Ahmet Çelikkol

           Ana Sayfa           

          Site Haritası          

   Ruhsal Bozukluklar  

     Muayenehane   

           İletişim         

             Basında           

        Konuk Defteri       

            Kitap           

     Gazete Yazıları    

       YÖK Yazıları      

   Çelikkol Yayıncılık  

            Özgeçmiş           

            Fotoğraf           

                 Şiir                

  Ege Psikiyatri Yayınları 

 

Radikal Gazetesi, Yorum

Uygarlığın ateşle imtihanı

 

Hitler'in açtığı 2. Dünya Savaşı görülmemiş yıkımlara yol açtı. Savaşın sonunda ABD'nin iki Japon kentine atom bombası atması, bilimsel birikimin en kötü kullanımının örneğiydi. Marx ve Freud'un saldırganlık üzerine düşünceleri, dönemlerinde çığır açtı.

İnsanın saldırganlığına ilişkin görüşlere bakarak savaş önlenemez görünebilir. Ancak, barış için yükselen cesur bireysel ve örgütlü direniş, savaş yandaşlarının işini her gün giderek zorlaştırıyor

İnsanlık tarihi, bir anlamda savaşlar tarihidir. Günümüzde, insanlığın teknolojik gelişimi, kültürü ve uygarlığı, savaşı önlemek ya da azaltmak bir yana, savaşı sadece askerler arasında olan bir kavga olmaktan uzaklaştırmış, topyekûn savaşları ortaya çıkarmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda, daha çok cephe savaşı yapılırken, İkinci Dünya Savaşı'ında insan uygarlığının en büyük incileri olan büyük kentler, mesela Londra baştan sona bombalanmış, sonunda Hiroşima ve Nagazaki kentleri atom bombası ile yerle bir edilmiş, sivil halk savaşın hedefi olmuştur.

Sınıf savaşımı
Birçok öğreti ya da kuram, savaşların nedenleri konusunda açıklamalar getirmiş, varsayımlar ortaya koymuştur. Sınıf mücadelesi, Marksizm'in temellerinden biridir ve savaşların temel nedenin ekonomik olduğunu ileri sürer. Saldırganlığın tarihte ne kadar önemli yer tuttuğuna dikkati çeken Marx, savaşların nedenleri hakkındaki görüşünü, toplumdaki her zaman var
olan sınıf sistemine dayandırır. Saldırganlık da, bir sınıfın diğerini ekonomik olarak sömürmesine duyulan tepkiden kaynaklanır.
Psikanalitik kuramı kuran Freud, akademik olarak da olsa politik pozisyonlar alır. Freud, tabii ki Marksizm'den haberdardır ve onu anlamıştır fakat katılmadığı pek çok nokta vardır. Psikanaliz ve Marksizm, tarih felsefeleri açısından oldukça farklı olsa da bu iki sistemi karşılaştırmak öğreticidir. Çünkü konuya farklı açılardan baksalar da, ikisi de savaş ve saldırganlık konusu ile ilgilenir.
Psikanalitik teorinin insanlığa bakışı karamsardır. Freud'a göre insanlar, ince bir uygarlık cilası altında fakat cinsel ve başkalarını yok edici dürtülerle dünyaya gelir.
Bir yandan doğuştan gelen bir ölüm arzusu, insanları, kendisini ve başkalarını yok etmeye yani saldırganlığa iter. Diğer yandan hayat içgüdüsü, körce zevkler peşinde koşmasına neden olur. İnsanın ruhsal yapısını oluşturan 'benlik' (Ego), sürekli çatışma içindedir;
'altbenlik'in (id) ve 'üstbenlik'in (süperego) birbiri ile çelişen taleplerini dengelemeye çalışır. Tarihsel anekdot olarak anımsamak gerekir: II. Dünya Savaşı'nın başlayacağı aylarda büyük bilimci ve entelektüel Einstein, hem bir aydının insani duygularıyla, hem ortaya koyduğu kurama dayanılarak atom bombasının yapılacağı ve kullanılacağı endişesiyle çare arar.
Sonunda o zamanlar ününü zirveye çıkarmış, aynı zamanda dindaşı olan Freud'a bir mektupla başvurur. Sorusu basittir. "İnsanlığın ruh yapısını dikkate alarak yaklaşmakta olan savaşı önlemek mümkün müdür?" Freud'un cevabı, kısa ve kötümserdir: "Hayır."

Dinin rolü
Freud, iki kitabında (The Future of Illusion ve Civilisation and its Discontents) da dinin rolünü tartışma masasına yatırır. İki kitapta da ortaya çıkan tarih felsefesi şudur:
"Tüm toplumlar, insanın saldırganlığından haberdardır ve bu nedenle saldırgan dürtülerini frenlemeye çalışır. Bu frenleme ve dürtülerin olumlu yöne kanalize edilmesi sonucu insanlığın uygarlık kurması mümkün oldu. Uygarlığın bir amacı, vicdan duygusu geliştirerek bireyin üstünde kontrol sahibi olmak ve böylece bireyin suçluluk duygusuyla saldırganlığın denetlenmesini sağlamaktır."
Freud, saldırganlığın frenlenmesi ve kanalize edilmesi gerektiğini düşünür. Sonra, bir grubu kendi içinde sevgi ile bağlayıp böylece saldırganlığını başka bir gruba yöneltmenin mümkün olabildiğini fark eder; ulusçuluğun bu durumu sağladığını öne sürer.
Aynı zamanda Freud, Marx'ın savaş ve saldırganlık konusundaki açıklamalarına katılmaz. Çünkü, sosyal sistem ne olursa olsun saldırganlığın gene var olacağını düşünür. İnsanların, saldırgan içgüdüsel eğilimlerini kontrol etme ve yönlendirmenin her zaman söz konusu olduğuna inanır. Freud, Marx ve Marksizm hakkında kavrayıcı gözlemler yapar. Marksizm'i ciddiye alır fakat felsefî ve psikolojik olarak Marksizm'i kabul etmez. Marksizm'in geniş bir hitabederliği olduğunu fark edip bunun nedeni hakkında yorum yapar:
Bu yoruma göre, ekonominin çok önemli bir konu olduğu kabul edilir. Şimdiye dek ekonominin insan davranışına etkisi üzerinde durulmadığı fakat bunun gerekli olduğu vurgulanır. Ancak ekonomik motivasyonların toplumdaki insanların davranışını belirleyen tek faktör olduğu kabul edilmez.

Ekonominin davranışa etkileri
Değişik bireyler, ırklar ve uluslar, aynı ekonomik durumda farklı davranışlar gösterebilir. Bu durum, ekonomik motivasyonun, insan davranışını belirleyen tek faktör olmadığını ortaya koyar. Gene de Freud'un Marksizm ile bir diyalektik bağ kurduğunu gösteren bu düşünceler ilgi çekicidir. Freud, Marksizm'i eleştirirken bir psikolojik tarihçi gibi düşünür. Konu insan reaksiyonları olunca, psikolojik faktörlerin göz ardı edilmesi kabul edilemez bir durum olarak alınır.
İnsanoğlu saldırgandır, kavgacıdır. İnsanoğlunun bu saldırganlığı, toplumdaki statüsüne ve gücüne göre, kişilere, kurumlara ve uluslara yönelir. Devlet yönetiminde, saldırganlık dürtüsü, yöneticinin baskın olmak istemesine ve politik durumu tamamen kendi kontrolü altında tutmak istemesine bağlıdır.

Hayvanlar âlemi
Canlılar dünyasında, bir hayvan kendisi için önemli bir tehdit hissederse, alarma geçer; gözbebekleri büyür, hırıldamaya başlar. Bundan amacı, korkutmak ve böylece tehlikeyi savuşturmak doğrudan deyişle kendi hayatını korumaktır. Buna affektif agresyon denir ve hayvanlar dünyası genellikle bu tür saldırganlık gösterir. İkincisi, avlama tipi saldırganlıktır (predatory aggression). Bu tür saldırganlıkta, kurban beklenir; öldürmek ve yemek için saldırılır. İnsanoğlu için durum çok farklı değil. Psikopatik kişiliklerde ikinci tür saldırganlık baskındır. Mesela Hitler'de iki tür saldırganlık da söz konusudur fakat ikincisi ağır basar. Führer, öfkelenir, kızarır, gözbebekleri büyür ve bağırıp çağırır (affektif saldırganlık). Sonra plan yapar, pusu kurar, öldürmek için saldırır (predatory aggression). Dönemi ve sonrasında, tüm faşizan yapılanmalarda 'Yaşasın ölüm!' çığırtkanlığı hep görülür. Yani Hitler ve benzerleri, sembolik anlamda nekrofildir (ölü sevici).
Nitekim, Erich Fromm, Hitler'i nekrofilik sayar. Ama kelime anlamında değil, mecazi olarak. Bir cesetle cinsel ilişki anlamında değil, pislik, bozulma ve kokuşmuş maddeleri çekici bulma, yok edicilik özellikleri nedeniyle. Yaratma değil saldırma, yok etme ve yok olma tutumu nedeniyle. Konuya böyle bakınca, savaş, tarihte şimdiye kadar olduğu gibi, önlenemez gibi görünüyor.
Bunun yanında, tarihin özellikle son yarım yüzyılına bakınca, insanlığın barışçı evlatlarının organize savaş karşıtlığı, insanlığın önünde tek çare kalmaktadır.
İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran ana özellik, toplumsallığı, örgütlenmeyi bilmesi ve uygarlık yaratmış olmasıdır. İnsanoğlu, uygarlık süreci içinde, özünde var olan saldırgan dürtülerini, bireysel olarak üstbenliğini geliştirerek bir ölçüde gemleyebilmiştir.
Bireylerden oluşan toplumlarda da benzer biçimde bir üstbenlik oluşması, değer yargılarını, toplumsal düzeni ve sonunda uygarlığı oluşturmuştur. Öyleyse, uygarlıkla paralel gelişen toplumsal süperego, savaşı önleyebilmelidir. Bugünkü savaşta, tarihin en güçlü yok edici silahları, bir diktatörün egemenliğinde nefes alamayan masum bir toplumun tepesinde patlamaktadır. Aynı zamanda, bugüne kadar eşi görülmemiş bir sivil protesto ve karşı gelmeye rağmen yapılmaktadır. Daha doğrudan deyişle, uygarlığın oluşturduğu ya da uygarlıkla birlikte oluşan toplumsal süperego, canlı kalkan olma dahil, saldırganların karşısına dikilmekte, savaşa karşı çıkmaktadır.
Dünya ölçüsündeki bu direniş, sanırım ilk kez bu savaşta en yüksek düzeye ulaşmıştır.
Son birkaç on yıldır, tarihe, psikoloji ve psikiyatrinin bakışıyla yaklaşan, tarihi birey ve kitle psikolojiyle yorumlayan psikohistori, tarihte bugüne kadar olanları değerlendirip gelecek konusunda çıkarımlarda bulunmaya çalışır. Bu açıdan bakılırsa, bugünlerde yaşadığımız savaşa karşı bireysel ve toplumsal direnişin ne derece yoğun, örgütlü ve cesur olduğu dikkate alınırsa, birkaç on yıl içinde, savaş taraftarlarının yeni bir savaşı daha zor göze alabilecekleri düşünülmelidir. Bu nedenle de her türlü savaş karşıtlığı cesaretlendirilmedir. Bu uygarlıktır.


Kaynak: Tarih Psikiyatri Divanında; A. Çelikkol, 2002.