ÜNİVERSİTE KANATLARIMIN ALTINDA

Bir YÖKK Rektörünün Romanı

 

Dr. Ahmet Çelikkol

 

 


 

 

 

 

ÜNİVERSİTE KANATLARIMIN ALTINDA

Bir YÖKK Rektörünün Romanı

 

 

© Dr. Ahmet Çelikkol 2000

 

Tanıtım amaçlı kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.

 

ISBN

 

Gözden Geçirilmiş

2. Baskı

 

 

Gündüz Yayıncılık

Cumhuriyet Bulvarı, 181/1

Alsancak İzmir

 


 

 

 

 

 

Dr. Ahmet Çelikkol

 

 

ÜNİVERSİTE

KANATLARIMIN ALTINDA

 

Bir YÖKK Rektörünün Romanı

 

 

 

Anı Roman

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

içindekiler

 

SUNU........................................................................................................... 11

BAŞIMIZA GELEN.................................................................................... 17

ROTASYON İÇİN KURA ÇEKİMİ....................................................... 17

OYAL TUNÇ’U NASIL ALMADI?....................................................... 22

YAPMA HOCAM DİN KARDEŞİYİZ................................................. 24

BEN OLSAM BİR GÜN BİLE O KLİNİKTE ÇALIŞMAM.................. 26

NURCAN MİSAL’İ NASIL ATTI?........................................................ 26

BENİM ADIM............................................................................................. 29

KÜÇÜK İNSANLAR KİŞİLERLE......................................................... 32

ELEŞTİRİ KOLAY.................................................................................. 33

DEDİKODU GİZLİ YAPILIR................................................................ 34

KÜÇÜK OLAYLAR AMA, OLAY NEREYE VARDI, NE DERECE BAYAĞILAŞTI               35

VATANDAŞIN BİLME HAKKI........................................................... 35

KİŞİYE YETKİ VERİRSENİZ İYİ İNSANSA İYİ OLUR YOKSA DİKTATÖR          36

ADINIZ DAVA MANYAĞINA ÇIKAR............................................... 37

İTİRAZINIZI İŞİNE GELİRSE DİKKATE ALIR, O ZAMAN DA KULLANILMIŞ OLURSUNUZ       38

YURTTAŞLIK BİLİNCİ......................................................................... 39

TİPLEME................................................................................................ 40

YÖKK TEDİRGİNLİĞİ DAVASI............................................................. 43

EN AĞIR DİSİPLİN CEZASI................................................................. 43

ÖĞRENCİLERDE YENİ BİR HASTALIK: YÖKK TEDİRGİNLİĞİ... 44

MUĞBER (GÜCENİK; KIRGIN) DEĞİLİM........................................ 49

YÖNETİCİ DEDİĞİN................................................................................ 51

KİM İKTİDARDAYSA ONDAN YANA.............................................. 51

ATAMALAR, ATAMALAR................................................................ 52

YÜKSEK SAĞLIK KONSEYİ ÜYESİ.................................................... 55

KÜRSÜ BAŞKANININ VİZİTLERİ...................................................... 58

BİR BAŞKA SORUŞTURMA................................................................ 60

KURULUN REDDETTİĞİ RAPORLAR.............................................. 61

BÖL VE YÖNET..................................................................................... 63

GÜÇLER DENGESİNİ GÖZET, KİMSEYİ ÖNE ÇIKARMA............. 64

NE ŞAMIN ŞEKERİ, NE ARABIN YÜZÜ............................................ 64

BİLİM YOLUNDA...................................................................................... 67

NASIL DOÇENT OLDU?....................................................................... 67

PROFESÖRLÜK..................................................................................... 68

NASIL REKTÖR YARDIMCISI OLDU?.............................................. 73

NASIL DÖRT KİTAP YAZARI OLUNUR?......................................... 74

NASIL BİLİMSEL VE MESLEKİ KURULUŞLARA ÜYE OLUNUR? 75

iNTÖRN SINAVI.................................................................................... 76

SEN NEYMİŞSİN BE ABİ...................................................................... 77

AKADEMİK VE İDARİ GÖREVLERİ.................................................. 80

KAHT-I RİCAL...................................................................................... 81

DÜNYA DEVLETİ KURULSA.............................................................. 82

GÖĞSÜ MADALYA DOLU SAVAŞ GÖRMEMİŞ KRAL.................. 84

EDİTOR YAZISINA KENDİ ADI......................................................... 86

ONÜÇ EYLÜL’ÜN İZİNDE....................................................................... 89

KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM............................................... 89

GÜCÜNÜ ÖZÜNDEN ALMAK YA DA.............................................. 91

AĞABEYİN HASTANEDE YARALI.................................................... 91

TAKDiR ANLAYIŞI............................................................................... 93

SEÇİM ALDATMACASI...................................................................... 94

-.................................................................................................................... 97

BİLİM POLİTİKASI.................................................................................. 97

ÜNİVERSİTE REKTÖRÜNÜN GÖREVLERİ...................................... 97

YAZIYI BEKLEMEYE ALDI............................................................... 104

DEMOKRASİ........................................................................................... 107

BİR DEMOKRASİ ÖRNEĞİ................................................................ 107

ADAM KÖPEĞİ ISIRIRSA.................................................................. 109

ASİSTAN SORUMLULUĞU.............................................................. 110

HASTANE, HASTANE............................................................................ 112

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.............................................................. 112

BAŞHEMŞİRE NELER YAPTI?.......................................................... 114

HEMŞİRELER BENİ İLGİLENDİRMEZ............................................ 118

KLİNİKTE HİYERARŞI BOZULDU.................................................. 120

SANA DANIŞMAK ZORUNDA MIYIM?......................................... 121

BİR UZMANLIK SINAVI.................................................................... 123

SOĞUKKENT ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜNÜN TORPİLİ.............. 124

POLİKLİNİKTE İNSAN HAKLARI................................................... 125

ZİHNİYET YANLIŞLIĞI..................................................................... 126

BİRİ YER BİRİ BAKAR, KIYAMET ONDAN KOPAR.................... 128

BİR İNSANI ZORLA AÇ BIRAKABİLİRSİNİZ AMA ZORLA YEDİREMEZSİNİZ              130

YEMEK YİYEN HASTA...................................................................... 131

KÜÇÜK OLAYLAR.................................................................................. 133

ELEŞTİRİ GELİNCE REKTÖRLÜK................................................... 133

KOMŞUKENT’Lİ DEMİRKIRAN..................................................... 133

BİR FUTBOL MAÇI............................................................................ 134

EVİ......................................................................................................... 135

KIZI RAHATSIZ.................................................................................. 136

HERŞEY VATAN İÇİN............................................................................ 139

UYDU KİŞİLİKLER YETİŞTİRMEK: YÖNETİCİ YA DA YÖNETİLEN  139

ÜNİVERSİTE YÜKSELTME VAKFI’NA NASIL HORTUMLANIYOR? 140

ALİ BABANIN ÇİFTLİĞİ.................................................................... 142

NOKTA..................................................................................................... 143

 

 

 


 

 

 

 

SUNU

 

                Edebiyatın en önemli beslenme kaynağı kurgudur. Peki kurgular nasıl oluşur? Başlıca, ürün verecek kişinin yaşam öyküsünden, anılarından, deneylerinden. Onun içindir ki, köyde doğup büyümüş bir kişi, roman yazıyorsa, yazdığı genellikle köy romanı olacaktır. Aynı şekilde, sarayda büyümüş kişi, konusu saraylarda geçen romanlar yazacaktır. Birinciye, yakın günlerde kaybettiğimiz değerli romancımız Fakir Baykurt, ikinciye  mesela Halit Ziya Uşaklıgil örnek verilebilir.

                Bazen, kişinin duyup öğrendikleri de romanlaşmıştır. Mesela, hapishanede başka bir hükümlüden dinlenen anılar romanlaştırabilir. Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanı buna örnek gösterilebilir.

                Düzeltmelerde yardımcı olan edebiyatçı bir dostumun, metni okuduktan sonra söyledikleri ilginçti:

                “Sen pek konuşmuyorsun, meğer sana ne çok çektirmiş.”

                Aslında, kaleme aldıkça aynı şeyleri ben de düşünmedim değil. Onyıllar akıp giderken insan pek farkına varamıyor, ta ki gün gelsin, bunları tek tek yazıya dökmeye kalksın. Ancak, sayfalar ilerledikçe, ülkem için çok üzüldüğümü belirtmeliyim.

                Edebiyatçı dostum, yer yer dozunda mizah ögesi ortaya koyduğumu da belirtti. Ne yazık ki bunu  isteyerek yapmadım; bazı olaylar öyle gelişmişti ki, ister istemez mizah niteliği kazanmıştı; çok üzücü.

Bindokuzyüzaltmışsekiz yılından bu yana üniversitede çalışan bir kişi olarak, görüp yaşadıklarımın, kurguya gerek kalmadan, roman niteliğinde yazıya geçirilebileceğini düşündüm ve elinizdeki kitap ortaya çıktı.

                Peki, ‘Üniversite Kanatlarımın Altında, Bir YÖKK Rektörünün Romanı’, gerçek bir roman oldu mu? Belki. Ancak, bu tür anı ve birikimlerin yazıya dökülmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizin daha iyiye ulaşması için buna gerek vardır.

Yoksa biri ya da birileri, ülkeyi sahipsiz, meydanı boş bulduklarını sanır

 

Dr. Ahmet Çelikkol

 

 

 

 

NOT:

                Kitabın yazımı bittiğinde, ister istemez çevrede duyulmuş; sonunda, kulakları duyarlı olan basın da haberdar olmuştu. 6 Kasım 1999 günü, bir büyük gazetenin Ege bölümünde, ‘Rektör için ağır roman’ başlığı, 8 sütuna manşet olmuştu. Haberin ayrıntısında, anılarımı kitaplaştırdığım, bunun şimdiden konuşulan bir kitap olduğu ve rektörü hedef aldığı belirtiliyor, ancak ‘kahramanım hayali, kimse üstüne alınmasın’ dediğim de kaydediliyordu.

                Haberci, gazetecilik etiğine uygun davranmış, haber konusunu rektöre duyulmuştu. Ertesi gün rektörün cevabı, gene 8 sütuna manşet yayımlandı:

                “Ağır Romana Sitem.”

İşte söyledikleri:

“Çelikkol, daha önce de benimle ilgili bir yazı yazmıştı. Biz onun romanını yazsak… Ama kendi maiyetimizdekileri yazmıyoruz. Uğraşacak alan arıyor.”

“Yıllarca birlikte çalıştığım Çelikkol’un istekleri yerine gelmediği için bu yola başvurmuş olabilir. Yedi yıl beklemiş olması da anlamlıdır.”

“Çıkarları var, zarar görür düşüncesiyle şimdi yazmış. Sürem bitip ceza görmesin diye.”

“Bir de hakaret ettiği başhemşiremi koruyup, özür dilettiğim için yazmış olabilir.”

Bir gün sonra da benim yanıtım yayımlandı:

“Ağır Roman’a söz düellosu: Olay yaratacak kitabını ‘çıkarları var, zarar gelir düşüncesiyle şimdi yazmış’ şeklinde değerlendiren rektöre sert tepki gösteren yazar, ‘aynı zamanda bunca makamda, neden?’ diye sordu.

“Çıkarlarım olduğunu söyleyen, önce kendisi niye rektörlük yanında anabilim dalı başkanlığı, 7 yıl konservatuvar müdürlüğü, aylarca tedviren tıp ve ziraat fakülteleri dekanlığı, üniversite güçlendirme vakfı başkanlığı yaptığını açıklasın.”

“Rektör, kitabı görmeden üzerine alınmış. Yarası olan gocunur.”

“Daha önce bir dergide hakkında yazı yazdım. Bu yazı, fotokopi ile çoğaltılıp elden ele dolaştı.”

“Zarar görürüm düşüncesiyle şimdi yazmışım; yoksa ceza görürmüşüm. Halen rektördür ve güç elindedir. Ayrıca, cezayı rektör değil, hukuk verir. Sayın rektör, kendisini hukukun üstünde mi sanıyor?”

“Bana daha önce çok ağır bir ceza vermeye kalkmış, ancak yüce adalet kendisine gereken yanıtı vermişti.”

“Sözde hakaret ettiğim başhemşiresini koruyup, bana özür dilettiği için yazmış olduğumu söylüyor. Lütfen işi bu kadar ayağa düşürmeyelim. Olayın aslı zaten kitapta ayrıntısıyla yazılı. Benim ironimi (alay etme) özür sanmış. Ülkem, demokrasi ve üniversitem adına çok üzgünüm.”

Zihniyete bakın ki, “maiyetimdekileri yazmıyoruz” diyor. Üniversite öğretim üyesini, meslektaşını, maiyetindeki kişi sanıyor. Tanrım, ne günlere kalmışız. Gene zihniyete bakın ki, “başhemşirem” diyor. Başhemşire, kliniğin başhemşiresidir. Ve de korunması gerekiyorsa, adalet korur. Ayrıca, şimdiye kaç satır yazmış ki, benim romanımı yazabilecek.

Kitabın hazırlandığı basına yansınca, çok sayıda değerli öğretim üyesi, bana belgeler sunmak istediklerini söylediler. Hazırladığım kitap, bir anı-roman niteliğinde olduğu ve sadece kendi anılarımdan hareketle yazıldığı için, -şimdilik- bu belgeleri değerlendirmedim.

 


 

 

 

 

BAŞIMIZA GELEN

 

 

ROTASYON İÇİN KURA ÇEKİMİ

 

 

Görevli memurun çağrısı ile girişte bekleyen Psikiyatri Kürsüsü öğretim üyeleri içeri alındı. Biri profesör ve dördü doçent, gerginlikleri yüzlerinden okunan beş öğretim üyesi odaya girdiklerinde etrafa bakındılar. Yirmi metrekarelik geniş odanın üç tarafı yüksek masalarla çevrilmişti. Ortada kalan daracık bölümde, üç tarafta oturan yöneticileri, kafalarını yukarı kaldırarak ancak görebiliyorlardı. Dar kenardaki yüksek masada rektör ve birinci yardımcısı oturuyordu. Ve başka yüksek yerlere atanmış birkaç öğretim üyesi. Rektör, asil görünümlü, ince, duyarlı bakışlarıyla “benim burada ne işim var” gibisinden boş ve ilgisiz bakışlarla etrafını süzerken, yanındaki birinci yardımcısı, pembe yüzlü, irice yapılı bakışlarını daha da yükseğe kaldırmış, aşağıdaki bunca yıllık çalışma arkadaşlarını, gözlerini aşağı indirerek ancak görebiliyordu. Bugün, bu saatte, Psikiyatri Kürsüsü öğretim üyelerinden birinin, görünüşe göre sürgün niteliğinde, ülkenin en doğusundaki en yeni ve en donanımsız üniversitelerinden birine gönderilmesi için kura çekilecekti.

Yirmi dönümlük, serin gölgeler veren yüksek ağaçların doldurduğu, Viyana imparatorluk sarayı bahçelerini aratmaz güzellikteki geniş bahçeyi, bir bahçıvan ordusunun ancak bakabildiği nadide çiçekler süslüyordu. Yola bakan geniş duvarda, bir sanatçı eliyle örülmüş küçük arnavut kaldırımı taşları üzerinden, metrelerce genişlikteki yapay çağlayan güzel bir uğultu ile yere ulaşıyordu. Önünde siyah zemin üzerinde beyaz harf ve rakamları olan “resmi” plakalı arabaların birinin durup birinin hareket ettiği, yüzelli yıllık, üç katlı, geniş mermer merdivenle çıkılan Batıkent Üniversitesi rektörlük binası, torunları şimdi nerelerdedir bilinmez eski levanten köşklerinden biriydi.

Prof. Nurcan Misal, kürsü başkanı olduğu için kura dışında tutulmuştu ve kabul edilir bir durumdu. Birinci rektör yardımcısı, anlaşılmaz bir şekilde kura dışı tutuluyor, yüksek makamında, kura çekimini yönetenler arasında bulunuyordu. Kurası çekilecekler odaya alındığında, Profesör Oyal Tunç usul hakkında söz istedi. Şu anda birinci rektör yardımcısı olan ve kura çekimini yönetenler arasında oturan Prof. Servet Yalıcı’nın kuraya katılmayışının usulsüzlük olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe kura çekmeyeceklerini belirtti; arkadaşları baş işaretleriyle bu düşünceye katıldıklarını belirttiler. Yüksekte oturanlardan birisi aksini söyledi ve kura torbasını istedi.

“Buyrun, biriniz torbadan bir kağıt çeksin!”

“Hayır, usulsüzlük yapılıyor, biz kura çekmiyoruz”

“Öyleyse biz çektiririz”

Hemen bir memur çağrıldı. Memur, işe yarama duygusunun tatminini belirten bir eda ile gömleğinin manşetini sıvadı; elini torbaya soktu ve bir kağıt çıkardı. Neredeyse açıkça belli olan bir hoşnutluk içinde okudu:

“Profesör. Oyal Tunç!”

Bir sessizlik, ardından hafif bir uğultuyla adaylar dışarı çıkarıldı. Yeni bir askeri darbe yapılmıştı ve 13 Eylül darbecileri tarafından atanmış kişiler iktidardaydı. Bu tür atanmışların önemli çoğunluğu çok iyi niyetli olmakla birlikte, çok az da olsa bir bölümü, nasılsa bir koltuk kapmış, yeteneği tartışmalı kişilerden oluşuyordu. Her hafta bir öğretim üyesi, üniversiteden atılıyor; bir kısmı da yüksek mevkilere çağrılarak emekliğini istemesi emrediliyordu. Her gün, atılma ya da zorla emekli edilme sırasının kimde olduğu fısıldanıyordu.

Hemen dikkati çeken, kura çekiminin uygulanma biçimiydi. Gerçekten kura çekilecekse, kuraya katılan beş kişini adı küçük kağıtlara yazılır ve içlerinden biri rastgele alınırdı. Bugün ise, torbadan bir kağıt alınmıştı. Torbada kaç kağıt bulunduğunu, her kağıtta kimin adı yazılı olduğunu kim bilebilirdi? Herkesin kafasında, tüm kağıtlarda Tunç’un adı yazılı olduğu kuşkusu vardı. Aynı darbeci zihniyet, daha sonra da anayasa oylamasında, evet oylarını beyaz kağıda, hayır oylarını koyu mavi kağıda yazdırmıştı. Oy kullanırken eğer hayır diyecekseniz mavi oy kullanacaktınız ve oyunuzu zarfa koyduğunuzda tercihinizi herkes görecekti. Bir darbeci mantığı.

Bu kura çekme olayının da terör estirme amaçlı olduğu kuşkusu doğmuştu. Tunç, rotasyon için hiçbir yere gitmedi.

Servet Yalıcı, birinci rektör yardımcısı, askeri tıbbiyeden mezun olmuş, nasılsa askeri hekimlik yapmamıştı. Bu konuda; ‘renk körlüğü’ teşhisi ile ‘askerlik yapamaz’ raporu aldığı söylenir. Böyle ise, sürücü ehliyeti de alamaması gerekir; çünkü bu hastalık düzelmez, tedavisi de yoktur. Tıp öğrenciliğini asker üniforması altında yaptığı için, askerliğini de yapmış sayılmıştır.

Ardından Sağlık Bakanlığı’na başvurdu; birçok meslektaşının gıpta ile baktığı, bol maaşlı ve ödenekli BCG kampanyası görevine atandı. O zamanlar tüberküloz oldukça yaygın bir hastalıktı ve aşı kampanyaları önem taşıyordu. 962 yılında Batıkent Üniversitesi Nöroloji kliniğinde ihtisasa başladı. Kadro olmadığı için fahri olarak. Yani maaş almaksızın. Ne gam.. Gene denir ki, Yalıcı, maaşsız olarak ihtisas yaptığı süre içinde Sağlık Bakanlığı BCG kampanyası görevlisi olarak maaşını almaya devam etti. Hem de, asistan 200 lira, evet ikiyüz lira maaş alırken 900 lira maaş alarak. Çünkü BCG kampanyasında çalışmak, yüksek maaşlı ve bol ödenekli bir iştir.

Nöroloji asistanlığı yaparken, bir yıl süreyle psikiyatri kliniğinde çalışma koşulu vardır. O yıllar, Batıkent Üniversitesi Psikiyatri Kürsüsü, Batıkent’e 40 km. uzaklıktaki Komşukent Akıl Hastanesinde ancak yer bulmuştu; Yalıcı da oraya geldi. Tabii ki bu hastanenin bir başhekimi vardı; ciddi, disiplinli, kuralcı. Yalıcı’nın, BCG aşısı kampanyası görevlisi görünüp Sağlık Bakanlığı’ndan dolgun maaş alırken asistanlık yapmasına resmen itiraz etti. Sonuç? Sonuç bilinmiyor.

Nöroloji ihtisası bitince o sırada Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan kürsü başkanı haber gönderdi ve Yalıcı klinikten ayrıldı. Aynı günler, psikiyatri kürsüsü Batıkent’te bir yer bulmuş ve taşınmıştı. Ancak Komşukent’teki 80 psikiyatri yatağının sorumluluğunu sürdürmekteydi. Asistanların burada eğitim görmesinde sayısız yarar vardı. Bu nedenle, psikiyatri kürsüsüne bir uzman alınmasına karar verildi. Bu uzman Komşukent’teki psikiyatri servisinde çalışacak, orada oturacaktı; çünkü Komşukent’teki nöbetçi asistanın gece bir uzman yardımına ihtiyacı olabilirdi. Bu kararı Yalıcı nasıl duyduysa duymuş ve her koşulu kabul etmişti. Sonunda tayin yapıldı; ancak Yalıcı ‘evleniyorum vb’ bahaneleriyle Komşukent’e taşınmasını geciktirdi. Sonra da beli ağrımaya başladı. Bel ağrılarını öne sürüp bir türlü taşınmadı; sonra herkes bu duruma alıştı.

Yıllar geçti, kürsü başkanına gitti:

“Hocam, maaş yetmiyor, eğer doçentlik çalışmasına başlamıştır diye bir yazı yazarsanız maaş artışı beni rahatlatır.”

Bu da oldu. Böylece bilim adamı olma yolundaki ilk adımını atmış oldu. Bir şey daha oldu. Bu yazı yazılmadan önceki yıllarını da doçentlik çalışma süresine eklettirmeyi başardı.

Mehmet Dinçkol, 968’de küsüde asistan olarak göreve başladığında, Yalıcı birkaç yıldır oradaydı. Yalıcı’yı, sessiz, kendi halinde, fakülte içindeki faaliyetlere hiç katılmayan bir uzman olarak tanıdı. Kokaryalı’daki evinin bir odasını muayene için ayırmıştı ve alenen muayenehane sahibi idi; fakat resmen değil. Bugün olsa, böyle bir duruma izin verilemez. Ancak o yıllarda önemsenmiyordu. Sonra evine yakın bir daireyi muayenehane yaptı; muayenehaneciliğe orada devam etti.

O günlerde, nöroloji ve psikiyatri uzmanlık dalları birbirinden tam olarak ayrılmadığı için “sinir ve ruh hastalıkları” uzmanı ünvanını taşıyordu. Yalıcı, kura çekilme günü ellili yaşlarının başlarındaydı. Esasta nöroloji ihtisası yaptığı halde, nedense nöroloji alanında değil, psikiyatri alanında çalışmayı yeğlemiş ve psikiyatri kürsüsüne uzman olarak atanmıştı. O zamanlar, kürsünün Komşukent’teki akıl hastanesinde 80 yataklı bir bölümü bulunuyordu. Yalıcı’nın görevi, Komşukent’teki 80 yataklı psikiyatri servisinin hastalarına bakmaktı. Her gün sabah, kliniğin minibüsüyle Komşukent’e gelir, öğleden sonra dönerdi. Hiçbir kariyer iddiası yoktu. Kadrosu da, kariyer adaylarının atandığı kadro değildi.

Kura çekme olayı sırasında, üniversite 44 yaşındaydı; 13 Eylül darbesi bir yıl önce yapılmıştı.

 

 

OYAL TUNÇ’U NASIL ALMADI?

 

On yıl sonra ne oldu?

Onüç Eylül darbesinin daha ilk aylarında, birçok öğretim üyesi, üniversitedeki görevinden sorgusuz sualsiz atılmıştı. Ya da, çağrılıp ‘hemen emekliliğini istemesi, yoksa atılacağı’ söylenmişti. O günlerde, bu tür emirlere direnmek çok zor; meydan okumak imkansızdı. Birçoğu işsiz kaldı; zor günler geçirdi.

Sultan Abdülhamit’in bile, muhbir bilgilerine dayanarak cezalandıracağı kişilerin ekmeği ile oynamadığı, uzak bir göreve tayin ettiği bilinir. Tanrım, ne günlere kalmışız!

Yıllar sonra, bu kişilere haksızlık yapıldığını devlet de kabul etti; birçoğu geri döndü. Oyal Tunç, cebren emekli olanlardandı; onun da dönmesi gerekiyordu. Tunç, yıllar önce genç bir uzmanı, çocuk psikiyatristi olmak üzere yanına asistan olarak almıştı. Söylendiğine göre, bu adayı istemiyordu. Aday, hiçbir kariyer iddiası olmadığını, sadece Batıkent’te kalmak zorunda olduğunu söyleyerek tayini başarmıştı. Önce Oyal Tunç darbeciler tarafından klinikten koparıldı; ardından, genç uzmandan biraz kıdemli diğer uzman kardeş fakülteye transfer oldu. Böylece, psikiyatri Kliniği Çocuk Birimi, iddiasız uzmana kaldı.

Devlet, Oyal Tunç’a göreve dönme hakkı vermişti ama küçük bir koşulla. Kurumu, kendisine ihtiyaç duyulduğunu belirtmeliydi. Daha doğrusu, dönecek kişi mesela profesör ise, bir profesöre ihtiyacı olduğunu belirtmeliydi. Ancak bu koşul işletilmiyordu; istisnalar hariç. Tunç bir istisna oldu. Anabilim dalı başkanlığından gelen bir yazı üzerine, yalvar yakar kendisini tayin ettirdiği hocası için, birimin yeni sorumlusu, Anabilim Dalı Başkanlığına bir yazı yazdı;

“Halen bilim dalımızın bir profesöre ihtiyacı yoktur.”

Rektör yardımcılığı yanında Anabilim Dalı başkanı görevini de üstlenen Yalıcı, bu yazıyı, bir önyazı ile rektörlüğe gönderdi ve rektör yardımcısı olarak onayladı. Sözün özü, Tunç dönmedi; kıdem bakımından, kendisini kabul etmeyen yeni birim sorumlusunun anası, Anabilim Dalı başkanının kardeşiydi. Darbeci zihniyet, anaları ve kardeşleri de harcıyordu. Daha önemlisi, Yalıcı, istemediği bir tasarrufu başkasına yaptırıyordu; yoksa çocuk psikiyatrisi sorumlusuna niçin sorsundu?

 

 

ATMA HOCAM DİN KARDEŞİYİZ

 

Kura çekiminden onsekiz yıl sonra, Yalıcı, klinikte katıldığı nadir bilimsel toplantılardan birinde başladı anlatmaya. Hemen tüm hocalar, uzmanlar, asistanlar, hemşirelerin çoğu, daracık toplantı salonuna zor sığışmış, dinliyorlardı.

“..açık söyleyeyim, YÖKK’teki toplantıda, uzmanlık sınavının merkezi sistemle yapılması kararlaştırılıyordu. Ben dedim ki, hayır böyle olmaz. Yeni tıp fakültelerinde kaç hoca var, bir-iki, haydi üç. Onların verdiği eğitimle bizim gibi büyük üniversitelerin verdiği eğitim bir mi? Hele bizim gibi, ülkemizin en büyük üniversitesinin. Herkese aynı sınav olur mu canım, haksızlık olmaz mı?..”

YÖKK, darbe sonrası yeni anayasaya göre oluşmuş ‘Yüksek Öğretim Kanunu Kitabı’nın başharflerinden oluşuyordu. Küçük bir ayrıntı daha. Bu bilimsel bir toplantı; ne yakında klinikten ayrılacak başhemşirenin, ne yeni başhemşire adayının bu toplantılara katılması adetten değildir. Ama bugün başka, ‘rektör beyimiz’ toplantıyı şereflendiriyor. Öyleyse, hem boylarını göstermeleri gerekiyor, hem de kalabalık kalabalıktır, bedenlerinin orada olmasında sonsuz fayda vardır.

Konuşma devam ediyor. YÖKK’teki koca kurul, Yalıcı’nın bu uyarısı ile böyle bir karar almaktan vazgeçtiyse, vay YÖKK’ün haline, vay ülkenin haline.

Ayrıca Yalıcı’nın fikrinin doğruluğunu da tartışmalı. Orada yanıt verecek olsanız, gerekliliği kuşkulu bir tartışmaya gireceksiniz, klinik savaş meydanına dönecek. Her kademeden kişilerin bulunduğu toplantıda, herkesin önünde tartışma açmak şık olmayacak.

Gücü elinde tutan kişiler, merkezi sınav isterler mi? Yoksa nerede güç gösterisinde bulunacaklar? Yakın zamanlarda, devlet hastanelerinde, psikiyatri kliniklerine şef yardımcısı alınacaktı. Bireysel sınavlardan vazgeçilmiş, merkezi sınav yapılmıştı. Sonuçta ne oldu? Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir sınav yapıldı; kimse sonuca itiraz etmedi; bilek güreşinde, bilgisi çok olan kazandı; kazananlar alkışlandı. Sınav eski usulle yapılsaydı ne olurdu? Ne olurdu; yoksa en azından bir oranda, torpili güçlü olan mı kazanırdı? Galiba bu yeni ve adil sistem birtakım odakları memnun etmedi.

Bu bir örnek. Her uygulamanın birtakım kusurları da vardır. Bu nedenle en iyi uygulama bulunamazsa, en az kusurlu yöntem uygulanır. Merkezi sistemle sınav yaparsanız, doğrudur, gelişmiş bir fakültede yetişen adayla, yeni bir fakültede yetişen aday aynı sorularla değerlendirilir ve bir anlamda haksızlık yapılmış olur. Ancak bu haksızlık, matematiksel yöntemle, kolayca çözümlenir. Üniversite giriş sınavlarında yapıldığı gibi, bir katsayı uygulanır. Ancak, merkezi sistemle sınav yapılırsa, mesela, sınavda başarısız olmuş bir aday, güç sahipleri tarafından klinikte nasıl tutulabilir? Güç sahipleri, tuttukları aday başarısız olursa, ne yapabilirler? Nerede kalır yöneticinin forsu? Galiba bu yeni sistem Yalıcıyı memnun etmedi, YÖKK’teki toplantıda yaptığı veciz bir konuşmayla herkesi ikna etti ve engelledi(!)

Hoca bu konuşmayı niye, mesela fakülte genel kurulunda yapmaz ya da yapamaz? Cevap verirler diye mi?

 

 

BEN OLSAM BİR GÜN BİLE O KLİNİKTE ÇALIŞMAM

 

Üniversitedeki olayların az bir bölümünü bilen ve bu duruma isyan eden bir yakını Dinçkol’a:

“Ben olsam o klinikte bir gün bile çalışmam!” diyordu.

Haksız mıydı? Yanıt hemen geldi:

“Üniversite ya da bizim klinik kimsenin özel malı değildir; niçin istifa edecekmişim?”

 

 

NURCAN MİSAL’İ NASIL ATTI?

 

13 Eylül askeri darbesi olduğunda, önceliklerinden birisi üniversiteler olmuştu. Üniversitelerle ilgili tüm yasalar, yönetmelikler,neredeyse tümden yok sayılmıştı. Bu sırada Yalıcı rektör yardımcısıydı.

Darbenin ikinci yılı YÖKK ortaya çıkmış, bu günlerin ilk icraatlarından biri de seçimle gelmiş kürsü başkanlarının atılması olmuştu.

Psikiyatri kürsü başkanı, sarı bir zarfta gelen 2 satırlık yazı ile görevinden alındı. Yerine kim mi kürsü başkanı olarak atandı? Hiçbir kariyerik niteliği olmadığı halde, Nurcan Misal’in elinden tutup doçent yaptığı Servet Yalıcı. Misal, belki yaşının verdiği ataletle, günlerce makamını terkedemedi; başkanlık koltuğuna, eski başkan-yeni atanmış başkan, hangisi önce gelirse oturuyordu. Bazen, makamı ikisi birden paylaştılar. Çok dramatik, konuya insafsızca bakarsak, trajikomik olaylardı; kürsü adeta yas içindeydi. ‘İhtilal, önce evlatlarını yer’ anlamında, Fransız Devrimi için söylenmiş bir söz vardır. Ama bizimkisi devrim değil, alenen, her niteliğiyle darbe idi. Onun için önce evlatlarını değil, babalarını yiyordu. Misal nasıl hazmetti bilinemez ama kürsüde pek çok kişi bu olayı hazmedemedi.

Sonra duyuldu ki, Yalıcı, kendi kendisini kürsü başkanı atayınca, eski, çalışma odasını boşaltmamıştı. Nurcan Misal, kürsü başkanlığı odasını bıraksa, oturacağı koltuk yoktu. İnatlaşma günlerce sürmüş, sonra Misal, Yalıcı’nın eski odasını çilingire açtırarak ancak yerleşebilmişti. Nazik bir kişi olan rektörün de bu atamayı onaylamadığı dilden dile dolaşmıştı. Rektör yardımcısı Yalıcı, rektöre rest çekmiş, ‘ya ben ya o’ demişti.

Belki, Servet Yalıcı’ya sorsanız, ‘ne yapalım, görevini iyi yapamıyordu’ diyecektir. Ama diyemez; çünkü Nurcan Misal, birkaç yıl sonra, gene kendisi tarafından fakülteye dekan olarak atanmıştı. Ve de, Misal’e emekli olurken, senato kararıyla altın “üstün hizmet madalyası” takmıştı; her halde suçluluk duygusundan; bir tür günah çıkarma ya da bir tür ‘timsah gözyaşı’.

Yoksa, ‘Nurcan Misal, kendi isteğiyle görevi bana devretti’ mi diyecektir? Olur ya.

                                                                  **

Dokuzyüzdoksandokuz yılı sonlarına doğru, birinci milenyum eşiğinde, Dinçkol, anı birikimini kaleme almaya karar vermişti. Niçin?


 

 

 

 

BENİM ADIM..

 

 

Benim adım Dinçkol, Mehmet Dinçkol. 968 yılı ortalarından bugüne, Batıkent Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nde çalışıyorum. Bu süre içinde sadece üç ay Kuzeykent’te ve onbeş ay Doğukent’te askerlik görevim sırasında klinikten ayrılmıştım. Demem o ki, hayatımı bu klinikte kazandım; çalıştım; öğrendim, öğrettim. Çoğu iyi günlerim oldu. Asistanlığımın üçüncü yılında 13 Mart darbesini yaşadım.

Asistanlığıma başladığım yıl, şimdi rektör olan Yalıcı, altı yıldır psikiyatri kliniğinde çalışıyordu. 972’de uzman olduğum yıl, Yalıcı da doçent olmuştu. Doçent oluncaya kadar tam on yıl beklemişti. Halbuki olağan süre beş yıl beklemekti. On yıl beklemek ise makul bir süre olamazdı. Çünkü, doçentlik için başvurmak koşula tabi değildi; bir akademik sınavdı ve bilgisine güvenen sınava girerdi. Nasıl doçent olduğuna gelince..

Benim doçent olduğum 977 yılında profesör oldu; belleğimde bu atanmaya dair hiçbir iz yok. Demek ki, profesör olmak için beş yıl beklemiş. Bense 10 yıl bekledim. Profesör olmam ise ayrı bir hikaye.

Dokuzyüzseksen yılında 13 Eylül darbesi geldi. Üniversite hayatımda yaşadığım ikinci ve en büyük darbe. İlki 13 Mart darbesiydi. Bu olayla pek çok şey değişti. İyi kötü yürüyen demokrasi tam kesintiye uğradı. Garip bir oylama ile yeni bir anayasa yürürlüğe girdi. Bu anayasa ile birlikte YÖKK geldi. Geldi de gitmedi; üniversitede, hatta ülkede pek çok şeyi değiştirdi. İşte bu dönemde, sözde, işler iyi yürüsün, demokrasi, hak, hukuk derken işler aksamasın diye, kimi yöneticilere gereksiz ve aşırı yetkiler verildi. Düşünülmedi ki, bir kişiye yetki verilirse, o kişi yetkisini kötüye de kullanabilir. Kompleksli ise bu kompleksini tatmine yönelir, mesela istemediği kişileri ezmeye kalkabilir. Fiyaka düşkünü ise, işleri fiyaka amacıyla yapar. Demokratik kafada değilse, her şeyi toz duman eder. Maddeye düşkünlüğü varsa, maddesel çıkar peşinde koşturabilir. Diğer yöneticilere de seçimle işbaşına gelmek yerine atama yolunu açarsanız, bu zincir daha da güçlenerek devam eder ve yayılır. Kimi zaman söylendiği gibi, işler ya mafya ya çeteler tarafından yönetilir hale gelir.

Sözün özü, 31 yıldır, Yalıcı ile, aynı klinikte çalışmaktayım ve çok şeyler gördüm, tanıklık ettim, yaşadım. Ve şimdilerde bunları yazmayı düşündüm.

Neleri yazacaktım? Otuzu aşkın yıldır aynı kurumda çalışıyorsanız, o kurum hakkında çok şey bilirsiniz. Ancak ben, tüm bildiklerimi değil, sadece tanıklık ettiklerimi yazmayı yeğledim. Tüm bildiklerimi yazsaydım, doğru olduklarından adım kadar emin olsam bile belgelemem gerekirdi; bu kolay bir iş değildi. Bu nedenle sadece tanıklık ettiğim olayları yeğledim. Zaten sadece yaşadığım olayları yeğlemem bile bir döneme tanıklık etmeye yetecekti.

Ben 68 kuşağındanım. Daha doğrusu 68 kuşağının öncüsü kuşaktan. 68 kuşağı, diğer söylemle 47’lidir, 947. Bense 944’lüyüm. Tıp öğreniminin sonlarına geldiğimde, 68 kuşağının ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı. 968’de tıp fakültesini bitirdim ve psikiyatri kliniğinde asistanlığa başladım. Sonra gümbür gümbür 968 olayları. Zaten 2 yıl sonra da 13 Mart darbesine tanıklık ettim. Buradan hareketle söylemem gerekirse, her halde tarihte bir kez görülmüş, bir kez daha görülmesi pek mümkün görünmeyen romantik, ülkücü, özgeci bir kuşağın atmosferini soludum. “Ülkücü” sözcüğünü, ideolojik ya da bir partinin sloganı anlamında kullanmıyorum tabii.

Şimdi tarih oldu ya, kısaca değinmem gerekirse, tıp fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi iken, Batıkent Cumhuriyet Savcılığı, hakkımda birkaç dava birden açmıştı. Bu mahkemelere girip çıktıkça epey hukuk eğitimi aldığımı sanıyorum. Hemen hepsinden beraet etmiştim. Hemen hepsi dememin nedeni, davalardan birinde savunmamı yaparken biraz fazla mı heyecanlandım, gençlik hatta delikanlılık davranışı mı gösterdim, her neyse. Para cezasına çevrilen kısa bir hapis cezası aldım.

Sonraları, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir yurttaş olmaya çalıştım. Biraz mahkemelere ya da hukuk işlerine daha öğrenciliğimde bulaştığımdan her halde, biraz da sanırım 68 kuşağından olmamdan, epey davalara katıldım; hakkımda epey soruşturma açıldı. Çok şükür ki, biraz önce değindiğim bir savunma kazası dışında, tüm bu hukuksal işlerden alnımın akıyla çıktım. Bazı dostlarım, bütün bunların üstüme vazife olmayan işlere karıştığım için başıma geldiğini söyledi. Kim bilebilir? Ben buna vatandaşlık bilinci diyorum.

 

 

KÜÇÜK İNSANLAR KİŞİLERLE..

 

Ünlü bir söz “küçük insanlar kişilerle, ortancalar olaylarla, büyük insanlar da fikirlerle ilgilenir” demiş. Gene de yazdıklarımda, bolca kişi ya da kişilerle ve olaylarla ilgileneceğim. Neden mi? Fikirlere ulaşabilmek için olay ve kişileri irdelemek gerekiyor da ondan. Başka yolu var mı?

Anlatılan olayların birçoğunun önemsiz, küçük olaylar olduğunu göreceksiniz. Ancak unutulmamalı ki büyük şatolar da küçük tuğlalardan örülür. Bana sorarsanız, ayrıca, olaylar ne kadar küçükse anlamı da o kadar büyük oluyor. Bir bakan düşünün. Daha çok fikirlerle uğraşması gerekir. Bakıyorsunuz, fikirlerle değil, olaylarla uğraşıyor. Bir başkası, işi kişilerle uğraşmaya kadar indirmiş. Bir de görüyorsunuz ki bir başka yetkili, yazlık kampın aşçı yamağının tayinine bulaşıyor. Pes dersiniz. Eğer böyle bir durum söz konusu ise, istemeseniz de kişiler ve olaylarla ilgilenmek zorunda kalırsınız, hatta küçük olaylarla.

Biri ya da birileri yazdıklarımın doğru olmadığını iddia edebilir. Anlatılanların bir bölümü, birden çok kişinin yanında yaşanmış olaylardır. Bir bölümü de sadece iki kişi arasında yaşanmıştır. Bu sonuncular için, isteyen kişi istediğine inanmak hakkına sahiptir tabii. Ya da, biri ya da birileri, anlattığım olaylarda, yazdıklarımın tam aksini iddia edebilir; hayır öyle değil böyle oldu diye. Beni, olayları saptırmakla hatta doğrudan iftira etmekle suçlayabilir. Bu da o kişi ya da kişilerin hakkı olmalıdır. Ancak, bu hak kadar, herkesin istediği kişiye inanma hakkı vardır.

 

 

ELEŞTİRİ KOLAY

 

Eleştiri kolaydır. Hele bir çözüm önermiyorsanız. Şark toplumlarında eleştiri bir tür yiğitlik gibi görünür ama aslında değildir. Hele eleştiri, kötü amaçlı olduğunda, küçültücü amaçla yapıldığında. Başka türlü söylenirse, eleştiri ne amaçla yapılmaktadır? Hataları görme ve gösterme ve düzeltme yollarını aramak için mi? Eleştirdiğiniz kişiyi zor duruma düşürmek için mi? Eleştiri bahanesiyle kendinize yer kazanmak için mi? Amaç küçültmek mi, daha iyiyi teşvik mi?

Ünlü bir sözle söylemek gerekirse, “bir çözüm getirmediğiniz ya da önermediğiniz sürece, siz de eleştirdiğiniz durumun bir parçası olursunuz.” Burada bir paradoks mu var; her koşulda eleştiriden sakınacak mıyız? Hayır, amacımızdan, doğru ve haklılığımızdan eminsek eleştireceğiz. Varsa, çözüm önerilerini ortaya koyacağız. Kendimiz çözüm üretemiyorsak, başkaları üretir.

Öyleyse, eleştirinin haklılığı, bir çıkar uğruna yapılmaması ve doğruyu arama amaçlı olmasından kaynaklanır; yoksa toplum durağanlaşır.

 

 

 

 

 

DEDİKODU GİZLİ YAPILIR

 

Şimdi denilebilir ki, bütün bunlar dedikodudur. Hayır, hayır. Dedikodu gizli yapılır. Bir kişiyi bir köşeye çekersiniz, “benden duymuş olma, fiskos, fiskos..” İşte dedikodu budur. Dedikodu, yapana sorumluluk yüklemez. Eğer söylenenler açıkça söyleniyorsa, söyleyen kişinin adı belliyse bu dedikodu olamaz. Çünkü bu durum, yazara ya da mesela bir konferansta konuşmacıya sorumluluk yükler.

Ne var ki, şarklı olma zihniyeti, çoğu zaman işine gelmeyen durumları dedikodu deyip geçiştirmeye çalışır. Birisi bir iddiada bulunur; “falan müdür hırsızlık yaptı” diye. Muhatap kişi cevap verir: “Bütün bunlar dedikodu.” Bunu yaparken, niçin gerçek olmayıp da dedikodu olduğu konusuna açıklama getirmez ya da getiremez.

Doğaldır ki, suçlamada bulunan kişi, suçlamalarını belgelendirmek zorundadır. Ama elinde, açıkça belge niteliğinde olmasa bile, en azından ithamda bulunulan kişinin açıklama getirmesi gereken bir durum varsa, o kişi bu ithamı dedikodudur deyip geçiştiremez. Bizim gibi, şarklılıktan kurtulamamış ülkelerde ise böyle oluyor.

 

 

KÜÇÜK OLAYLAR AMA, OLAY NEREYE VARDI, NE DERECE BAYAĞILAŞTI

 

Bir de, anlattığım olayların, küçük ya da önemsiz olduğu düşünülebilir. Hayır bu bir olasılık değil, öyledir; anlattıklarım küçük ve önemsiz olaylardır. Bence bu durum anlatılanları daha önemli duruma getiriyor. Küçük olaylar böyleyse varın büyük olayları da siz düşünün.

Küçük dereler, birleşir; büyük ırmak olurlar.

 

 

VATANDAŞIN BİLME HAKKI

 

Sonuçta, Batıkent Üniversitesi, devlet üniversitesidir. Masrafları devletçe karşılanır. Devletin parası yurttaşındır; ondan kesilen vergilerdir; onun alın teridir. Öyleyse, yurttaşın bunları bilmeye hakkı vardır. Benim, bu olayları kaleme almam da demokratik hakkımdır; ayrıca ben bunu vatandaşlık görevim bilirim. Beğenmeyen okumaz. İşine gelmeyen, kendi anılarını yazar.

 

 

 

 

KİŞİYE YETKİ VERİRSENİZ İYİ İNSANSA İYİ OLUR YOKSA DİKTATÖR

 

Eflatun böyle bir söz söylemiş, yaklaşık 2400 yıl önce. Bugün daha çok doğru olmayı hakediyor bu söz. Aslına bakarsanız, sorumlu kişiye yetki de verilmelidir. Ama denetimli bir yetki. Hukuk denetimli, idari denetimli. Yönetmeliklerle, yasalarla sınırlandırılmış ve denetlenen bir yetki. Aslında bir de etik sınırlamalar var. Hiçbir kitapta yazılı değildir ama herkes uyar ve uymak zorundadır. Ancak şimdilerde, ben vazgeçtim etik kurallara uymayı, yönetmelik hatta yasa bile dikkate alınmayabiliyor. Bir de yurttaşın şikayet mercii yoksa ya da şikayet mercii kös dinliyorsa gerisini siz düşünün.

Her devlet görevlisinin ya da devlet görevlilerine işi düşmüş her yurttaşın, bu konuya dair ilginç, aklına gelince başını ağrıtan anıları vardır. Memur sizi bekletir, çünkü telefonla konuşmaktadır. Kiminle mi, mesela sevgilisiyle. Ne mi konuşuyor, geyik muhabbeti. Gene de bu kişiye en azından bağırıp çağırabilirsiniz, iki laf söyleyebilirsiniz. Eğer kişi, aşırı devlet yetkisi ile donatılmışsa, hakkındaki hukuksal denetim zayıfsa, hele bir de bu kişi o mevkiye liyakatiyle değil başka bir özelliğiyle getirilmişse, ayıkla pirincin taşını.

Bunları söylerken tabii ki amacım devleti yıpratmak değil. Düzeni eleştirmek. Devlet işleyişinin gördüğüm eksikliklerini ortaya çıkarmak. Yetki vereceksiniz, sorumluluk büyüdükçe bu yetki de artacak. Ama hukuk denetiminde; yoksa verdiğiniz yetki “kral yetkisi” durumuna gelir; yurttaş ezilir; haksızlığa uğrar.

 

 

ADINIZ DAVA MANYAĞINA ÇIKAR

 

Devir öyle bir devir oldu ki, yurttaşlık bilinciniz abartılı derecede yerinde olsa bile çok fazla bir şey yapamıyorsunuz. Diyelim yanı başınızda, yasa - yönetmelik dinlemeyen, her nasılsa kendisine verilen haksız yetkileri haksızca kullanan birisi var. Bir haksızlık ya da yanlışlığına itiraz ediyorsunuz. Sonuç sıfır. Şikayet ediyorsunuz, dilekçeniz sümen altında kalıyor. Hadi bir de yargıya gidiyorsunuz diyelim, hatta yargıda haklılığınız kanıtlanıyor. Sonra ne yapacaksınız? İtiraz edilmesi, şikayet edilmesi, yargıya gidilmesi gerekli o kadar çok uygulama var ki. Hepsiyle baş edemezsiniz.

Ayrıca, birçok durumlarda, şikayetiniz, daha ilk başvuru yerinde tıkanır kalır. Diyelim, poliklinikte bir uzman var. Bu uzman muayene için gelen kişilere iyi davranmıyor. Baştan savma muayene ediyor. Başvuran kişi bu duruma itiraz edecek olursa, “burada vakit ayıramam, muayenehaneme gel orada ilgilenirim” diyor. Bu davranışa muhatap olan kişi, dışarı çıkıyor, soluğu kürsü başkanının odasında alıyor. Kürsü başkanı şikayeti dinliyor ama sonra kös dinliyor. Vatandaş ne yapabilir? Mahkemeye gitse tanığı yok; zaten önce şikayet ettiği kurumdan, şikayetçi olduğu kişi hakkında “lüzumu muhakeme” kararı çıkması lazım. Eğer kurum, iyi bir denetim mekanizması içinde değilse, bağır bağırabildiğin kadar. Hatta sonunda suçlu bile çıkabilirsin.

Bir de karalama kampanyasına girişirler. Hem de en saçma şekilde. Mesela, ‘aa o kişi mi, çok sinirlidir’ derler. Ya da benzer bir şey. Sizin eleştirinizi geçersiz göstermeye çalışırlar. Acemice bir mantık oyunu. Nedense söylediklerinize, yazdıklarınıza cevap vermezler ya da veremedikleri için bu yola başvururlar. O da olmazsa, devletin verdiği güçle sizi ezmeye çalışırlar.

 

 

İTİRAZINIZI İŞİNE GELİRSE DİKKATE ALIR, O ZAMAN DA KULLANILMIŞ OLURSUNUZ

 

Klinikte, bir çalışma arkadaşımız, önemli bir tatsızlığa yol açmıştı. Kıdemli bir arkadaşımız da bu durumdan şikayetçi olduğunu, resmen kürsü başkanlığına bildirdi. Şikayet edilen kişi, kürsü başkanınca tutulduğu için, şikayet dikkate alınmadı sümen altında bırakıldı. Buraya kadar önemli değil; hatta şikayet konusunu zaman aşımına bırakmak, ortalığın yatışmasını beklemek, sonra anlaşmazlığı sulh yoluyla çözmek olumlu bir yaklaşım. Sonra ne oldu dersiniz?

Gene bir kişinin başka kişiden bir şikayeti, sohbet sırasında kürsü başkanına aktarılıyor. Biraz yakınma, biraz sohbet. Kürsü başkanı hemen atılıyor:

“Hemen şikayet et, gerekeni yapayım!”

Satır arasında, “sen şikayet et, ben cezasını vereyim” demek istiyor. Yani aklınca sizi kullanacak. Şikayetçi olduğunuz kişiye, bir nedenle kızgın, kinli,. Kendisi bir şey yapamıyor ya da yapmak istemiyor. Sizin şikayetinize gelince bunu fırsat sayıp istediğini yapacak. Siz de onun kinine alet olacaksız.

Bir yöneticilik taktiği.

 

 

YURTTAŞLIK BİLİNCİ

 

Toplumumuzda, en azından bazılarınca, yurttaşlık bilincine sahip olan, bu bilinçle davranan kişiler kınanır. O kişinin sorun çıkardığından ya da kendisinin sorunlu bir kişi olduğu yayılır hemen. Tekere çomak sokuyor diye kınarlar. Bir atalar sözü, bu zihniyeti çok güzel dile getirir:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

Yurttaşlık bilinci ise, kınanmayı, düşman kazanmayı göze alıp toplumsal görevi yerine getirmeyi gerektirir. O zaman sizi mahkemeye verebilirler, disiplin soruşturması açabilirler, çalışmalarınıza engel koyabilirler. Bunları göze almazsanız, ne sizin, ne toplumun bir yere varması iyice zorlaşır.

Doğu toplumlarındaki en önemli eksikliklerden birisi, toplum üyelerinde yurttaşlık bilincinin yeterli olmayışıdır. Ülkemizin en baş amaçlarından biri ise batı toplumu üyesi olmaktır. Öyleyse her toplum üyesi görevini yapmalıdır. Paşa, bu düşüncesini askerce ifade etmiştir:

“Bu toplumda yurttaş, düzenbaz kişilerden daha cesur olmadıkça, bu toplum bir yere varamaz.”; ya da bu anlamda bir söz.

 

 

TİPLEME

 

Toplumlarda birtakım tiplemeler vardır. Bir kısmı evrensel, bir kısmı bir ülkeye özgü. Shakespeare’in Othello’su, Molyer’in ‘Cimri’si, evrensel kişiliklere örnek verilebilir. Bir karakteri, bir kişiliği temsil ederler. Hasan bey için “Molyer’in Cimri’si gibidir” dersek başka bir söz söylememize gerek kalmaz.

Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza’sı, Aziz Nesin’in Zübük’ü, bize özgü kişiliklerdir. Bekçi Murtaza, profesyonel deformasyon için şahane bir örnektir. Murtaza varsa yoksa bekçidir, görevini en layıkiyle yapayım derken mesleği uğruna sapıtmaya başlar. Mahallenin maskarası olur.

Zübük de, politika içinde bir kişiliktir. Politika için yapmayacağı dalavere, düzenbazlık yoktur. Kendini de satar, seni de satar. Bunu politik amaçla fakat kendi menfaati için yapar.

Başka tiplemeler? Özellikle şark ülkelerine özgü bir tip. Gücünü başka odaklardan alan, bu gücü kullanarak tırmanan, tırmanırken gene başka odakların gücüyle haksızlık yapan, kendi gibileriyle bir zincir kurup bu zincir dışındakileri dışlayan, gücü yeterse ezen bir tip. Alın elinden dayandığı gücü, ya da devlet gücünü, ya da görevinin verdiği gücü, bakarsınız hiçbir şey kalmamış. Ümit Yaşar’ın sadrazam öyküsü gibi. Sadrazamı hamama götürmüşler, yıkamışlar yıkamışlar, sonunda bir şey kalmamış.

Ülkemiz batıya yönelmiştir; ama şark alışkanlıklarından henüz kurtulamamıştır. Bu tipler, maalesef çok sayıda ortaya çıkmaktadır.

Burada bir tipleme çizdiğime inanıyorum ya da çizmeye çalıştığıma. Bir prototip, türünün ilk örneği değil tabii. Pek çok örnekten biri. Ama çok özel koşullarda, çok özelleşmiş bir tip. Gücünü kendinden, özünden almıyor. Gücünü dayandığı odaklardan alıyor. Onun için “eyyamcı”. Bugün güç Hasan’daysa Hasan’dan yana. Diğer gün güç Korkut’taysa, Korkut’tan yana. Her devrin adamı; hangi parti iktidardaysa o partinin davulunu çalar. Zübükten farkı mı? Bu kişi yöneticidir, devlet görevlisidir. Doğrudan partili değildir; siyaset yapmaz, yönetir. Ama siyasetçilerle içiçedir.

 


 

 

 

 

YÖKK TEDİRGİNLİĞİ DAVASI

 

 

 

EN AĞIR DİSİPLİN CEZASI

 

 

Doküzyüzseksendört yılı sonlarında, 13 Eylül darbesi yapılalı 4 yıl olmuştu. Bu dört yıllık dönemde, darbeciler, astığı astık, kestiği kestik, istediğini yapmıştı. 982’de de, antidemokratik bir oylama ile, üstelik darbe döneminde yaptıkları konusunda yargılama yasağı, bu dönemde çıkarılan kanunlar konusunda, anayasa aykırılık iddia edilemez maddesi gibi ek maddeler taşıyan Anayasa, renkli oy pusulasını gösteren yarı saydam zarflar kullanılarak kabul edilmişti. Yeni Anayasanın getirdiği birçok yenilikten birisi de, ayrıca kanunlaştırılan YÖKK yasası idi. YÖKKün tartışması hukukçulara bırakılmalı. Ancak şu kadarını söylemeli. YÖKK epey baş ağrıttı..

 

 

 

 

 

 

ÖĞRENCİLERDE YENİ BİR HASTALIK: YÖKK TEDİRGİNLİĞİ

 

Dinçkol, üniversite öğrencilerinin ruhsal sorunları konusunda gözlemlerini sormaya gelen Cumhur Gazetesi muhabirine bilimsel değerlendirmelerini açıklamakta sakınca görmedi. Bu söyleşi, 11 Ekim 984 tarihli gazetede ‘Öğrencilerde yeni bir hastalık: YÖKK tedirginliği’ başlığı ile yayımlandı. Haber şöyleydi:

Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Dinçkol, Yeni Sınav Yönetmeliği’nin öğrencileri büyük bir güvensizlik ortamına ittiğini belirterek, “öğrencilerde YÖKK tedirginliği var. Gerçekten, ruhsal rahatsızlığı olan ve öğrenimine rapor alarak bir yıl ara vermek isteyen öğrencilerin sayısı son iki yıldır birkaç kat arttı” dedi. Okuldan atılma korkusunun “Demokles’in kılıcı” gibi öğrencilerin başının üzerinde sallandığını savunan Doç. Dr. Mehmet Dinçkol, bu duruma “YÖKK tedirginliği” adını verdiklerini söyledi.

“Rahatsızım, derslerime devam edecek halim yok” diyerek öğrenimlerine ara vermek isteyenlerin sayısında büyük artış görüldüğünü ve bu öğrencilerin gerçekten ruhsal rahatsızlıkları bulunduğunu vurgulayan Dinçkol, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yeni sınav yönetmeliği, öğrencileri büyük bir güvensizlik ortamına itti. Her an okuldan atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Bu endişelerin yarattığı gelecek konusunda güvensizlik duyma, ders çalışamama, sıkıntı gibi rahatsızlıklarda psikiyatri bölümüne başvuran öğrenci sayısı son iki yılda birkaç kat arttı. Sigara içen öğrenci sayısı da fazlalaştı. Sigara içme, bir sıkıntı belirtisidir.

Maddi Sıkıntı:

Öğrencilerin öğrenimlerine ara vererek bir yılı yaşayamadıklarını öne süren Doç. Dinçkol, “streslerin bir kaynağı da parasızlık. Öğrenciler büyük maddi sıkıntı içindeler ve toplumun yaşadığı bu sorunun dik alasını yaşıyorlar. Bunun üstüne bir de harç bindi” biçiminde konuştu. Doç. Dr. Mehmet Dinçkol, şunları söyledi:

“Öğrencilerin seçtikleri meslek konusunda sıkıntıya düşmelerinin nedeni, bu sistemde meslek seçiminde bir boşluğun olmasıdır. Öğrenci, birinci tercihini yaparken bile gönlünden geçeni değil, kazanabileceği yeri seçer. Çoğu kez, bedensel rahatsızlıklarının, ruhsal sıkıntılarından kaynaklandığını bilmez ve kabul etmek istemez. Öğrencilerin ruhsal sıkıntılarından doğan en önemli rahatsızlıkları mide ağrıları, barsak sistemi ile ilgili şikayetler ve mide ülseridir.”

Doç. Dinçkol, “YÖKK tedirginliği”nin öğrencilerde yorgunluk, genel uyumsuzluk, insanlardan uzaklaşma gibi bozukluklar yarattığını belirterek, “Bu gençler, tedirgin öğrencilerin eğitimden alabilecekleri ile yetinecekler” dedi.

Gazetenin