Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

Üniversite Kanatlarımın Altında 

TAM METİN İÇİN TIKLAYIN

 

                Edebiyatın en önemli beslenme kaynağı kurgudur. Peki kurgular nasıl oluşur? Başlıca, ürün verecek kişinin yaşam öyküsünden, anılarından, deneylerinden. Onun içindir ki, köyde doğup büyümüş bir kişi, roman yazıyorsa, yazdığı genellikle köy romanı olacaktır. Aynı şekilde, sarayda büyümüş kişi, konusu saraylarda geçen romanlar yazacaktır. Birinciye, yakın günlerde kaybettiğimiz değerli romancımız Fakir Baykurt, ikinciye  mesela Halit Ziya Uşaklıgil örnek verilebilir.

                Bazen, kişinin duyup öğrendikleri de romanlaşmıştır. Mesela, hapishanede başka bir hükümlüden dinlenen anılar romanlaştırabilir. Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanı buna örnek gösterilebilir.

                Düzeltmelerde yardımcı olan edebiyatçı bir dostumun, metni okuduktan sonra söyledikleri ilginçti:

                “Sen pek konuşmuyorsun, meğer sana ne çok çektirmiş.”

                Aslında, kaleme aldıkça aynı şeyleri ben de düşünmedim değil. Onyıllar akıp giderken insan pek farkına varamıyor, ta ki gün gelsin, bunları tek tek yazıya dökmeye kalksın. Ancak, sayfalar ilerledikçe, ülkem için çok üzüldüğümü belirtmeliyim.

                Edebiyatçı dostum, yer yer dozunda mizah ögesi ortaya koyduğumu da belirtti. Ne yazık ki bunu  isteyerek yapmadım; bazı olaylar öyle gelişmişti ki, ister istemez mizah niteliği kazanmıştı; çok üzücü.

Bindokuzyüzaltmışsekiz yılından bu yana üniversitede çalışan bir kişi olarak, görüp yaşadıklarımın, kurguya gerek kalmadan, roman niteliğinde yazıya geçirilebileceğini düşündüm ve elinizdeki kitap ortaya çıktı.

                Peki, ‘Üniversite Kanatlarımın Altında, Bir YÖKK Rektörünün Romanı’, gerçek bir roman oldu mu? Belki. Ancak, bu tür anı ve birikimlerin yazıya dökülmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizin daha iyiye ulaşması için buna gerek vardır.

Yoksa biri ya da birileri, ülkeyi sahipsiz, meydanı boş bulduklarını sanır

 

NOT:

                Kitabın yazımı bittiğinde, ister istemez çevrede duyulmuş; sonunda, kulakları duyarlı olan basın da haberdar olmuştu. 6 Kasım 1999 günü, bir büyük gazetenin Ege bölümünde, ‘Rektör için ağır roman’ başlığı, 8 sütuna manşet olmuştu. Haberin ayrıntısında, anılarımı kitaplaştırdığım, bunun şimdiden konuşulan bir kitap olduğu ve rektörü hedef aldığı belirtiliyor, ancak ‘kahramanım hayali, kimse üstüne alınmasın’ dediğim de kaydediliyordu.

                Haberci, gazetecilik etiğine uygun davranmış, haber konusunu rektöre duyulmuştu. Ertesi gün rektörün cevabı, gene 8 sütuna manşet yayımlandı:

                “Ağır Romana Sitem.”

İşte söyledikleri:

“Çelikkol, daha önce de benimle ilgili bir yazı yazmıştı. Biz onun romanını yazsak… Ama kendi maiyetimizdekileri yazmıyoruz. Uğraşacak alan arıyor.”

“Yıllarca birlikte çalıştığım Çelikkol’un istekleri yerine gelmediği için bu yola başvurmuş olabilir. Yedi yıl beklemiş olması da anlamlıdır.”

“Çıkarları var, zarar görür düşüncesiyle şimdi yazmış. Sürem bitip ceza görmesin diye.”

“Bir de hakaret ettiği başhemşiremi koruyup, özür dilettiğim için yazmış olabilir.”

Bir gün sonra da benim yanıtım yayımlandı:

“Ağır Roman’a söz düellosu: Olay yaratacak kitabını ‘çıkarları var, zarar gelir düşüncesiyle şimdi yazmış’ şeklinde değerlendiren rektöre sert tepki gösteren yazar, ‘aynı zamanda bunca makamda, neden?’ diye sordu.

“Çıkarlarım olduğunu söyleyen, önce kendisi niye rektörlük yanında anabilim dalı başkanlığı, 7 yıl konservatuvar müdürlüğü, aylarca tedviren tıp ve ziraat fakülteleri dekanlığı, üniversite güçlendirme vakfı başkanlığı yaptığını açıklasın.”

“Rektör, kitabı görmeden üzerine alınmış. Yarası olan gocunur.”

“Daha önce bir dergide hakkında yazı yazdım. Bu yazı, fotokopi ile çoğaltılıp elden ele dolaştı.”

“Zarar görürüm düşüncesiyle şimdi yazmışım; yoksa ceza görürmüşüm. Halen rektördür ve güç elindedir. Ayrıca, cezayı rektör değil, hukuk verir. Sayın rektör, kendisini hukukun üstünde mi sanıyor?”

“Bana daha önce çok ağır bir ceza vermeye kalkmış, ancak yüce adalet kendisine gereken yanıtı vermişti.”

“Sözde hakaret ettiğim başhemşiresini koruyup, bana özür dilettiği için yazmış olduğumu söylüyor. Lütfen işi bu kadar ayağa düşürmeyelim. Olayın aslı zaten kitapta ayrıntısıyla yazılı. Benim ironimi (alay etme) özür sanmış. Ülkem, demokrasi ve üniversitem adına çok üzgünüm.”

Zihniyete bakın ki, “maiyetimdekileri yazmıyoruz” diyor. Üniversite öğretim üyesini, meslektaşını, maiyetindeki kişi sanıyor. Tanrım, ne günlere kalmışız. Gene zihniyete bakın ki, “başhemşirem” diyor. Başhemşire, kliniğin başhemşiresidir. Ve de korunması gerekiyorsa, adalet korur. Ayrıca, şimdiye kaç satır yazmış ki, benim romanımı yazabilecek.

Kitabın hazırlandığı basına yansınca, çok sayıda değerli öğretim üyesi, bana belgeler sunmak istediklerini söylediler. Hazırladığım kitap, bir anı-roman niteliğinde olduğu ve sadece kendi anılarımdan hareketle yazıldığı için, -şimdilik- bu belgeleri değerlendirmedim.