|
|
Radikal Gazetesi, Yorum
Uygarlığın ateşle imtihanı
Hitler'in açtığı 2. Dünya Savaşı görülmemiş yıkımlara yol
açtı. Savaşın sonunda ABD'nin iki Japon kentine atom bombası atması,
bilimsel birikimin en kötü kullanımının örneğiydi. Marx ve Freud'un
saldırganlık üzerine düşünceleri, dönemlerinde çığır açtı.
İnsanın
saldırganlığına ilişkin görüşlere bakarak savaş önlenemez görünebilir.
Ancak, barış için yükselen cesur bireysel ve örgütlü direniş, savaş
yandaşlarının işini her gün giderek zorlaştırıyor
İnsanlık tarihi, bir anlamda savaşlar tarihidir.
Günümüzde, insanlığın teknolojik gelişimi, kültürü ve uygarlığı, savaşı
önlemek ya da azaltmak bir yana, savaşı sadece askerler arasında olan bir
kavga olmaktan uzaklaştırmış, topyekûn savaşları ortaya çıkarmıştır. Birinci
Dünya Savaşı'nda, daha çok cephe savaşı yapılırken, İkinci Dünya Savaşı'ında
insan uygarlığının en büyük incileri olan büyük kentler, mesela Londra
baştan sona bombalanmış, sonunda Hiroşima ve Nagazaki kentleri atom bombası
ile yerle bir edilmiş, sivil halk savaşın hedefi olmuştur.
Sınıf savaşımı
Birçok öğreti ya da kuram, savaşların nedenleri konusunda açıklamalar
getirmiş, varsayımlar ortaya koymuştur. Sınıf mücadelesi, Marksizm'in
temellerinden biridir ve savaşların temel nedenin ekonomik olduğunu ileri
sürer. Saldırganlığın tarihte ne kadar önemli yer tuttuğuna dikkati çeken
Marx, savaşların nedenleri hakkındaki görüşünü, toplumdaki her zaman var
olan sınıf sistemine dayandırır. Saldırganlık da, bir sınıfın diğerini
ekonomik olarak sömürmesine duyulan tepkiden kaynaklanır.
Psikanalitik kuramı kuran Freud, akademik olarak da olsa politik pozisyonlar
alır. Freud, tabii ki Marksizm'den haberdardır ve onu anlamıştır fakat
katılmadığı pek çok nokta vardır. Psikanaliz ve Marksizm, tarih felsefeleri
açısından oldukça farklı olsa da bu iki sistemi karşılaştırmak öğreticidir.
Çünkü konuya farklı açılardan baksalar da, ikisi de savaş ve saldırganlık
konusu ile ilgilenir.
Psikanalitik teorinin insanlığa bakışı karamsardır. Freud'a göre insanlar,
ince bir uygarlık cilası altında fakat cinsel ve başkalarını yok edici
dürtülerle dünyaya gelir.
Bir yandan doğuştan gelen bir ölüm arzusu, insanları, kendisini ve
başkalarını yok etmeye yani saldırganlığa iter. Diğer yandan hayat içgüdüsü,
körce zevkler peşinde koşmasına neden olur. İnsanın ruhsal yapısını
oluşturan 'benlik' (Ego), sürekli çatışma içindedir;
'altbenlik'in (id) ve 'üstbenlik'in (süperego) birbiri ile çelişen
taleplerini dengelemeye çalışır. Tarihsel anekdot olarak anımsamak gerekir:
II. Dünya Savaşı'nın başlayacağı aylarda büyük bilimci ve entelektüel
Einstein, hem bir aydının insani duygularıyla, hem ortaya koyduğu kurama
dayanılarak atom bombasının yapılacağı ve kullanılacağı endişesiyle çare
arar.
Sonunda o zamanlar ününü zirveye çıkarmış, aynı zamanda dindaşı olan Freud'a
bir mektupla başvurur. Sorusu basittir. "İnsanlığın ruh yapısını dikkate
alarak yaklaşmakta olan savaşı önlemek mümkün müdür?" Freud'un cevabı, kısa
ve kötümserdir: "Hayır."
Dinin rolü
Freud, iki kitabında (The Future of Illusion ve Civilisation and its
Discontents) da dinin rolünü tartışma masasına yatırır. İki kitapta da
ortaya çıkan tarih felsefesi şudur:
"Tüm toplumlar, insanın saldırganlığından haberdardır ve bu nedenle
saldırgan dürtülerini frenlemeye çalışır. Bu frenleme ve dürtülerin olumlu
yöne kanalize edilmesi sonucu insanlığın uygarlık kurması mümkün oldu.
Uygarlığın bir amacı, vicdan duygusu geliştirerek bireyin üstünde kontrol
sahibi olmak ve böylece bireyin suçluluk duygusuyla saldırganlığın
denetlenmesini sağlamaktır."
Freud, saldırganlığın frenlenmesi ve kanalize edilmesi gerektiğini düşünür.
Sonra, bir grubu kendi içinde sevgi ile bağlayıp böylece saldırganlığını
başka bir gruba yöneltmenin mümkün olabildiğini fark eder; ulusçuluğun bu
durumu sağladığını öne sürer.
Aynı zamanda Freud, Marx'ın savaş ve saldırganlık konusundaki açıklamalarına
katılmaz. Çünkü, sosyal sistem ne olursa olsun saldırganlığın gene var
olacağını düşünür. İnsanların, saldırgan içgüdüsel eğilimlerini kontrol etme
ve yönlendirmenin her zaman söz konusu olduğuna inanır. Freud, Marx ve
Marksizm hakkında kavrayıcı gözlemler yapar. Marksizm'i ciddiye alır fakat
felsefî ve psikolojik olarak Marksizm'i kabul etmez. Marksizm'in geniş bir
hitabederliği olduğunu fark edip bunun nedeni hakkında yorum yapar:
Bu yoruma göre, ekonominin çok önemli bir konu olduğu kabul edilir. Şimdiye
dek ekonominin insan davranışına etkisi üzerinde durulmadığı fakat bunun
gerekli olduğu vurgulanır. Ancak ekonomik motivasyonların toplumdaki
insanların davranışını belirleyen tek faktör olduğu kabul edilmez.
Ekonominin davranışa etkileri
Değişik bireyler, ırklar ve uluslar, aynı ekonomik durumda farklı
davranışlar gösterebilir. Bu durum, ekonomik motivasyonun, insan davranışını
belirleyen tek faktör olmadığını ortaya koyar. Gene de Freud'un Marksizm ile
bir diyalektik bağ kurduğunu gösteren bu düşünceler ilgi çekicidir. Freud,
Marksizm'i eleştirirken bir psikolojik tarihçi gibi düşünür. Konu insan
reaksiyonları olunca, psikolojik faktörlerin göz ardı edilmesi kabul
edilemez bir durum olarak alınır.
İnsanoğlu saldırgandır, kavgacıdır. İnsanoğlunun bu saldırganlığı,
toplumdaki statüsüne ve gücüne göre, kişilere, kurumlara ve uluslara
yönelir. Devlet yönetiminde, saldırganlık dürtüsü, yöneticinin baskın olmak
istemesine ve politik durumu tamamen kendi kontrolü altında tutmak
istemesine bağlıdır.
Hayvanlar âlemi
Canlılar dünyasında, bir hayvan kendisi için önemli bir tehdit hissederse,
alarma geçer; gözbebekleri büyür, hırıldamaya başlar. Bundan amacı,
korkutmak ve böylece tehlikeyi savuşturmak doğrudan deyişle kendi hayatını
korumaktır. Buna affektif agresyon denir ve hayvanlar dünyası genellikle bu
tür saldırganlık gösterir. İkincisi, avlama tipi saldırganlıktır (predatory
aggression). Bu tür saldırganlıkta, kurban beklenir; öldürmek ve yemek için
saldırılır. İnsanoğlu için durum çok farklı değil. Psikopatik kişiliklerde
ikinci tür saldırganlık baskındır. Mesela Hitler'de iki tür saldırganlık da
söz konusudur fakat ikincisi ağır basar. Führer, öfkelenir, kızarır,
gözbebekleri büyür ve bağırıp çağırır (affektif saldırganlık). Sonra plan
yapar, pusu kurar, öldürmek için saldırır (predatory aggression). Dönemi ve
sonrasında, tüm faşizan yapılanmalarda 'Yaşasın ölüm!' çığırtkanlığı hep
görülür. Yani Hitler ve benzerleri, sembolik anlamda nekrofildir (ölü
sevici).
Nitekim, Erich Fromm, Hitler'i nekrofilik sayar. Ama kelime anlamında değil,
mecazi olarak. Bir cesetle cinsel ilişki anlamında değil, pislik, bozulma ve
kokuşmuş maddeleri çekici bulma, yok edicilik özellikleri nedeniyle. Yaratma
değil saldırma, yok etme ve yok olma tutumu nedeniyle. Konuya böyle bakınca,
savaş, tarihte şimdiye kadar olduğu gibi, önlenemez gibi görünüyor.
Bunun yanında, tarihin özellikle son yarım yüzyılına bakınca, insanlığın
barışçı evlatlarının organize savaş karşıtlığı, insanlığın önünde tek çare
kalmaktadır.
İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran ana özellik, toplumsallığı,
örgütlenmeyi bilmesi ve uygarlık yaratmış olmasıdır. İnsanoğlu, uygarlık
süreci içinde, özünde var olan saldırgan dürtülerini, bireysel olarak
üstbenliğini geliştirerek bir ölçüde gemleyebilmiştir.
Bireylerden oluşan toplumlarda da benzer biçimde bir üstbenlik oluşması,
değer yargılarını, toplumsal düzeni ve sonunda uygarlığı oluşturmuştur.
Öyleyse, uygarlıkla paralel gelişen toplumsal süperego, savaşı
önleyebilmelidir. Bugünkü savaşta, tarihin en güçlü yok edici silahları, bir
diktatörün egemenliğinde nefes alamayan masum bir toplumun tepesinde
patlamaktadır. Aynı zamanda, bugüne kadar eşi görülmemiş bir sivil protesto
ve karşı gelmeye rağmen yapılmaktadır. Daha doğrudan deyişle, uygarlığın
oluşturduğu ya da uygarlıkla birlikte oluşan toplumsal süperego, canlı
kalkan olma dahil, saldırganların karşısına dikilmekte, savaşa karşı
çıkmaktadır.
Dünya ölçüsündeki bu direniş, sanırım ilk kez bu savaşta en yüksek düzeye
ulaşmıştır.
Son birkaç on yıldır, tarihe, psikoloji ve psikiyatrinin bakışıyla yaklaşan,
tarihi birey ve kitle psikolojiyle yorumlayan psikohistori, tarihte bugüne
kadar olanları değerlendirip gelecek konusunda çıkarımlarda bulunmaya
çalışır. Bu açıdan bakılırsa, bugünlerde yaşadığımız savaşa karşı bireysel
ve toplumsal direnişin ne derece yoğun, örgütlü ve cesur olduğu dikkate
alınırsa, birkaç on yıl içinde, savaş taraftarlarının yeni bir savaşı daha
zor göze alabilecekleri düşünülmelidir. Bu nedenle de her türlü savaş
karşıtlığı cesaretlendirilmedir. Bu uygarlıktır.
Kaynak: Tarih Psikiyatri Divanında; A. Çelikkol, 2002.
|
|