cumhurun eleştiri hakkı vardır. Eğer, üniversite sizi istemiyorsa, rektör bey öyle düşünmüyor diye orada kalamazsınız. Bu bir toplumsal harekettir ve gitmeniz gerekiyorsa gidersiniz

Nitekim, o güne kadar yapılan hastane eylemi, rektörün bu biçimde müdahalesinden sonra slogan değiştirdi; “rektör istifa” sloganları atılmaya başlandı. Ardından, protestoculara tehditler yağmaya başladı. Eyleme katılanlar hakkında soruşturma açılacaktı; eylem gene durmadı. Neyse, konu yargıya tehditler de daha ileriye gitti. Protestocular arasında ilk önceleri pek çok resmi giysili polis yer alıyordu; aslında protestonun tümden masum olmasına rağmen. Sonra bu polisler ortadan kayboldu fakat nedense gene çok sayıda, hastane personeli olmayan kişiler ortaya çıkmıştı. Bu kişiler durmadan resim çekiyor, arada söyleniyordu:

“Bu işin sonunda kelleler kopacak!”

Moğol sultanı, Cengiz torunu Hülagu Han Mübarek. İlla kelle koparacak.

Kanı odur ki, bu davranış tehditten çok biraz inatlaşma fakat daha önemlisi provakasyondu.

Rektör niye, yönetimin istifasını engelledi.? İstifaları kabul ederse, haksızlığını kendi eliyle onaylayacaktı bir; yeni atama yapmak için zor aday bulacaktı iki.

 

 

BİRİ YER BİRİ BAKAR, KIYAMET ONDAN KOPAR

 

Eylemin görünür nedeni, hastane personeline verilen öğle yemeğinin kaldırılması, daha doğrusu bir oranda paralı hale getirilmesiydi. Birkaç istisna dışında, kimse para ödeyip yemek yemedi. Aslında, para ödemeyenlerin hemen tamamı, ilkesel bir davranışla bu davranışı gösteriyordu.

Gelelim, psikiyatri kliniğindeki, üç istisnaya. Birisi, Servet Beyin klinikteki sekreteri. Diğer sekreter karnı burnunda koştururken, kürsüye uğramayan başkanın sekreteri bu rahatından vazgeçmeyi nasıl göze alsın? Ya da başka bir borç nedeniyle. Ya da amirini çok sevdiğinden. Diğeri, kısa süre sonra başhemşire yapılacağı söylenen, liyakati atayandan menkul başhemşire adayı. Üçüncüsü..

Güzel bir sözümüz vardır. ‘Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.’ Hemen hiç kimse, özellikle dar gelirli personelin yemeğinin kesilmesini engellemek amacıyla yemek yemezken, bu iki kişi hemen parayı ödedi. Birkaç gün cesaret edip yemek yemeye gelememişlerdi. Sonra cesaret buldular, yemeye başladılar.

Çok küçük bir azınlık hariç, kimse yemek almadı. Yemek yiyen azınlık ise, adeta bir koloni yaşantısına girdi; önceleri parasını ödedikleri halde yemek yemeye cesaret edememişlerdi. Sonra ne olduysa yemeğe gelmeye başladılar. Bir koloni gibi hep birlikte yemekhaneye geldiler, hep birlikte ayrıldılar. Niye hep birlikte? Utandıklarından mı yoksa cesaretsizliklerinden mi?

Yemek boykotu başlayınca, maaşını devletten alan başhemşire ve yeni başhemşire adayı günlerce telefon diplomasisi ile uğraştılar. Kimi tehdit, kimi güzel söz, illa yemek parasını alacaklar yani boykot kıracaklar. Şöyle bir düşünülürse, diyelim yüz kişi gönülsüz de olsa parasını ödeyerek yemek almaya başladı, elde edilen para kime verilecek. Yemek ihalesini alan şirkete. Devlet bu başhemşire ve yardımcısına bunun için mi maaş veriyor?

Yemek yiyen üçüncü kişi sonra ortaya çıktı. Yalıcı tarafından bir şekilde kayrılmış bir kişiydi. Yani şimdi, bu kişi, bu kayırmanın bedelini ödemesin mi?

Kişiler atama ile gelirse, atama için aranan liyakatin ölçüsü olarak bu tür sadakat aranırsa olacağı budur. Ve bu zincirleme devam eder. Bir tür zincirleme ‘çanta taşıyıcılığı’ ve de saadet zinciri.

 

 

BİR İNSANI ZORLA AÇ BIRAKABİLİRSİNİZ AMA ZORLA YEDİREMEZSİNİZ

 

Klinikte, başkanın jurnalcisi olduğu söylenen bir görevlinin de bulunduğu ortamda Dinçkol aldı sazı:

“Ne ayıp, hemen tüm hastane yemek boykotu yaparken, bizim klinikte üç kişi parasını ödemiş. Bu ne işbirlikçi zihniyet. Bu ne yağcılık. Zalimle işbirliği yapılır mı? O kişi tıkınırken, aç personel yutkunuyor. Nasıl boğazlarından geçer vesaire vesaire.”

Dinçkol, aslında bu kuşkulu kişiyle önceden konuşmuştu:

“Bak kardeşim, doğru mu bilmem, senin, patronun ispiyonu olduğun söyleniyor; öyle düşünülüyor. Eğer öyleyse bu çok çirkin bir şey, doğruysa sakın bir daha yapma.”

Aslıda bu söylenti boşuna oluşmamıştı. O kişi hakkındaki kürsü başkanlığına iletilen birçok şikayet unutulup gitmişti.

Ama aklı başında, uydu olmayan, işbirlikçi olmayan hiçbir kimse, tüm zorlamalara, hatta tehditlere rağmen yemek yemedi. Bir ünlü sözün dediği gibi, “bir insanı zorla aç bırakabilir siniz ama zorla yemek yediremezsiniz.“

 

 

YEMEK YİYEN HASTA

 

Sayın rektör Yalıcı döneminde, işlerin ne kadar bayağılaştığını belirtmek için, bir örnek üzerinde durmak gerekir. Kendi küçük, anlamı büyük olay.

Psikiyatri kürsüsünün hasta ziyaret salonu, öğle vakti yemek salonu haline getirilir. Klinik personeli, sağlık görevlileri, hekimler burada öğle yemeği alırlar. Öğretim üyelerinin ayrı bir yemekhanesi vardır; ama psikiyatri öğretim üyeleri, kliniklerinde yemeyi tercih ederler.

Ayrıntısına girmeden anlatmak gerekirse, bazı kadrolar burada yemek yiyemez. Sonuçta burası bir resmi yerdir; isteyen lokantaya gider gibi içeri giremez.

Onyıllar önce klinikte tedavi görmüş ve belki halen gören bir eski hasta, gününü hastanede geçirir; elinde bir çuval, dolaşır. Ucuz ve tabii taksitle ayakkabı satar. Bu kişi de psikiyatri yemekhanesinde öğle yemeği yer. Öğretim üyeleri kuyruğa girip yemek alırken, yemek dağıtıcı personel bu kişiye özel servis yapar. Bu kişinin “rektör beyden torpilli” olduğu söylenir. Hasta da öyle söyler. Birileri ise, bu kişinin parasını ödeyerek yemek yediğini söyler. Fakat nedense, yemek paralı hale getirilince, yemek için fiş almak gerekiyordu; ve psikiyatri yemekhanesinde yemek yiyen hasta artık ortada görünmedi.

Tanrım, ne mantık. Böyle bir mantık, ancak YÖKK krallığına bağlı, yarı bağımsız, büyüklü küçüklü derebeylik düzeninde görülebilir.

 


 

 

 

 

KÜÇÜK OLAYLAR

 

 

ELEŞTİRİ GELİNCE REKTÖRLÜK

 

 

Klinikte, Servet Beyin başkanlık ettiği toplantılarda, rektör sıfatının sağladığı ağırlık nedeniyle, kendisine fazla yüklenilmezdi. Arada yumuşak ya da dolaylı eleştiriler geldiğinde, hemen sözü rektörlüğüne getirirdi:

“..şimdi döner sermaye biraz düşük, ama gerekli tedbirleri aldık, en kısa zamanda yükseltilecek.”

“.. evvelki gün, YÖKK toplantısında dedim ki bu böyle olmaz.”

“..aslında, hiç kimsenin hastanede öğle yemeği yeme hakkı yok, ama biz ne yapıp edip bunu sağlıyoruz işte.”

Klinikteki toplantıda, rektör sıfatıyla değil, kürsü başkanı sıfatıyla bulunduğunu bilmiyor mu? Yoksa,abanın altından sopayı mı gösteriyor, “bakın ben rektörüm, üzerime gelmeyin, ona göre konuşun” diye?

 

 

KOMŞUKENT’Lİ DEMİRKIRAN

 

Dinçkol üç yıllık asistandı, Yalıcı, doçentlik tezi hazırlıyordu. Komşukent Ruh Hastalıkları Hastanesi’nden, Batıkent’teki tıp fakültesi psikiyatri kliniğine hasta getiriyor, ilaç vermeksizin bazı kan ölçümleri yapıyordu. Hastalar, aşırı hareketli, saldırgan olabilen bir hastalık tanısı almış kişilerdi. O gün nöbetçi olan Dinçkol’a tembihledi:

“Memet, bu hastaya ilaç verme, tez için araştırma yapıyorum.”

Tabii hastaya ilaç verilmedi. Hasta gittikçe agresif olmaya başladı. Çaresiz hastaya ilaç vermek zorunda kaldığını farkettiği anda iş işten geçmişti; hasta iğne yaptırmıyor, agresyonunu artırıyordu. Sonuçta, nöbetçi odasının kapısı kanlar içinde kaldı.

Sabahleyin olay herkesçe öğrenildi. Dinçkol, canını zor kurtarmıştı. Bir ağabeyi takılıyordu:

“Biz o hastaya ‘demirkıran’ deriz. Komşukent hastanesinde demir kapıyı kırmıştı, hem de çok kuvvetli ilaçlar verildiği halde. Korkarsın diye sana söylememiştik.”

Dinçkol, ertesi gün kürsü başkanına uzun bir yazı yazdı.

 

 

 

 

BİR FUTBOL MAÇI

 

Galatasaray, önemli bir maç için Batılent’e gelmişti. Ertesi gün, kürsüde maç sohbeti yapılıyordu. Yalıcı, kürsü başkanı Misal’e hava atıyordu:

“Abi seni maçta göremedim.”

“Bilmem, ben bilet aldım, arka sıralardan seyrettim, iyi maçtı.”

“Oldu o zaman, ben seni göremedim; çünkü protokol sırasındaydım.”

Misal, bu sözleri duyunca, hafif serzenişte bulunan yumuşak tatlı sesiyle konuşmaya noktayı koydu:

“Ulen bu ne biçim iş, ben bilet alıp giriyorum, sense protokol koltuğundasın..”

 

 

EVİ

 

Dinçkol, bir ev yaptırıyordu, şehir dışında, iki katlı. Çoğu zaman olduğu gibi, klinik girişinde, merdiven başında karşılaştırdılar. Yalıcı:

“Memet, bir ev yaptırıyormuşsun..”

Dinçkol, “güle güle otur” diyeceğini sandı. Ancak sözlerin devamı başka türlü geldi.

“Evin çok yüksek olmuş.”

Yalıcı devam edecekti, Dinçkol sözünü kesti:

“Projesini ünlü bir mimar çizdi; imarın verdiği koşullara uygun. Belediye onayladı.”

Gene satır aralarından konuşuyorlardı. Aldığı son yanıt üzerine, geriledi:

“Her halde, evin yüksek yere yapılmış, onun için yüksek görünüyor.”

Neyse, bu salvo ateşi susturuldu.

İdari görev, kimseyi üstün hale getirmez. Ama Yalıcı, bırakalım resmi görevi, özel hayatınızda, ev yaptırmanızda, hatta özel yaşamınızda kendisini sizin amiriniz gibi görüyor. Olay olarak önemsiz fakat zihniyet olarak önemli. Geri kalmışlığımızın önemli nedeni bu ve bu tür zihniyetler olmalıdır.

 

 

KIZI RAHATSIZ

 

Yetmişli yılların sonunda, Dinçkol’un kızı, uzun sürecek bir rahatsızlığa yakalanmıştı. Sık sık acil olarak çocuk kliniğine koşuyorlar, bir iki günü hastanede geçiriyorlardı. Kızı o zaman üç yaşındaydı ve sürekli bakıma ihtiyacı vardı; bu bakım bir yardımcı bayanla götürülecek gibi değildi. Fakültenin Çocuk Kliniği, Dinçkol’un aynı üniversitede görev yapan eşine, birkaç aylık “..’nın, ... rahatsızlığı nedeniyle, altı ay süreyle, annesinin özel bakımına ihtiyacı vardır” diye bir rapor vermişti. Bu rapora göre Dinçkol’un eşi, belirtilen süre içinde maaşsız izinli olacaktı. Rapor alınıp ilgili makama sunulmuş ve anne evde kalmaya başlamıştı.

Yalıcı, psikiyatri kliniğinde, Dinçkol’a:

“Memet, bir rapor almışsınız..”

Dinçkol, ‘geçmiş olsun’ diyeceğini sanmıştı; ama sözün arkası böyle gelmedi:

“Biz bu raporu değerlendireceğiz.”

Hep böyle yapar. En doğal bir hakkınızı bile alacak olsanız, kem küm eder, size lütfediyormuş gibi davranır. Bu defa işin dozunu hepten kaçırmıştı. Dinçkol, klinikte kendisine en yakın kıdemdeki kişiydi. Bugün itibariyle 32 yıl olan aynı klinikte birlikte çalışma süresi, o zaman 10 yılı buluyordu. Dinçkol’un kızı gerçekten önemli bir rahatsızlık geçiriyordu ve ancak annesinin üstlenebileceği özel bir bakıma ihtiyacı vardı. Dinçkol istese, eşi için uzun bir dinlenme raporu da alabilirdi. Dinçkol’un cevabı çok netti:

“Bu rapor için takdir hakkınız yoktur, göreviniz uygulamaktır. Çok istiyorsanız, raporun sahte olup olmadığını ya da hatır için verilip verilmediğini araştırabilirsiniz. Ancak bunu yaparken de raporu uygulamak zorundasınız. Rapor sahte değildir. İçeriği de doğrudur. Bu bir üniversite sağlık kurulu raporudur.”

Bu olaya gülecek miyiz ağlayacak mıyız? Halkımız, hastalık durumunda üzüntüyü paylaşır, elinden geldiğince yardımcı olur. İnsanlık bunu gerektirir. Ama Yalıcı yönetici ya, elbette birşeyler yapması gerekir, öyle herşeyi kolay kabul etmemesi gerekir. Yapacak bir şey yoksa o zaman da böyle yapar.

 


 

 

 

 

HERŞEY VATAN İÇİN

 

 

UYDU KİŞİLİKLER YETİŞTİRMEK: YÖNETİCİ YA DA YÖNETİLEN

 

 

Bu bir büyük planın parçası mı? Bakıyorsunuz, bazı kurumlarda, yöneticiler, çok dar bir kadro içinden çıkarılıyor. Eğer kadro yetmezse, kadro dışı bir görevli bulmaktansa, bir kişiye iki-üç görev birden veriyorlar. Batıkent üniversitesi ise bu konunun tipik örneği. Biri, 17 yıldır, rektör veya yardımcısı, aynı zamanda kürsü başkanı, aynı zamanda konservatuvar müdürü, bazen noroloji kürsüsü başkanı, bazen tedviren dekan. Daha örnek ister misiniz?

Bir kavram oluşturulmaya çalışılıyor sanki. Bir yöneten sınıf var, dar bir kadro, birbirine sıkı sıkı bağlı. Mesela, bu kadrodan birisi hakkında bir soruşturma talep etseniz, ‘hadi canım sende.’ Bu gruptan bir kişinin menfaatine dokunsanız hemen örtülü bir tehdit alırsınız. Bir keresinde, Dinçkol’un bu gruptan bir arkadaşı, tartışmak gereken yerde noktayı koyuvermişti:

“Mehmet bak mücadele ederiz seninle.”

Alın size bir tehdit daha. Nasıl mücadele edecekler?

Sanki vatan kurtarıyoruz. Bu büyük plana göre, ülkede bir yönetici sınıf olacak, bir de yönetilen. Yönetici iseniz her şey mübah. Değilseniz, uydu olacaksınız. Ya olmazsanız, kolay canım, sizinle mücadele ederler ya da bir şekilde ayağınızı kaydırıverirler.

 

 

ÜNİVERSİTE YÜKSELTME VAKFI’NA NASIL HORTUMLANIYOR?

 

KUNİPA Üniversite Yükseltme Vakfı’na bağlı pazarlama şirketidir. Genellikle de bilgisayar pazarlar. Dinçkol, kendisine bir bilgisayar edinmek istedi. Hem kazık atmazlar hem de kar payı üniversiteme kalır düşüncesiyle KUNİPA’ya başvurdu. Ne görsün, burada fiyatlar dış piyasanın 1.5-2 katı. Tabi buradan almaktan vazgeçti. Sonra, işleyişi kavradı.

Vakfın iş görmesi için parası olması lazım. Bu nasıl sağlanır. KUNİPA gibi bir yan kuruluş oluşturursun, ticaret yaparsın. Müşteri kim olacak, tabii üniversite. Dışarıdan müşteri gelmesi için, fiyatların çok düşük tutulması gerek, o zaman da kar edemezsin. Öyleyse, müşteri üniversite. Ya devlet bütçesi kalemi ya da döner sermaye kaynaklı alışveriş.

Diyelim, psikiyatri kliniğine bilgisayar alınacak. Dışarıdan alınsa 100 birim fiatlı. KUNİPA’dan 150 birim fiyata alıyorsunuz. Böylece, devletin ya da döner sermayenin 50 birim parası KUNİPA’ya hortumlanmış oluyor. Vakıflar, devlet denetiminden oldukça uzak kurumlardır. O halde, kazancı istediğin gibi değerlendirebilirsin.

Bazı kişiler, üniversitenin birçok işinin vakıf yoluyla yapılmasının avantajlarını savunur. Bürokratik engellerin kolay aşıldığı, işlerin kolay yürütüldüğü vb gibi. Mantıklı bir görüş gibi görünüyor. Eğer kapınızdaki arıza yüzünden evinize kolay girip çıkamıyorsanız, en uygun çözüm kapıyı tamir etmektir. Bunu bırakır, bahçe çitinden bir yol açıp evinize girmeye kalkışırsanız, bu davranışınızın hangi sonuçlara ulaşacağını önceden kestiremezsiniz. Mesela, çitte açtığınız yoldan, evinize hırsız da girebilir.

KUNİPA’nın başka marifetleri de vardır. Mesela, Tıp Fakültesi hastanesinin büyük bahçesi, aynı zamanda bir şirkete otopark olarak ihale edilmiştir. Şirket, zaman zaman kar etmediği bahanesiyle, hastanede çalışanlardan da otopark ücreti almaya kalkışır; bir şekilde vazgeçilir. Hastane içindeki tuvaletler, çok sayıda kantin, gene KUNİPA tarafından çeşitli şirketlere ihale edilmiştir. Aynı şekilde hastanenin yemeği de. Hatta öyle ki ihaleyi alan şirketten yemek fişini satın alan kişi, mesela psikiyatri kliniğinin yemekhanesinde, sizinle yemek yiyebilir. Diyelim ki, Batıkent valisi, valiliğin tuvaletini bir şirkete ihale ediyor; bahçeye de gene ihale ile, yap-işlet-devret yöntemiyle bir otel, bir benzin istasyonu yaptırıyor. Bir de süpermarket açtırıyor. Olamaz mı? En azından tartışılabilir. Ama şaibeden uzak kalmak koşuluyla.

 

 

 

 

ALİ BABANIN ÇİFTLİĞİ

 

Ziraat Fakültesinde çalışan Nursel hanım, bedensel ve ruhsal ve de toplumsal olarak sağlıklı olsun diye, oğlunun, üniversite kampusunda tenis dersi almasının uygun olacağını düşündü. Araştırdı, ayda onbeş milyon lira. Kemerleri biraz daha sıkarsa bu parayı ödeyebileceğini düşündü ve oğlunu kaydettirdi. Parayı ödeyecek, nedense görevliler erteliyorlar. Ödeme ile ilgili sonuncu gidişinde bir sürprizle karşılaştı. Nedense aylık ücret aniden yirmibeş milyon lira olmuştu; gene de sesini çıkar(a)madı, ödedi. Ödediği paranın makbuzunu aldı. Bir de ne görsün? Beş milyon liralık bir makbuz verilmiş. Dahası var. Makbuzda hiçbir resmi nitelik yok. Herhangi bir matbaada basılmış alalede bir makbuz.

Sonra düşünmeden edemedi. Parayı doğru amaçlı mı ödemişti?

 


 

 

 

 

NOKTA

 

Rektör Yalıcı odağında, burada gösterilmeye çalışılan “tipleme” kuşkusuz kendiliğinden oluşmadı. Topraktan bir bitki çıkıyorsa, bunun bir dizi koşulları vardır. önce tohumun gerekli niteliklerini taşıması gerekir. Bu tohumun varolması sadece birinci koşuldur. Sonra bu tohumun, kendisini yeşertecek uygun bir toprağa düşmesi, yeterli su alması, uygun güneş görmesi, havanın uygun sıcaklıkta, rutubetin uygun düzeyde olması gerekir. Bu zincir uzundur. Bitki, bu koşullara göre biçimlenir, boyu, rengi, her niteliği. Uygun bir ortam bulursa, bu bitki, yayılma özelliği gösterir. Değişik ya da uygunsuz koşullarda yozlaşabilir, zararlı olabilir.

YÖKK, içindeki görevlilerin yetkilerini genişletmiştir. Kişilere sorumluluk verdikçe, olağanüstü yetkilerle donatmıştır. Bu durumda yetkili kişi, uygulamalarında kişisel önyargılarına öncelik hakkı vermek imkanına kavuşmuştur. Ve bazen önyargılar öne geçmiş, bu önyargılar önemli etkinlik kazanmıştır. Hukuksallık ve bilimsellik, bu ölçüler içinde, önyargılarla, kişisel eğilimlerle değerlendirilmeye başlanmıştır. Bilimselliğin ya da liyakatin ölçüsü, en azından bazı örneklerde çalışma, ürün verme değil başka şeyler olmuştur. Değerlendirmeler objektivitesini kaybetmiştir.

Aşırı yetki verilen kişiler, daha doğrusu yöneticiler, hukuki ve idari denetimin yokluğu, en azından yetersizliği nedeniyle, ‘astığım astık, kestiğim kestik’ davranışına girebilmişlerdir. YÖKK, zaten 13 Eylül’ün eseridir. 13 Eylül’ün sağladığı diğer manevra alanları da, YÖKK içinde bazı kişileri adeta kral yetkileriyle donatmıştır. Bazıları bu yetkiyi hazmedememiş ve maalesef, bu ortamda toprağa düşen bazı tohumlar yozlaşmıştır; tabi yozlaşmaya eğilimli olanları. Bu bir tipleme ise, alçakgönüllükle söylemek kaydıyla, Bekçi Murtaza, Zübük örneklerine bir başka tipleme eklemiş olmalıdır. Rektör Servet.

Önemli olan kişiler değil, zihniyettir. Bu açıdan konuya bakıldığında, eleştirilen de kişiler değil, mutlaka düzeltilmesi gereken zihniyettir, sistemdir. Rektör de, sistemin içinde bir araçtır; rektörlük, kişiye statü kazandıran bir mevki olmamalıdır. Rektör olan kişi, rektörlük makamını doldurmak için oradadır. Rektörlük kendisine güç kazandırdığı için oradaysa?

Amaç, araca dönüşürse, anlatılmaya çalışılan trajikomik öykü kaçınılmaz olur.